30 Mart 2012 Cuma

Yaram Yarimdir..

bu topraklarda bundan daha güzel şarkı sözleri yazılmayacak.. çünkü ömer lütfi mete artık bu dünyada değil..

"yara beni, yara beni..
aşkın oku yara beni..
bıraksınlar yara beni..
atsın yardan yara beni..
yaram yarimdir, yarim yaramdır..
azığım zehir, bineğim gamdır..
yaram yarimdir, yarim yaramdır..


yaraydın gönül, yaraydın..
her yer karanlık, yar aydın..
hem ilaçtın, hem yaraydın..
sırrımı deşip yaraydın..
yaraydın gönül, yaraydın..


azığım zehir, bineğim gamdır..
yaram yarimdir, yarim yaramdır.."


oya & bora'nın bora'sı bora ebeoğlu'nun da sesine, yüreğine sağlık..

http://fizy.com/#s/1ajfam

26 Mart 2012 Pazartesi

Intouchables


Sancılı bir çocukluk ve onun getirisi olan tonla acıya rağmen hayata neşeyle bakan fakir kesim insanı Driss, yeni bulduğu işinde zengin ve felçli bir adamın bakıcılığını yapacaktır... Felçli zengin Philippe dibine kadar entelektüel bir adam.. Ancak hapsolduğu tekerlekli sandalyede bu entelektüel dünyanın ona hiçbir şey katmadığını ve hayatın gerçek tatlarından mahrum kaldığını hissetmeye başlıyor.. 180 derece zıttı Driss ile birlikte bu kabuğu kırma çabasına girişiyor..

Gerçek olaylara ve karakterlere dayanan Intouchables, dram ve komediyi harmanlayıp da bunlarda en ufak bir abartıya kaçmayan ender filmlerden.. Başrol oyuncuları Omar Sy ve François Cluzet'nin uyumu inanılmaz.. Film boyunca gülmek ve ağlamak arasında kalıp duruyorsunuz.. Asla "ay çok mutlu edici bir filmdi! çok mutlu oldum!" insanı olmadım ama bu film gerçekten mutluluk denen duyguyu hissettirdi bana, bunu her ne kadar başkasının mutluluğunu tespit ederek, anlayarak yaşasam da.. Karakterleri acayip sevdim ve bir damlacık mutlulukları için dünyalar benim oldu.. Sırf karakterlerin güzelliği ile yetinilmeyip seyri çok kolay, müzikleri süper, kurgusu kalite bir film çıkardıkları için de ayrıca takdir edilesi..

Bir detay var spoiler içeren -aman aman bir önem taşımıyor-, söylemezsem geberirim.. Ben bu entellere sövüyorum ya hep.. Hah işte, bu filmde bizim halk adamı Driss sikindirik bir tabloya 41.500 euro fiyat biçildiğini görünce tuvalin karşısına geçiyor bir gün ve aynı ölçüde sikindirik bir resim yapıyor ve Philippe de bunu entelijansiyanın önde gelen bir orospu çocuğu üyesine birkaç övgü dolu betimleyici sözden sonra 11000 euroya iteliyor.. Orospu çocuğu tabloya bakıyor bakıyor ve tabloda anlam çıkarılması gereken hiçbir bok olmamasına karşın o da övüyor ve bayılıyor parayı.. Tanıdık geldi mi?  Bakın sol taraftaki filmlere.. Entel kesimin dokunulmazları arasındaki tonla yönetmene, diziye, şarkıcıya, ressama, yazara falan bir bakın.. Bu alemde kimse göte göt diyemiyor.. Yarrak kürek filmlerden binbir kasışla anlamlar çıkarmaya çalışın ve kendinizi elit ilan edin, kalan herkesi öküzlükle suçlayın vsvs.. Ta amınıza koyayım.. Aha işte Intouchables gibi kral filmler götünüze sokar böyle ayarın kralını..

8

25 Mart 2012 Pazar

Bıkkınlık

Genellikle ahmet kaya için söylenen "ya abi şarkıları güzel ama kendisi şudur budur" şeklinde cümlelere özne olanlardan birisi de yılmaz erdoğan dır. şahsen yan unsurlara girmeden, imza attığı neredeyse tüm yapımları beğendiğimi, dolayısıyla kendisini de takdir ettiğimi söyleyebilirim. sahnede izlediğim (meraklısına nette full halleri mevcut) "otogargara" ve "sen hiç ateş böceği gördün mü" gibi tiyatro eserleri de her iki "vizontele" filmi de benim gözümde çağının çok ötesinde yapımlardır, izlememek kayıptır. bugün onların seviyesinde şeyler seyretmek zor. "organize işler" de keza şahane diyaloglarla bezeli müthiş bi filmdir benim için. görsel olarak da "istanbul belgeselini yılmaz erdoğan çekse alayından iyi çeker" dedirtmiştir. esas olarak senaristliğine alkış tutuyorum tabii.. her satırından zeka fışkıran güldürü öğeleri de, dramın melankolinin kralı da rahatlıkla bulunuyor onun kaleminden çıkan metinlerde. elbette zamanın ötesinde bir başka yapım da "bir demet tiyatro".

şu sahne fazla nazla usanan aşıkların kaçınılmaz sonunu anımsattı bana. dokunaklı..
http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/25525/bir-demet-tiyatro-seni-sevmeyi-eskisi-kadar-sevemiyorum

bu da bilinen temposuyla insanı neşelendiren bir melodinin yeri geldi mi nası hüzünlendirebileceğine güzel bir örnek..

24 Mart 2012 Cumartesi

Sevgi..





"birini çok sevdiğinizde, o sizi çok üzse de, onun yanında ağlamak istersiniz..
o size korkunç bir şey yapsa da, onun kollarında teselli bulmak istersiniz..
birini çok sevdiğinizde, size bin kere de yalan söylese, yine de herkesten çok ona inanmak istersiniz.."


Ezel ulan! Ezel amına koyayım! Ezel! Neyse.. Sakın izlemeyin.. Karizmanız çizilir.. Siz, eski siz olmazsınız.. Allah belanızı versin..

22 Mart 2012 Perşembe

Kızıma..

Kızım..

Bu dünyaya pamuk ipliğiyle bağlıymışım gibi hissetmiştim yaşamım boyunca.. Ta ki sen güneşim olup ömrüme doğana dek.. Dünyaya ve insanlara olan nefretimin içimdeki sevgiyi öldürmeye başladığını düşünürken, faltaşı gibi açılmış ve gözlerime odaklanmış gözlerine kilitlenmiştim.. Daha o an anlamıştım içimde büyüyen ve bedenimi patlatmak üzere olan sevginin seni ömrüm boyunca saracağını.. Bunun bir gün seni boğacağını nereden bilebilirdim..

Babaydım artık.. Kızımın sadece bu nedenle, sadece onun babası olduğum için benden asla ayrılmayacağını düşünüyordum.. Nefes alıyor oluşun dahi beni huzurla doldurabiliyorken, yanımdan, benden hiç ayrılmayacağını düşünmek beni dünyanın en mutlu insanı yapıyordu.. Yakınımda olup gözlerime baktığında, aslında bunu sadece mecburiyetten yapıyor olduğun aklıma bile gelmemişti.. Ben.. O zamanlar kör olduğumu sonradan öğrendim..

İnsanlar farklıdır kızım.. Eskiden de biliyordum bunu.. Ancak fikirler, hayaller ve yaşayışlar ne kadar farklı olursa olsun, bir baba ve kızının dünya yıkılsa dahi ayrı düşemeyeceğini zannediyordum.. Sevgi her şeyi yenerdi çünkü.. Sevgisi için emek verirdi insan.. Ama insan kusursuz değildi; ufacık dahi olsa bir karşılık beklerdi.. Bekledim kızım.. Aldığın her nefes ruhumu arındırırken, aldığım her nefesle ruhunu arındır istedim.. Sense görmedin.. Hiç bakmadın.. Çok kızdım sana.. Burnunun dikine gittiğin, adalet duygunu yitirdiğin, kendine zarar verdiğin her an kızdım.. Belki de cehennem olup geldim üstüne.. Ama insan en çok sevdiğine kızar kızım.. Ben seni çok sevdim..

Vakur baban aslında küçücük bir çocuk, kızım.. Sana her kükreyişinden sonra köşesine çekilip hüngür hüngür ağlayan bir aslan.. Gör istedim.. Seni ne kadar sevdiğimi, hayatımı sana nasıl adadığımı, seninle ilgili her şeye takılıp kaldığımı, varlığımın anlamı olduğunu gör istedim.. Görmek istemedin kızım.. Bunları her yok saymak isteyişinde canımı ısrarla yakmaya çalıştın.. Başardın kızım.. Seni rahat bırakacağımı sandın.. Bir baba, boşver babayı, bir insan, kendi zamanını, aklını, sevgisini, emeğini, her şeyini önüne serdiği bir insanı sevmekten nasıl vazgeçebilir? Sevginin koşulu yoktur kızım..

Yenil istedim.. Sevgime yenil, inkar etme, sorgulama, acıtma, yakma, sev istedim.. Başaramadım.. Yolun sonuna geldim kızım.. Bu satırları okuyacağından dahi şüphe duyarken, yine de bir umutla, yazdıklarımı oku ve beni ben yokken olsun gör istedim.. Yoruldum kızım.. Ormanların kralı olup, benimle gurur duymanı sağlayamadım.. Ormanımda yalnız gezerek tükettim ömrümü, ve benden utandın.. Keşke savaşabilseydim.. Ama yapamadım.. İsteklerinin, hayallerinin, zevklerinin, ruhunu doyuracağını düşündüğün besinlerin içinde ben yokum kızım.. Yokmuşum.. Keşke olsaydım.. Ve tüm bunlara rağmen hala senden bir şeyler bekliyor oluşum tüm hayatımın özeti olsa gerek.. Aptallık.. Ve hiçlik.. Baban hiçliğe gidiyor kızım.. Yok oluyor.. Tükendim artık.. Varlığımda ruhumu sulamadın, kalbimin çiçeklerine hayat vermedin; yokluğumda hiç değilse toprağım varlığınla, özüme akıttığın suyla yeşillensin istiyorum kızım.. Bana bunu verebilir misin? Eğer vermeyip de canımı acıtacağını düşünüyorsan, yanılıyorsun kızım.. Baban sana hep yaptığı gibi sadece doğruları gösterecek: Sevgimle başa çıkamazsın kızım.. Ama, beni mutlu edebilirsin.. Ben seninle artık aynı dünyada yaşamıyor olsam bile.. Yok isem bile.. Seni çok seviyorum kızım.. Gözüm hep üstünde..

Hoşçakal..

21 Mart 2012 Çarşamba

Önce İrin.. Sonra Kan..

insan canı yanınca cehenneme düşmüş gibi hisseder önce.. ihtiyaç duyduğu havayı çekemez içine sıcak yüzünden; nefessiz kalır.. vücudunun her noktasını ter işgal eder.. ıslanan ten yüzünden bir anda üşüme gelir.. o kadar çok üşür ki, kendisini o cehenneme hapsedip cayır cayır yanmak ve gebermek ister o soğuktan kurtulmak için.. sonra ürpertici bir dinginlik çöker üstüne.. zihninin derinliklerinde bir el, oradaki kılıcın kınına gider.. çünkü.. kalp kırıklığı öfkeye evrilen insan, anlık tepkiler veren insandan her zaman daha tehlikelidir.. sakin atın çiftesi pek idi.. suskun insanın nefretiyse yakardı.. ya dünyayı, ya kendisini..

canım yanıyor.. can yakmak istiyorum.. bu dünya sadece can yakanlarla dolu.. canının yakılması gereken tonla insan var.. kan akıtmak, adalet sağlamak, ruhumu beslemek istiyorum.. ama sevgi var.. sevgi, adalet kavramının en büyük düşmanı.. bazen sevgim, nefretleri beraberinde getiriyor ve bazı kişileri sadece yanlış zamanda yanlış yerde oldukları için yok etmek istiyorum.. haketsin veya etmesin.. bir ejderha olup, sadece nefesimle yakmak küle çevirmek istiyorum onları..

gösteriş meraklılarını kılıçtan geçirmek, neyini gösteriyorlarsa kesip ellerine vermek istiyorum.. internet çok tehlikeli bir dünya.. yalanı normal hayatlarının en önemli taşıyıcı sütunu yapan kişiler için bu yalanları daha kolay yaşatılabilir, sürdürülebilir hale getirebiliyor internet.. profilleri var insanların.. gerçek hayatta çok az bir ihtimal gözlerinden, hal ve hareketlerinden anlayabileceğin, ancak internette bunun çok daha zor olduğu profiller.. sosyal paylaşım sitelerindeki bu profilleri hep o profil sahipleri yaratıyor çünkü.. ne istiyorlarsa koyabiliyorlar.. karşı cinsin ilgisini cezbedecek şeylerle donatıyorlar.. bunu özellikle sanat ekseninde kullanan çok orospu çocuğu var.. "ben şuyum, ben şunlarla ilgilenirim, çok farklıyım, tarzım var, aykırıyım" insanları.. kadınlarda da var bu, erkeklerde de.. inanılmaz bir şekilcilik.. hele bir de piyasada ne kadar bu tarz site varsa hepsinde bir profil açıp "bendeniz şudur, budur" vs diyerekten orta yerde paylaşanlar.. amına kodumun çocukları hep muhteşem şarkılar dinliyor, hep muhteşemler resimler paylaşıyor, hep muhteşem filmler izliyor, hep muhteşem metinler yazıyor, hep muhteşem sanat dallarıyla ilgililer, hep hep hep! nedense! eğer birisi de çıkıp kötü bir özelliğini sayarsa bilin ki hepsinden daha şekilcidir o.. günahkarım, çok can yaktım, çok kalp kırdım, o zaman çak oradan bir bad'lik amiri.. adilikler şerefsizlikler yaptım o şarkıdaki gibi ama, bunu bir de marifetmiş gibi paylaşırım havaları.. bu şarkıyı seven köpeklere göre "suçlu yok, yanlış var"mış.. merak eden gitsin sözlerine baksın.. günahlarını üstlenmiyor insanlar! ve üstlenenleri, günahları sahiplerinin yüzlerine vuranlarıysa utanmazca suçluyorlar! suçlu yokmuş.. suçlusunuz, yalancısınız, yılan gibisiniz, sinsisiniz, orospu çocuğusunuz! "suçlu yok, yanlış var".. şaşırmak neden ki? bu devir, yaptıkları orospu çocukluklarını hem kendi hem de toplum nazarında meşrulaştırmaya çalışanların devri.. açın bakın internet sitelerine, sözlüklere falan, badlik amiri gibi orospu çocuğu şarkıları öven, etkilenen, hayatlarının şarkısı yapan orospu çocuklarıyla dolu ortalık.. alayınızın amına koyayım..

insanları takip ediyor insanlar.. izliyorlar, bir sapık gibi.. neyi severler, nelerden hoşlanırlar, nelerden etkilenirler.. ve saldırıyorlar.. her gördüklerine.. her "bundan iş(!) çıkar" diye düşündüklerine.. en zayıf noktalardan kazıyorlar tüneli.. en çok ilgi uyandıracakları özelliklerini sunuyorlar.. dibine kadar yalancılar.. dibine kadar amcıklar.. dibine kadar şerefsizler.. dünyanın en dibine gömülmeyi hakediyorlar.. benim ufak ve etkisiz hayatımda dahi bir şekilde varlıklarından haberdar olduğum birkaç orospu çocuğu örnek var.. çok kinci bir insanım.. intikam ve yok etme arzum asla yok olmayacak biliyorum.. ve biriktiriyorum.. bu birkaç orospu çocuğuna bir gün kötülükler yapacağım.. kiminin adları var elimde, kiminin kabak gibi profili.. nedenim çok.. "kaybedecek bir şeyim 'yok' " diyebildiğim gün geldiğinde de bu orospu çocuklarına bu dünyada rahat yok.. hepinizin hayatını sikeceğim..

canım yanıyor.. can bitiyor.. canım kanıyor..

13 Mart 2012 Salı

Europa



Bu dünyada yerleşik düzenin dışına çıkanlar ya linç edilir, ya da baştacı.. Ortası yok.. Lars von Trier tarafında baştacı edilme durumu söz konusu.. Bu adam evinin salonuna sıçsın ve o manzarayı 120 dakikalık bir filme çeksin, "evinin salonuna sıçarak, git gide yozlaşan dünyanın acımasız çarklarına çomak sokuyor, sövüyor, isyan ediyor Lars.. bu muhteşem metaforla dehasını yine gözler önüne sermiş" diyen tonla izleyicisi çıkacaktır.. Sevmiyorum bu durumu..

Bunun dışında kendisini, blogun sol tarafındaki listede görmüş olduğunuz muhteşem! filmlerin yönetmenleriyle bir tutmanın da ona büyük haksızlık olacağını kesinlikle belirtmeliyim.. Zira kendisi gerek her türden düzene karşı çıkan, gerek sinemada yenilik arayan ve cesur davranan, gerekse de son hitler odaklı demeçleriyle olsun en ufak bir yavşaklık ve sinsilik taşımayan birisi olduğunu açıkça gösteriyor.. gibi geliyor bana.. Bu yüzden seçtiği yolu -yani filmlerini- beğenmiyor oluşum, kendisine ve dehasına saygı duyduğum gerçeğini değiştirmiyor.. Bizimkisi, nasıl desem.. Ten uyuşmazlığı demeyeceğim tabii ki! Aşı tutmaması gibi bir şey.. Olmuyor işte.. Ne demiş şair: "Bazen ne yaparsan yap, olmuyor bazen.." Gram sevemiyorum filmlerini.. Bu kadar anlam çıkarmaya kasanlara da hayretle bakıyorum.. Bazıları haklı ve samimi olsa da çoğunluğun abarttığını görmek beni deli ediyor.. Europa da overrateddır gözümde.. Anlatımı, tarzı, üslubu tamamıyla orijinal ve şaşkınlık verici olsa da sinemadan beklediklerim bunlar değil.. Sinema, bu değil..

12 Mart 2012 Pazartesi

Bana Old and Wise'ı Çal


Bana "Old and Wise"ı çal from kaan mugul on Vimeo.


Çağan Irmak'ın 1998 tarihli kısa filmidir bu.. Kendisi toplum nazarında sevilen bir isim olsa da entel kesim tarafından kabul görmemiş birisidir malumunuz.. Popüler olan her şeye sövmeyi kendilerine amaç belleyen götü kalkık kimseler bu adamın yeteneğini görmezden gelip aşağılamaktan gram çekinmedikleri gibi, onun filmlerini beğenenleri de itin götüne sokmakta da bir sakınca görmemektedirler.. Tıpkı bu kısa filme de "çekimi kötü, çok yapay, duygusala kasmış" vb eleştirilerle saldırdıkları gibi.. Bitin artık.. Geberin..

Bana Old and Wise'ı Çal'ı gece 12'den sonra izleyin bir kere.. "Öğlen 3'te izlesem ne olur ki" demeyin; inanın ki hislerinize gecenin karanlığında, yalnızlığınıza mahkumken daha güzel hitap edecektir.. Benim yüreğime dokundu.. Beğenmediğim taraflar yok mu, elbette var.. Ancak hiçbir zaman bir şeyi eleştirmek için götümü yırtmadığımdan olsa gerek, seyir esnasında içimde harekete geçen duygulara odaklanabiliyorum.. Bu kısa film insanı hayata bağlıyor.. Öyle boş umutlar vaadederek insanı kandırma amacı güden pembe renkli türdeşlerinden farklı ama.. Bana Old and Wise'ı Çal insana bir hiç olduğunu söylüyor.. Yaşarken hayatta ve insanlarda bir öneme sahip olduğunu, ancak öldükten sonra hiçten başka bir şey olmadığını çakıyor suratına.. Hiç olup gitmeyi isterken, bu istekten bir an olsun uzaklaşmanı sağlıyor.. Hiçe ikna olmuş ruhunu şöyle bir dürtüyor.. Muhtaçsın diyor unutulmaya.. Ve öldüysen eğer, çaresizsin.. Sen bir hiçsin.. Yaşarken unutulmadın ama, ölünce unutuldun.. Diyor.. Yaşarken unutulanlaraysa sonra değiniriz..

Acıttı.. Güzeldi.. Hayata milyonuncu kez küfrettirdi..

9 Mart 2012 Cuma

Will


2005 bahar ayları.. Son Premier League şampiyonluğunu 1990 yılında yaşayan ve o günden beri 2001'deki UEFA Kupası zaferi haricinde kayda değer bir başarısı olmayan Liverpool eski günlerine dönüş için sürekli çabalamaktadır.. O sezon takımın başına Valencia'dan gelen Rafael Benitez geçmiştir.. Ancak allame-i cihan gelse o sezon Premier League'e geçiş yapan special one Jose Mourinho'nun Chelsea'sini alt edemeyecektir ve beklendiği üzere Chelsea sezonu 95 puanla şampiyon kapatır ve Liverpool'un payına ise ezeli rakipleri Everton'ın dahi arkasında kalınarak elde edilen 5.lik kalır.. Lige erkenden havlu atan Liverpool Şampiyonlar Ligi'nde tutunma savaşı vermektedir ve gruptan çıkmayı da Rivaldo'lu Olympiakos'a Anfield Road'da oynadıkları grubun son maçının son 10 dakikada attıkları 2 golle güç bela başarırlar.. Bu noktadan sonra sırasıyla Bayer Leverkusen ve Juventus'u eleyen Liverpool Mourinho'nun Chelsea'siyle yarı finalde karşı karşıya gelir ve biz izleyenlere hayatları boyunca unutamayacakları kalitede bir yarı final ilk maçı sunarlar.. Stamford Bridge'deki maç 0-0 bitmiştir ve iş Anfield Road'daki rövanşa kalmıştır..


Will, İngiltere'de bir yetimhanede yaşamını sürdürmekte olan, annesini kaybetmiş ve babasından uzak kalmış, fanatik Liverpool taraftarı bir çocuktur.. Chelsea'yle oynayacakları rövanş maçı öncesinde babasının uzun zaman sonra onu görmeye gelmesi ve yanına alma girişimlerine başvurması ile birlikte Will için maceralı günler başlamıştır.. Fanatik oğlunu mutlu etmek isteyen ve kendisi de bir Liverpool fanatiği olan baba Gareth, 25 Mayıs 2005'te İstanbul Atatürk Olimpiyat Stadı'nda oynanacak Şampiyonlar Ligi Finali için aldığı iki bileti oğluna verir.. Finali oynayacak takımlar henüz belli dahi değilken bu biletleri alan Gareth ve oğlu Will, Liverpool'un Chelsea'yi eleyeceğine yürekten inanmaktadırlar.. Hatta maçı rüyasında gören Will'e inanan babası, derhal bu öngörüyü bahise çevirir ve 1'e 11 orana 100 dolar yatırır.. 3 Mayıs 2005.. Rövanş oynanmıştır.. "1-0 Liverpool kazanacak ve golü de Luis Garica atacak" bahisi tutmuştur.. Yol parası hazırdır..


Will'den 1-2 yaş büyükken yaşadığım UEFA Kupası heyecanını dün gibi hatırlarım.. Bir yandan takımımla gurur duyarken bir yandan da Parken Stadı'nda olamama üzüntüsünün nasıl iç içe geçip adamı nakavt ettiğini iyi bilirim.. (Bu arada başarımızı sonraki yıllarda tesadüf olarak niteleyen orospu çocuklarına da Olimpiyat Stadı'na rüzgar panelleri için dikilen direkler girsin) İşte Will de bu tavan duygularla final heyecanını yaşamaya başlamıştır ancak birkaç gün içinde aldığı talihsiz haber o'nu yıkar.. Babası bir trafik kazasında ölmüştür.. Tutunacak hiçbir dalı kalmayan Will, Liverpool'a sığınır.. O finali her ne pahasına olursa olsun yerinde izlemeyi kafasına koymuştur.. Ve İstanbul macerası başlar..


Will, fragmanıyla, özetiyle, her şeyiyle spoilerını kendi kendine veren bir film.. Ama inanın bunun hiçbir önemi yok.. Will'in anlatmak istedikleri çok başka.. Spor aşkı denen şeyden haberdar olmayıp, bir armayı taparcasına sevenleri aşağılayan yavşak kitleye inat çekilmektedir Will gibi filmler.. İnancın, tutkunun, sadakatin en saf haliyle hissedildiği anlardır bu yozlaşmış dünyada spor ve arma aşkı.. Will de aşkının peşinden gidiyor.. Ve gözyaşları içinde izletiyor hikayesini..


Filmin yapımcılarının Türk oluşu, bizden birçok öğeyi de filme katıyor haliyle.. Zaten hikayenin önemli bir kısmının Türkiye'de geçiyor oluşu bunun başlıca sebebi.. Öyle ki Paris'te geçen birçok sahnenin Balat'ta, Bosna sahnelerinin Bursa'nın Cumalızık köyünde çekilmesi, Liverpool taraftarlarının otobüsünün hazırlanmasında Bursaspor taraftarlarının katkısı vs gibi birçok detay söz konusu.. Bunun yanında Canan Ergüder'in filmde rol alıyor oluşu da var.. Tabii Band of Brothers'ın efsane komutanı Winters'ı canlandıran Damian Lewis ile Liverpool efsaneleri Kenny Dalglish, Jamie Carragher ve Steven Gerrard'ı da es geçmeyelim.. Olimpiyat Stadı'nda en az 30 maça gitmiş, 1000 kişilik maçlarda stat dışında korkuyu ve soğuğu buram buram hissetmiş, varoşu tatmış biri olarak garip hissettirdi beni o çekimler.. Filmin hem bu kadar içimizde, hem de bu kadar içten oluşu çok güzel.. Bu filme objektif bakmak da zor bir yandan.. Öyle sanatsal açıdan değerlendirmek büyük hata olur.. Ruhumu doyurdu mu? Dibine kadar.. Gerisi önemsiz..


Finale dönelim.. Bilmeyenler veya hatırlamayanlara gelsin.. Liverpool, 25 Mayıs 2005'teki finalde Milan'ın karşısına Milan Baros ve Harry Kewell forvetiyle çıkar.. Milan ilk yarıyı 3-0 önde kapatır.. İkinci yarı başlamadan önce, inancını yitirmeyen Liverpool taraftarları efsane tezahüratları olan You'll never walk alone'u söylemeye başlar.. 90 dakika sonunda tabela 3-3'ü gösterir.. Uzatmalar da aynı skorla geçilir.. Ve penaltılar sonucunda Liverpool Şampiyonlar Ligi şampiyonu olur.. Kimilerine göre takım ruhunun ve mangal gibi bir yüreğe sahip olmanın getirdiği bu destanlar tesadüftür.. Kimilerine göreyse sike sikedir!


8

http://www.youtube.com/watch?v=inySAxJn6PE
http://www.youtube.com/watch?v=b1i_xovIohY

6 Mart 2012 Salı

London Boulevard


Türüyle, konusuyla ve başrol oyuncusuyla zihinlere anında In Bruges'ü getiren London Boulevard, In Bruges'den iki yıl sonraki vizyon tarihi ve demin saydığım benzerlikler nedeniyle bir imitasyonmuş gibi gözükse de taklitler gerçeklerini yaşatır tezi en azından bu seferlik benim nazarımda çürümüş bulunuyor.. İnsanları kendine aşık eden ve bu aşkın tezahürü olarak imdb top 250'de dahi kendine yer bulan In Bruges, bir filmin içermesi gereken bütünlüğü içermemesine karşın belli noktalara odaklanan ve seyirciyi oradan vurmaya çabalayan yapısıyla başarıyı sağlamış bir yapım iken London Boulevard ise bu sinsi hedeften uzak durmayı ve eli yüzü düzgün, başıyla ve sonuyla film denen şeyin anlamını bütünüyle karşılamaya çalışan, ve başaran bir yapım.. Daha sade, daha duru..

Suça gömülü hayatı yüzünden hapis yatmış ve cezası yeni bitmiş olan Mitchel(Colin Farrell), tanıdıkları vasıtasıyla popüler bir oyuncunun(Keira Knightley) yardımcılığı görevini üstlenmiş buluyor kendisini.. Ancak yakasını bir türlü sıyıramadığı karanlık geçmişi onun yoluna bir sürü taş koyuyor ve sonra olaylar olaylar.. Filmin kesinlikle vaatkar bir yapıya sahip olmaması ve ayakları yere basarak ilerlemesi filmin en güzel yanı.. Birilerine hitap etmek için kasılmamasıdır bu filmi In Bruges'den ayıran.. Akışıyla, yalınlığıyla, açıklayıcılığıyla ve çarpıcı sonuyla öndedir.. Hoş ve başarılı.. İyi vakit geçirtir.. Tavsiye edenlere teşekkürler..

7

4 Mart 2012 Pazar

Zargana


Zargana, Hakan Günday'ın, ilk romanı olan Kinyas ve Kayra'dan sonra yazdığı 2002 çıkışlı bir roman.. Kinyas ve Kayra'nın, o zamanlar 24 yaşında olan Hakan Günday'ın bir nevi imzası olduğunu belirtmiştim.. O kitaptaki birçok detay Günday'ın hayallerinin, bastırılmış duygularının, dünyaya olan isyanının ve sınırsız empati gücünün bir dışavurumuydu ve fazlaca kişiseldi.. 9 yıl sonra gelen Ziyan ise yazarın gelişimine tanık olmak açısından çok önemli bir yer teşkil etmekte.. Kinyas ve Kayra 24 yıl boyunca içte biriken zehrin ani ve düzensiz boşaltımı gibiyken bir nevi; Ziyan, üzerinde çok daha çalışılmış, özen dolu ve sarsıcı bir roman..

Zargana'ya gelecek olursak; bu kitap Günday'ın en zayıf kitabı kabul ediliyor.. Henüz bütün kitaplarını okumamış olmama karşın bu görüşe okumuş olduğum 3 kitap dahilinde katılıyorum.. Zargana, Kinyas ve Kayra'ya göre roman tanımına ve ruhuna daha uygun olsa da yine onun kadar dağınık ve panik halinde yazılmış hissi uyandırıyor.. Günday kitabı yazıyor iken sonunun nereye varacağını henüz zihninde belirlememiş gibi geliyor insana.. Akış içinde inanılmaz etkileyici anlar var olsa da bütünlük konusunda eksikleri bulunmakta.. Ancak son bölümün toparlayıcılığının da hayli sağlam olduğunu düşünürsek olumlu ve olumsuz taraflar nötrleniyor.. Bir de şu var ki yaptığım kıyaslamalar Hakan Günday'ın eserleri arasındadır.. Yoksa kendisinin zayıf saydığımız şu romanının bile piyasada en çok satanlarda olan birçok kitaptan kat kat üstün olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.. Sınıf farkı..

Kitabın içinde suça, şanssızlığa, kötülüğe, adaletsizliğe dair neredeyse her şey bulunmakta.. Bu karmaşayı yaratan da bu belki de.. Kesilen boğazlar, tecavüze uğrayan sokak çocukları, gay ilişkiler, hayat kadınları, pezevenkler.. Yazarın bunları en ufak bir övgü çabasına girmeyip kötüyü en saf haliyle göstererek anlatması çok iyi.. Bazen kitaplarda yazarın anlattığı şeyleri o'nun bilinçaltındaki erişemediği hayalleri olduğunu hissedersiniz ancak Günday'da durum böyle değil.. Olaylara bütün taraflardan bakabiliyor kendisi.. Tecavüze uğrayan bir çocuğun, o çocuğa tecavüz eden kişinin, eşcinsel ilişki yaşayanların, dayak yiyenin, dayak atanın, ne tür insan varsa hepsinin gözünden bakmayı başarabiliyor hayata.. Takdir edilesi bir deha..

Genel olarak beni çok tatmin etmemiş, Ziyan ile Kinyas ve Kayra'dan daha zayıf bir roman olmasına karşın, içerdiği ruhuma dokunan muhteşem cümleler ve anlatımlar nedeniyle şimdilik Hakan Günday'ın en sevdiğim kitabı oldu Zargana..

1 Mart 2012 Perşembe

In Bruges


Son yılların en abartılmış filmlerinden birisi.. İnsanlar, kara film veya zekice diyaloglarla bezeli filmlere duydukları açlıktan olsa gerek, bunlardan bir tutam buldukları anda direkt olarak atlamışlar In Bruges'e.. Filmlerde güzel ve başarılı olan birkaç öğeyi ayırıp överek o filmi muhteşem diye nitelendiren insanları anlamıyorum.. Bir filmin içinde hayran olabileceğiniz bir sürü detay bulabilirsiniz ancak bunlar o filmin güzel olduğunu göstermez.. Film dediğin bir bütünlük arz etmelidir.. Eğer arz etmiyorsa senin fikrin fazlasıyla görecelidir ve dolayısıyla filmi beğenmeyenleri aşağılayamazsın.. Ancak herkesin övdüğüne sövmeye deli gibi korkanlarla dolu olan bu memlekette de bu abartı filmi adam gibi eleştiren insan bulmak samanlıkta iğne aramak kadar zor doğal olarak..

In Bruges zekice diyaloglar, muhteşem çekimler, ruha uygun başarılı müzikler, çok iyi oyunculuklar, birazcık mizah, birazcık hüzün ve harika bir Brugge şehri barındırıyor.. Evet, bunları tek tek saydığımızda ortaya müthiş bir film çıkması kuvvetle muhtemeldir normalde ancak In Bruges tüm bunlara rağmen vasatı aşamıyor.. Karakter davranışlarındaki eğretilik ve nedensizlik insanlara her ne kadar "bir dakika sonrası tahmin edilemeyecek bir film!" yorumları yaptırmış olsa da benim tek hissettiğim bu karakterlerin gram derinleştirilememiş olmasıydı.. Bu türü gerçekten seviyorsanız In Bruges'ü hayatınızın filmi addetme çabanıza 2 saatliğine ara verin ve Perrier's Bounty'yi izleyin.. Türün gerçek yapısının In Bruges ile uzaktan yakından alakası olmadığını göreceksiniz.. Hem Brendan Gleeson orada da var!

6
Related Posts with Thumbnails