5 Şubat 2012 Pazar

Midnight In Paris


Senaristlerin, karakterlerinin önüne geçtiği filmleri pek sevemiyorum.. Woody Allen sinemasında çok net görülür bu.. Bu adam o kadar baskındır ki karakteri kim oynuyorsa oynasın kendisini görürüz orada.. Bu, filmlerin ruhuna girmeme engel teşkil eden bir durum.. Woody Allen o kadar çok şey anlatmak istiyor ki yarattığı karakterler adeta kendisi oluyor.. Senaryo geri planda kalıyor.. Bu nahoş durum Midnight in Paris'te de doğal olarak mevcut ise de senaryonun bu sefer çok güçlü oluşu kendimi filmin kollarına bırakabilmemi sağladı ne mutlu ki..

Film izlerken öncelikli amacım sürreal içerikli puzzleları çözmeye kasmak, senaristin bize itelediği hayat felsefesini özümsemeye çalışmak falan değildir.. Film beni içine almalı arkadaş.. Sonra ne bok anlatıyorsa anlatsın, türü falan önemli değil.. Yeter ki bir film izliyor olduğumu hissedeyim.. Yazarların beyninde kaybolmuş bulmayayım kendimi.. Sinemanın ruhuna ihanet edilmesin.. Midnight in Paris'te elbette ki tipik Woody Allen konuşturmalarına rastlıyoruz ancak dediğim gibi hikaye bu sefer sağlam.. Hiç sevemediğim ve buram buram Woody Allen kokan bir karakter olan Gil'e rağmen filmi beğenmiş olmam mutluluk verici.. Owen Wilson'ın oyunculuğuna zayıf demek haksızlık olur ancak ben hiç ısınamıyorum kendisine, itiyor beni.. Bu yüzden ana karakter filmin eksi noktasıdır gözümde.. Ama buna karşın geçmiş ve gelecek arasında hiiç rahatsız etmeden, hissettirmeden ilerleyen akışta müthiş bir işçilik olduğu aşikar.. Filmde sunulan nostaljik ortam ve buna duyulan özlem beni her ne kadar tiksindirse de, filmin özelinde çok yerinde bir seçim olduğunu söylemek gerekir.. Toplamışsın 50 tane sanatçıyı, her biri her dakika aforizma patlatıyor lan.. Aaah o eskiler, aah o sokaklar, aah o sokak lambaları, aah o edebiyat sohbetleri vs.. İğrenç.. Entel dolu film.. Görüyorsunuz birçok uyuz özellik saydım kendime göre ama filme sövmedim daha.. İşte böyle bir film Midnight in Paris..


Ana karakterin arada kalmışlığı ve benliğini bulma çabası ona dair gördüğüm tek iyi şey.. Rachel McAdams'ın üstündeki kadın profili çok gerçekçi.. Marion Cotillard'ın karakteri tiksindirse de hatunun büyüsü, eğer şart koşar ise beni sol tarafta gördüğünüz listedeki filmlerin en büyük fanı yapmaya yeter.. Michael Sheen nefret ettiğim gösterişçi, ukala, entel ve piç erkek tipini müthiş resmetmiş.. Léa Seydoux La belle personne'deki inanılmaz itici karakterde güzelliğini bu denli yansıtamıyordu.. Gülmek çok yakışmış bu filmde.. Müzikler ve atmosfer de süper..

Filmin değeri benim için budur işte.. Beğenmemem için çook yeterli sebepler olmasına karşın beğendiysem; iyidir o film! Egoya gel!

Film efsane sanatçılarla dolu ayrıca.. Dali'sinden tut Buñuel'ine.. Bazıları muhteşem resmedilmişti ayrıca.. Sırf bu müthiş bağlantılar için bile izlenir film.. Listelemeye aşırı üşenmişken Seyirci Koltuğu'nda bu işin çoktan halledildiğini görmem de güzel oldu eheh..

7

dipnot: İçimde Paris'e gitme isteği falan uyanmadı.. Linç ederken acıtmayın..

4 Kişi Üşenmedi:

seyircikoltugu dedi ki...

Copy paste yapabilirdin, sana kızmazdım ben :))

Ayrıca bu filmde bile insan Paris'e gitmek istemezse linç kaçınılmazdır. Şiddete meyyalim vallahi dertten..

Barakuda dedi ki...

olsun, incelik olsun istedim!

beni linç eden edene zaten.. çoğunlukla bir kişi olsalar da.. ruhumun bu hali bir linç eseri.. edin siz de..

joker dedi ki...

sheen naparsa yapsın brian clough artık bnm için.

Mecalsiz Meczup... dedi ki...

filmi izleyip Paris'e gitme isteği uyandırması şart mıydı ki acaba? Hani bende de pek uyandırmadı o hissiyatı...
o isteğin uyanması için denildiği gibi ezilmemiş bir ruh lazım olsa gerek...

Gitme isteği uyandıranlar ne şanslı...tutunun bu şansa,çabuk kayar yoksa elinizden...( çok dramatik olduysa kusura bakılmasın;içtendir...)

Related Posts with Thumbnails