haddinden fazla optizimden tiksiniyorum.. bu hayat sana ne veriyor ki neyi umut ediyorsun? bu hayat kendini kandıranların hayatı.. herkes tutturmuş bir pozitiflik.. yeni yıla neşeyle girmek.. hayatında güzel olan ne var ki.. ne var.. kendini kandırıyorsun.. hayatın boyunca kendine tonla yalan söylemişsin.. yaptığın adilikleri kendi içinde meşrulaştırmışsın.. bir maske yaratmışsın kendine ve sadece bu maskenin gereklerini, işine gelenleri yerine getiriyorsun.. sadece zevkin için.. sadece çıkarın için.. bu yaptıkların yetmiyor bir de kötümser insanları eziklikle suçluyorsun.. asıl ezik sensin.. dürüst değilsin, ve yaptıklarını hayatın gereği olarak gösterme çaban senin orospu çocukluğunu gösterir sadece..
çok ketum bir adamım.. öyle böyle değil.. topluluk içinde tabii bunlar.. sevdiğim kişilerin karşısında değil.. ama bir ortamda birden fazla kişi varsa ve tanımıyorsam onları, samimi değilsem, çok tutuk bir adam olurum ve öyle kalın ve sert duvarlar koyarım ki çevreme, insanlar anında nefret eder ve korkar.. ama ben de korkuyorum.. kırılmaktan, parçalanmaktan.. başka çarem yok.. gördüğüm her kötü tepkiyi kaldıracak gücüm yok çünkü.. nereye geleceğim.. bu ketumluk bazen utangaçlığa bazen agresifliğe evriliyor.. beni bir şekilde görmüş tanımış adamlar bir ortamda dans ettiğimi oynadığımı şarkı söylediğimi falan görse yemin ediyorum hayatlarındaki en büyük şok olur, havsalaları sikilir.. aslan burcu olmama karşın göz önünde olmaktan nefret ederim, kimse beni görmesin isterim, hep arkalarda yer alırım, saklanırım.. hele ki oynamak, göbek atmak, dans etmek, kopmak falan.. aklım almıyor valla, canlandıramıyorum zihnimde.. işte ben böyle bir adamım ve beni öküzler gibi oynatmak isteyen bir vesile var.. behzat ç 38. bölümdeki misket sahnesi.. hayatın amına koymak ya.. bitmişsin yıkılmışsın mahvolmuşsun umudun yok ama o siniri hüznü de bir şekilde atman lazım.. hayatın amına koymak için.. her gün izliyorum bu bu sahneyi.. bu kadar basit ve bayağı gözükmeye yatkın bir sahneyi bu kadar yakıcı bir hale büründürmeyi başaran senarist yönetmen oyuncu kim varsa hepsinin alnından öpüyorum..
bir şeyleri başarman için seni şevklendirecek bazı şeylere ihtiyacın var.. bazen sevgi, güven, inanç.. bazense o koştuğun şeyin niteliği.. bu hayatta ne bok olacam ben? ekonomiyle alakalı bir bok.. istemiyorum ulan.. istemiyorum.. sonra askerlik var.. istemiyorum onu da.. insanlar çalışma delisi.. anlamıyorum.. anlamak da istemiyorum.. şu kadar kısa bir hayatta çalışmayı istemek neden lan.. kimse para kazanmak falan demesin.. o zorunluluktan bahsetmiyorum.. istekten bahsediyorum.. cebinde trilyonları dahi olsa çalışacak adamlar var lan.. manyak mısınız olm.. la bi gidin la..
bu hayat bana hiçbir bok vaadetmiyor.. bok yoluna gitmemiz, hapislere düşmemiz an meselesi, olmaz olmaz demeyin.. bu ülkede bu hayatta her şey mümkün.. kalkamamacasına düşmemiz çok yakın.. her yanımız felaket.. her yanımız mutsuzluk.. her yanımız ölüm.. neyin çabası neyin umudu.. çok yalan çok.. milletse o kadar gamsız ki.. o kadar yavşak ki.. ne diyor emrah serbes usta: "Bir derviş ya da bir manyakoğlumanyak değilseniz olayları küçültmeden ya da büyültmeden, oldukları gibi kabul ederek yaşayamazsınız." ama yook.. verdiğiniz her tepkide o çarkın dişlileri, insanlar, size çakacaktır.. ezecektir.. niye? daha yükseğe çıkmak, daha çok kazanmak, daha çok yaşamak için.. sikeyim böyle hayatı..
kalbinin temizliği suretinin yansıması olan, önyargısız, hayata karşı duran, ama henüz tanımadığım kişilere içiyorum.. kalbimin, boğazımın tellerine asılıyorum, haykırıyorum.. bir nağme çıkıyor dışarı.. akıyor gidiyor.. boşluğa mı, başka bir boğaza mı, kalbe mi.. bilmiyorum.. sanmıyorum.. bu hayat sadece ölümü vaadediyor.. vicdanını sikeyim dünya.. vicdanınızı sikeyim insanlar.. vicdanını sikeyim 2011.. kıyma bana 2012.. kıyma.. kıymayın amına koyayım..
31 Aralık 2011 Cumartesi
30 Aralık 2011 Cuma
Drive
Sonradan "eh ya değişik, faydalı bir tecrübeydi be" düşüncesine doğru doğru biraz evrilmiş olsa da, fikirlerim genel olarak hala geçerli Valhalla Rising hakkında.. Olaya bu filmle girme nedenimse Valhalla Rising ile Drive'ın aynı yönetmenin elinden çıkmış olması.. İsmini siktiğimin filmi maalesef ki içimden bana "valavalavallah sevdim seni valavalavallah yaktın benii" şarkısını söyletmekte.. Bu yüzden agresif tutumum yüzünden özür, de dilemiyorum, beğenmeyen siktirip gider öf..
Nicolas Winding Refn kişisi, sana sesleniyorum.. Bana bizzat yöneltmiş olduğun herhangi bir af dileme çabasını görememiş olmamı, yönetmen sıfatın nedeniyle doğal olarak sahip olduğun o pislik egona ve kibrine yoruyorum.. Yoksa sen de biliyorsun yediğin boku.. Ama normal hayatında kinci bir adam olan ben, nedense sana karşı ikinci bir şans verme eğiliminde hissettim kendimi.. Bu dürtü sonucunda da Drive'ı izledim.. Biliyorum, af dilemek zordur, bu amına kodumun hayatında insanlar(?) o sikik egolarını yenip de af dileyemez kimseden.. Ama sen bu filmle başın önünde, masumane bir duruşla konuştun benimle.. Özür diledin.. Affet beni abi dedin.. Drive dedin Gosling dedin üslup dedin kanıma girdin.. Seni affettim Nicolas Winding Refn.. Affettim seni çocuk.. Artık sıkı bir takipçinim.. Büyüksün abi..
Drive daha ilk dakikasından itibaren parçaladı beni.. Bir yandan sakinliği pompaladı bünyeme, diğer yandan kolumdaki tüyleri kaldırdı.. Zihnim o şahane müziklere mi yoksa o müthiş çekimlere mi odaklanacağına bir türlü karar veremedi.. Arada bıraktı beni Drive.. Driver'ı seveyim mi sevmeyeyim mi bilemedim.. Ne istediğini bir türlü yansıtamayan Irene'i sarayım mı yoksa sövüp siktir mi çekeyim bilemedim.. Yediği tonla bok olmasına karşın pişmanlığıyla yüreğe dokunan Standard'a acıyayım mı kin mi duyayım bilemedim.. Aptal gibiyim hala.. Süper senaryolar süper zeki adamlardan çıkabilir, bunu bir mantığa oturtabilirim.. Adam zeki beyler derim çıkarım işin içinden.. Ama bu hem dingin hem de yürek kabartan filmi, bu tarzı, bu sade anlatımı neye yoracağımı bilemiyorum.. Sanat bu işe lan.. Saygı duyulası..
Bağımsız mı dersiniz indie mi dersiniz bilemem, anlayın siz.. O etikette bir film çekecekseniz böyle çekin ulan işte.. Yine egonuzu tatmin edin, ruhunuzu doyurun, açlığınızı giderin ama azıcık adam olun ak.. Küçücük bütçelerle çekilen bu kocaman filmlere bayılıyorum.. Ryan Gosling'in The Notebook giysisinden iyiden iyiye kurtulmuş olması çok iyi.. Ses tonu süper adamın.. En odun göründüğü anlarda bile çok büyük oynuyor aslında.. E zaten efsane film Blue Valentine nedeniyle ayrı severim kendisini, canını yirim.. Carey Mulligan da çok değişik bir hatun.. Bir yandan o gamze ve bakışlarla 35'ine gelse bile 25'inde gösterecek bir küçüklüğe, masumiyete, munisliğe, kedi canınılığa sahip ama bir yandan da öyle bir seksapel var ki en azgın, en yırtık, en yosma karakteri de bile süper oynayabilir.. Shame'de azıcık ucundan vermişti o havayı.. Nasıl bir midesiz olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim, pis karı, allah belanı versin..
Aman aman bir senaryosu olmasa da popülarite amacı gütmeyen, sade, sansasyonel olmaktan uzak, hoş ve çok gerçek yapısıyla beni feci yakalamış bir filmdir özetle Drive..
8
28 Aralık 2011 Çarşamba
Nar
Özeti genelde kendim yazarım ama sinopsis o kadar şahane ve açıklayıcı ki paylaşmamak salaklık olur.. Buyrun..
"hepimiz nar taneleri gibi birbirinden ayrıyız: hem çok benzeriz, hem de çok farklıyız. ama açılmamış bir bütün nar gibiyiz aynı zamanda. bizi bir arada tutan kabuk; birbirimize duyduğumuz inançtır.
peki ya o kabuk çatlarsa... ya birbirimize duyduğumuz güven dahil inandığımız herşeyden kuşkuya düşersek... ya adalet duygumuz kaybolursa... ya, her insan kendi adaletini aramaya başlarsa... çatlayan bir nar gibi taneler her yere yayılmaz mı?
nar; bir kadının kendi adaletini aramasıyla başlayan bir öykü...
nar; apayrı şeylere inanan dört kişiyi bir evin içinde, yarım gün gibi kısa bir sürede adalet konusunda, kendilerine yarattıkları inanç dünyaları konusunda ciddi bir sorguya tabi tutuyor."
Ümit Ünal demeçlerinde bu filmi "özüme döndüğüm bir film" olarak tanımlamış..Büyük oranda tek bir mekanın içinde çatışan az sayıda kişi, ve çok yoğun bir psikolojik anlatım.. Böyle bir tarzı izlenebilir kılmak ve içini doldurmak çok zor bir olay bir kere.. Ve belirtmek gerek ki Ümit Ünal Nar'da bunu olabilecek en üst seviyede kotarmış.. Bu açıdan tebrik edilesi..
Filmin, takık olduğum adalet konusunun üstüne oturması ve toplumun yozlaşmışlıklarına ciddi anlamda çakıyor olması beni mest unsurlar.. İdil Fırat'ın çok başarılı tiradında tanık olduğumuz detaylar hayatın her alanında karşımıza çıkan cinsten.. Ahlaki ve etik unsurları her seferinde yok sayarak bencilce yaşamanın "hayatın gereği" olarak lanse edildiği bu amına kodumun dünyasında bu kokuşmuşluğa çakan her kimse feci takdir ederim bir kere bu cesaretinden ötürü..
Bu lanet dünya insanların kendilerini masumlaştırdığı dünya maalesef.. Herkes her türlü boku yiyor, kazığını atıyor, hak gasp ediyor, sonra da bunları hayatın işleyişinin gereği olarak nitelendirip normalleştiriyorlar.. Azıcık bakın bir etrafınıza, milyon tane örnek göreceksiniz bu orospu çocuklarından biri değilseniz eğer.. İşte Nar, giriştiği bu yoldan alnının akıyla çıkıyor ve amacına ulaşıyor, görmeye cesareti olan da görüyor bu meydan okumayı..
Nar çok çok güzel bir film değil nazarımda.. Ama yönetmenin bir şeyi amaçladığı, bir tarzı benimsediği ve doğal olarak da bu şekle uygun çektiği bu filmden fazlasıyla tatmin olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.. Bu tatmini sağlarken de izleyici beğenisi gözardı edilmemiş birçok overrated yönetmenin yaptığı gibi.. Beğendim ben..
Takıldığım nokta ise Ümit Ünal'ın Altın Portakal'da hüsrana uğramasının ardından yazdığı şu posttur.. Burada şahsen çok yoğun ve biraz da tehlikeli bir ego görüyorum.. Bu üsluptan hiç hoşlanmamış olmakla birlikte hak verdiğim birçok düşüncesi de var.. Altın Portakal jürisinin iğrenç tercihleri, Türkiye'de ödül sisteminin ne kadar hakkaniyetsiz oluşu gibi gibi.. Ancak bu eleştiriyi yaparken, en iyi film ödülünü kazanan filmi 40 dakika kala terkettiğini söylemek onun açısından bir çuval inciri berbat ediyor bence.. Kalite hakkında söylediklerinde gayet haklı olabilir, bilemem, ancak bu hırs ve üslup kendisinin zararına olacaktır, açık bu.. Yoksa dediği çoğu şeyde haklı..
Nar nihayetinde gişe amacı gütmeyen, sansasyon peşinde olmayan, tamamen yönetmenin ruhsal tatminine odaklanmış, kendi çapında başarılı bir film.. Sinemaseverler içinse ilginç bir tecrübe olacaktır kesinlikle..
Bunun yanında Serra Yılmaz'ın film boyu aynı surat ifadesiyle oynamasının beni yine gıcık ettiğini söylemeden geçemeyeceğim.. Çok donanımlı ve yetenekli birisi olabilir ancak sinema bu alanların dışında almalı bence onun adına.. Bir kere mimikleri ve ses tonu karakterin dinamiklerine çok aykırı duruyor.. İrem Altuğ beklemediğim ölçüde başarılı.. İdil Fırat ise filmin en başarılı seçimi.. Erdem Akakçe de filmi asıl sürükleyen isim, çok büyük oynamış..
7
23 Aralık 2011 Cuma
Sinek Isırıklarının Müellifi
Sanırım arada kaldım gene.. Bazı kitapları, okuyanların çoğunluğu sevmiş olsa da sevemiyorsunuz.. Elif Şafak'ın Mahrem'i de böyleydi mesela benim için.. Kitabın içine bir türlü girememiş, ana karakteri sevememiş, üsluba uyum sağlayamamış, güç bela bitirmiştim..
Barış Bıçakçı'yla tanışmam bu kitapla oldu.. Bu yüzden geçmiş kitaplarındaki üslubuyla ilgili tek kelime edemem, burada ne gördüysem onu yazacağım.. Kalbimin en özel yerine koyduğum kitaplarda ortak nokta ana karakteri çok sevmiş, kendime katmış, onda kendimi bulmuş oluşumdur sanırım.. Veya da yazarın üslubuna yakınlık duymuşumdur.. Olay elektrik meselesi işte aslında ya.. Sinek Isırıklarının Müellifi'ni, yani Cemil'i, başından itibaren bir türlü sevemedim gitti.. Şu hayatta insana dair tiksindiğim detayların birçoğunu bünyesinde toplamış ve ahlak, şeffaflık, adalet anlayışıma fazlasıyla ters bir karakter.. Yazarın da bu karakteri insanlara sevdirmek amacı gütmediği aşikarken, ve karakterin yediği naneler ve samimiyetsiz yanı da ortadayken millet nasıl aşık olmuş bu karaktere inanamıyorum doğrusu.. Kendi bencilliklerini ve yanlışlarını, yanlarına benzer minvalde birisini katarak örtme çabası sanırım.. Kendinizi Nazlı'nın yerine koyun ve Cemil'in eyleme geçmemiş arzularını bir düşünün bakalım neler hissediyorsunuz? Ne yazıyordu Hakan Günday'ın kitabında: "Arzu eylemden daha az günah değildir.." (böyleydi sanırım)
Karakteri benimseyememiş oluşum yazarın başarısını gözardı etmeme sebep değil elbette.. Barış Bıçakçı'nın Cemil karakterini yaratırken dürüst davrandığını düşünüyorum.. Aksi olsa nefret ederdim zaten.. Bıçakçı, Cemil'i asla makul biri gibi göstermeye çalışmıyor, aksine hatalarıyla ve defolarıyla sunuyor, meşrulaştırma amacı gütmüyor..
Bunun yanında kitapta karşılaştığım tespitlerin çoğu zekice ve özgün olsa da 166 sayfalık kitabın bu tespitler içinde birazcık boğulmuş oluşu kitap adına olumsuz bir durum bence.. Cemil'in minik ve sıradan, toplu konuta sıkışmış yaşamı o durağan anlatım için hayli yeterli olabilecekken her sayfadan tespit fışkırması pek hoş olmamış.. Tabii ki Cemil'in kafa karışıklığı ve buhranı alakasız tespitler ve rüya niteliğinde düşüncelerle okura yansıtılmak zorundaydı, ancak ben ölçünün kaçtığını düşünüyorum..
Toplu konut dedik.. Cemil ve Nazlı'nın, Ankara'nın merkezinden uzakta, toplu konut dahilindeki yaşamlarına dair detaylar gerçekten muhteşem.. Reçelden komşuya, otobüsten balkona, gündelik hayata dair pek de önemsemediğimiz bir sürü detay bu kitaba ruhunu kazandıran başlıca etken.. Bu nedenle bana, bu kitabı sevememiş olsam da Barış Bıçakçı'nın yazarlığı hakkında büyük güvence veriyor ve Bizim Büyük Çaresizliğimiz'i zihnimin bir köşesine ileride gün yüzüne çıkmak üzere kazıyor..
Hugo
İtiraf edelim anam babam.. Taşşaklı bir yönetmenin adını görsem de, off çocuk filmi yeaa diyip geçesim gelmişti benim de.. Bazı önyargılar o kadar bizden, içimizden olmuş ki o fikir refleksini önlemenin mümkünatı yok ilk tezahür anlarında.. Ancak işte sağda solda yorumlar okuyunca falan kırabiliyorsun o taş kafanı.. Bir de biz ki tolga abi'nin hugo'sundan başka hugo bilmeyiz, yerine yenisini koymak da zor geldi haliyle!
Nedendir bilmiyorum gerçeküstü ve fantastik filmlere çok zor ısınıyorum.. Tarifi mümkün olmayan bir güdü beni esir alıyor ve yok arkadaş sen sevemezsin bu tarzı diyor.. Yüzüklerin Efendisi'nin falan yanından geçmemiş adamım yani düşünün.. E şimdi bu kıl herif Hugo'nun fragmanını izleyecek ve mest olacak falan ha? Geçiniz.. Sadece 3d'ye hayran kalmıştım ve hmm diyip geçmiştim.. Dediğim gibi, ta ki övgü dolu postlar okuyana kadar..
İzlediğim filmler atomu parçalasın ya da hiiç görülmemiş duyulmamış yorumlar içersin takıntım yok.. Bu yüzden özellikle beyazperde karşısında önemsediğim başlıca şey aptal yerine konmamak ve sinema denen olgunun büyüsüne kapılabilmek.. Benim için Hugo'nun mest eden tarafı budur.. Büyülendim.. Avatar sonrası boku çıkan 3d hadisesinden sonra -ki neredeyse hiçbirini izlemedim o 3d'lerin- insan 3d filmlerden şüphe duyuyor olsa da başta, çıkan sonucun güzelliği siliyor bütün olumsuzlukları.. Hugo daha ilk saniyesinden itibaren zembereğini siktiğimin hayatından çekti kopardı beni; her daim kaşlarımı çattıran en ufak bir detayı dahi aklıma getirmeme engel oldu.. Bu sine-masal şahaneliğin yanında gayet güzel bir senaryonun olmasıysa iyi görüntü-boktan hikaye korkumu da yenmemi sağladı..
İşler fanteziye kaçınca burnum bükülüyor demiştim.. Ama mesela The Illusionist ve The Prestige'de de uçuk kaçık ve hassiktirlik olaylar söz konusuydu ama kendi içlerinde bir mantığı vardı.. Hayatın tokat niteliğindeki gerçeklerine uyması şart değil yani illa ki.. Filmin kasvetli ve karanlık yapısına uysun yeter.. Hugo'da da işte o masalsı tad öyle güzel öyle tadında harmanlanmış ki gerçekle.. The Illusionist'teki portakal ağacını hatırlarsınız, otomaton'la aynı mantık işte.. Hem bir o kadar imkansız hem de bir o kadar gerçek.. İşte bunu çok sevdim ben..
Bir diğer şuku nokta ise film içinde film sürpriziyle karşılaşmam oldu.. Sinema tv öğrencisi değilim, sinemanın geçmişine de öyle ilgim olmadı hiç, sinemasever bile sayılmam, sadece izlediği filmleri arşiv niteliğinde kendince yorumlayan basit bir adamım -Taxi Driver'ı bile izlemedim lan!-; haliyle de Georges Melies'ten falan haberdar değildim.. Ve Melies'i, sinemanın tarihini, nokta kadar dahi olsa bu şekilde, bu güzellikle öğrenmiş olmak inanılmaz şanslı hissettiriyor beni.. Melies'in geçmişini anlattığı o 10 dakikalık bölüme aşık olan herkes The Artist'e çıktığı gün gitmeli.. Aldığınız tat çok tanıdık gelecek..
Ben Kingsley filmin kralı olmuş çok net, hayran oldum.. Asa Butterfield tip olarak cuk oturmuş olsa da oyunculukta sönük kalmış bence.. Chloë Grace Moretz büyük yıldız olacak, acayip bir ışığı var.. Neresi 97'liyse.. Jude Law'la 2-3 flashback daha olmalıymış bence, Scorsese bozdu lan! Rene Tabard'ı oynayan adamın kim olduğunu film boyunca düşündüm, çok tanıdık geldi.. Şimdi gördüm ki nefret ettiğim Coen kardeşlerin eh filmi A Serious Man'de muhteşem oynayan Michael Stuhlbarg imiş..
Hugo elbette ki izlemeleri için insanların kafasını sikeceğim bir film değil ancak bu büyü de tadılmalı be.. Ayrıca iyi ki vizyon tarihinden epey sonra gitmişim.. Şu günde bile yetişkin biri popcorn yiyerek seyrettiyse, çıktığı günleri düşünemiyorum.. Çocuk filmi diye abanmıştır çekirdek aileler.. Gerçi yetişkinlerimiz de ayrı hayvan ya neyse.. 3d'siz izlemek de bambi'de dürümü kaşarsız yemek gibi bir şey olur..
Uzun zamandır nefret ettiğim şeyin gene karşıma çıkmasıysa sinirimi bozdu gene.. Amına kodumun dünyasında milyon tane ülke ve dil var.. Ama duyduğumuz her bok ingilizce.. Yeter lan.. Gerçi bunlar yine de aksan falan kasmamışlar.. The Reader neydi lan öyle.. Eyfel Kulesi götünüze girsin..
8
19 Aralık 2011 Pazartesi
Monte Cristo Kontu
Ben hiçbir zaman güçlü biri olamadım, ama kimsenin de adamı olmadım! diye girmeyeceğim elbette lafa; az önce behzat ç izledim de zihnim bir anda oraya kaydı :) Ama çekin amına koyayım! Öeeh..
Ben hiçbir zaman güçlü biri olamadım.. Birisi bana insan gibi davranmadıysa, kalbimi kırdıysa, paramparça ettiyse, istisnai bir iki durum haricinde asla hakettiği tepkiyi gösteremedim o kişiye.. Her zaman her şeyi içime attım ve bu çoğalan yaralar çoğalmakla kalmayıp birleşerek hayatımı daha çok sikti.. Ben sadece izledim.. Küçüklüğümden beri gerek beni direkt olarak ilgilendiren, gerekse de toplumu tümüyle ilgilendiren olaylar karşısında hep çocukça intikam hayalleri kurdum.. Adalet kavramına müthiş bir inancım ve bağlılığım vardı çünkü.. Cüsse ve zihin büyüdü, hayaller ise çocukça kaldı.. Geceleri her yattığımda, kendi zevk ve egoları uğruna insanlarla çatır çatır oynayanlardan, kendi bokluğuna bakmadan herkesi utanmadan aşağılayanlardan, yalanlarıyla her daim öne geçip hak yiyenlerden, çıkarcılardan, aşırı bencillerden, kadınlardan hep intikam aldım.. Adaleti bu şekilde sağladım.. Bu kısıtlı adaletin tek faydasıysa hiç değilse kesintisiz olarak uyuyabilmeyi becermem oldu..
En boktan anlarda bile, şu hayattan siktir olup gitmeyi istediğin ve ciddi ciddi düşündüğün anlarda bile iki şey seni ayakta tutuyor kendini çok güçsüz hissetmene karşın.. Her şeye rağmen umut, her şeye rağmen intikam.. Bu ikisi öyle zehirli ve güçlü ki.. Bir yandan seni yok ediyor, bir yandan ayakta tutuyor.. Hayatımın intikamı hakeden minimal unsurlarının hiçbirinden intikam alamadım.. Deneyemedim bile.. Ama hala çok istiyorum ve hep hayalini kuruyorum.. Yaptıklarının bedelini ödemeyen insanlar hiçbir zaman yaptıkları orospulukların, orospu çocukluklarının farkına varmayacaklar çünkü.. Bu amına kodumun adaletsiz ülkesinde ve tüm dünyada gerçek adaleti kısasa kısasın sağlayacağını düşündüm.. Diğer bütün yaptırım ve cezalardan tiksinti duydum.. Toplumsal infiali önlemek ve ses kısmak maksatlı cezalardan hep nefret ettim.. Hukukçu değilim, ama sikimde de değil.. Hep kısasa kısas istedim.. Ve hayallerim hiç bitmedi.. Ben intikama aşığım..
Kendi eksikliğimden ve hayallerimin uzaklığından ötürü intikam savaşçılarına hep gıpta ettim.. Eğer gerçekten haklılarsa, en büyük savunucuları ve destekçileri oldum.. O keskin intikam ateşiyle yanıp tutuşurlarken; gözlerine ateş düşmeden önceki o hüzün anında gözlerindeki yaş oldum.. Dizilerde filmlerde kitaplarda arkadaş anılarında veya başka bir yerde hangi intikam hikayesiyle karşılaştıysam, ben de aldım o intikamları.. Evet belki hiçbir şey yapamadım, ama göğsümü ağrıtan o hırsın, o mutlu -ya da haklı- sonlarla birlikte azaldığını hissettim.. Zehrim akıyordu..
Ama birikmesi hiç bitmiyordu.. En sonunda Monte Cristo Kontu hayatıma girdi ve en büyük boşluklarımdan birini doldurdu.. İyi olmaya ve iyi kalmaya çalışanın günün birinde muhakkak iyi olanı elde edeceğine çok uzun yıllar boyunca inanmış ve nihayetinde bu hayal balonu patlayınca sudan çıkmış balık gibi ortada kalmış birisi için 19 yaşındaki tertemiz Edmond Dantès müthiş bir dayanaktı.. İntikam hikayeleri bütün insanlığı etkilese de söz konusu kahramanda -o ilk en saf ve naif halinde- kendini bulanlar çok daha fazla bağlılık duymuşlardır o hikayelere.. Tek suçu insanlık olan Edmond Dantès'nin de, uğradığı ihanet sonucu düştüğü çıkmaz, bu hayali karakteri basit ve tenha hayatınıza +1 dost olarak yansıtıyor.. Ve gözünüzü karartıp dalıyorsunuz o dünyaya..
Alexandre Dumas'nın yarattığı bu muhteşem eseri, intikam kavramının iyice laçkalaştığı ve olur olmaz yerlerde adeta piç edilerek her fırsatta kullanıldığını düşündüğünüzde bir evlat gibi sahiplenmemeniz imkansız.. Üzüntünün, aşkın, adaletin, nefretin, gururun, bencilliğin, saygının, sevginin, hırsın, insana dair ne kadar bıçak sırtı duygu varsa hepsinin hem en tepe hem de en dip noktasıyla bu denli derinden hissettirilerek yansıtılması inanılmaz bir dehanın becerebildiği bir iş.. Bir an hırsımdan güneş kadar büyüyerek dünyayı elime alıp bütün gücümle evrenin boşluğuna fırlatmak isterken hemen sonrasında da gözlerimi doldurmuş bir yaş yanağıma süzülebildi bu kitap yüzünden.. Sonunu adım gibi bilsem de hayatım boyu aklımdan silinmeyecek bir heyecan ve merak duygusuyla çıldırttı beni.. Edmond Dantès'yi çok sevdim ben..
Böyle bir karakter keşke gerçek olsaydı, o intikamın ateşinin kavurduğu gerçekten yaşamış kişiler var olsaydı dünya üzerinde birkaç kişiyle sınırlı kalmış olsa da, diye hep hayaller kurdum yine.. Sonradan öğrendim ki Alexandre Dumas bu başyapıtı Pierre Picaud diye bir adamın hikayesinden esinlenerek yazmış.. Özet olarak Pierre Picaud 3 arkadaşı tarafından evliliği öncesinde feci bir ihanete uğrayıp hapse düşüyor ve sonra olaylaa olaylaa gelişiyor ve akabinde bu amcıklardan Monte Cristo Kontu'ndan farklı olarak oldukça kanlı bir şekilde intikamını alıyor.. Adamsın diyoruz kendisine..
Buraya kadar gelenlerin spoiler olayına takmamasını mümkünse rica edeceğim.. Zira Monte Cristo Kontu'nun içeriği bugüne dek muhakkak bir sürü yerde karşınıza çıkmıştır veya bir şekilde duymuşsunuzdur.. Ki bu romanda önemli olan nihai sonuç değil, intikamın şekli ve süreçtir.. Bu yüzden rahat olunuz..
Kitap var, kitap var.. Monte Cristo Kontu'nu çocukken falan okumadığıma şükrediyorum.. Kitabı bitirdikten sonra etrafta bir sürü araştırma yaptım ve gerçekten çok iğrenç şeyler öğrendim.. Benim okuduğum basım İthaki Yayınları'nın Aysel Altınel imzasıyla yayınlamış olduğu muhteşem çeviri.. Kitap bir kere 1050 sayfa, ve bu sayfalar normal bir kitap ölçüsünden daha büyük, ayrıca font da fazlasıyla ufak.. Yani standart ölçüde bir kitaba oranlarsak 1500 sayfadan fazla tutan bir eserden bahsettiğimizi rahatlıkla söyleyebilirim.. Ama gelin görün ki bu muhteşem eser toplum tarafından tamamıyla bir çocuk kitabı olarak bilinmekte ve sunulmakta.. 100 150 sayfalık bir Monte Cristo Kontu'nu düşünün.. Ve araştırmamda gördüm ki hayati unsurlar taşıyan kısımların kesilmesi -ki kitapların 1/15'lik bir orandan oluşturulduğundan bahsediyorum, kesilmeye bak hele!- bir yana dursun, birçok yayınevi kitabın sonunu dahi beğenmemiş ve değiştirmiş! Bu iğrençliklerin yanında yine birkaç yayınevinin biraz daha kapsamlı -400 500 sayfa- basımlar yaptığını biliyorum ama yine de ısrarla uzak durun diyorum.. Evet, tuğla gibi, okuması çok zor ve yorucu; ancak muhakkak İthaki çevirisinden başkasına elinizi dahi sürmeyin.. 49 tl'lik etiket fiyatı korkutucu gözükebilir ancak internette 35 tl civarına bulmak mümkün.. Veya kitap fuarı falan kovalayın, geçenki tüyap'ta bizzat yayınevi 25 tl'ye satıyordu mesela.. Hee tuzunuz kuruysa verin gitsin 49 lirayı.. Her bir kuruşuna değecek bir kitaptır çünkü..
Bugüne dek birçok kez sinemaya ve televizyona aktarılmış Monte Cristo Kontu.. Ama ben izlemekten çok korkuyorum.. Şunca zamandır kitap ve sinema uyarlamalarını aynı postta yazdım ama bu sefer ı ıh.. 1000küsür sayfalık bir kitabın 2 saatte hakkı verilerek aktarılabileceğine zerre ihtimal vermiyorum, okuduğum film yorumları da beni destekliyor.. Ayrıca zihnimde kurduğum muhteşem kont figürünü bir karakterin yıkıp onun yerine geçmesini istemiyorum.. Sadece nette gezinirken şu aşağıda göreceğiniz kont figürü ilgimi çekti ve çok beğendim.. Kontun kararlılığını, korkutuculuğunu, etkileyiciliğini, karizmasını, hüznünü ve intikam hırsını çok iyi resmetmişler.. Filmleri izlemeyi pek düşünmüyorum ama yine de bir açık kapı bırakayım ya.. Ayrıca Fransa'da tv'ye bir mini dizi olarak aktarmışlar ve Dantès'yi Gerard Depardieu oynuyormuş, yapım da çok sağlammış, belki izlerim..
Yazdığım bunca şeyden sonra tavsiye içerikli cümleler kurmayayım bir zahmet değil mi.. Kontun ruh halini çok iyi yansıtan şu müthiş pasaja göz atarak kitap konusunda bir fikir edinebilirsiniz..
http://bosverabidalganabak.blogspot.com/2011/09/insan.html
Monte Cristo Kontu ve Ezel İlişkisi
Ezel hakkındaki fikirlerimizi zaten burada birçok kez dile getirdik.. Bu yüzden tekrara girmeyeyim, göz atmak isteyene linki vereyim.. Biliyorsunuz ki senaristler Kerem Deren ve Pınar Bulut bu diziyi oluştururken Monte Cristo Kontu'ndan esinlendiler.. Ama bizim amına koyduğum önyargılı halkımız olayı direkt karşılaştırmaya indirgediler ve Ezel'i aşağıladılar.. Uyarlama ve esinlenme arasındaki farkı idrak edemeyen piçlerin ta belasını sikeyim.. Neyse.. İki eser arasında haliyle bir sürü benzerlik olduğu gibi, asla yadsınamaz düzeyde farklılıklar da var.. Değinelim..
Eyşan.. Şimdi ülke sınırlarında bu diziyi bizim ağlak insanımıza benimsetmek istiyorsanız hikayenin her daim içinde kalacak ve esasoğlan'ın deli gibi aşık olduğu bir karakter bulundurmak zorundasınız.. Bu açıdan Eyşan da en az Ezel kadar ön plandaydı Mercedes'in romandaki yerinin aksine.. Ancak büyük bir fark vardı.. Mercedes kimi yanlışlar yaptıysa da Edmond'a asla ihanet etmemişti.. Eyşan ise Ezel'in hayatını sikti kendince geçerli bir nedeni olsa dahi.. Eh dizilerde "pembe" sosun eksik olmaması şart ise bu topraklarda, aşkın içine intikam da girdi mi, hayli yoğun bir malzeme elde etmiş oluyorsunuz, bu yüzden yerinde bir değişiklik olduğunu söyleyebiliriz..
Dramın katkısını arttırma güdüsünden bahsettik.. Sırada Ali var.. Edmond Dantès'nin romanda çok yakın bir dostu yok bir kere.. Ezel'in ise Ali abisi var.. Ali'yle aralarındaki ilişki hem dostluk hem de abi kardeş ilişkisi gibi.. Sarsılmaz bir güven ve adanmışlık.. Bu yüzdendir ki Ezel'in sırrını döktüğü sahnelerde en çok Ali'ye karşı olanında etkilendik, ki müthişti.. Fernand ve Danglars'dan farklı olarak bu Ali karakteri de dizi için çok yerinde bir hamleydi..
Fernand Cengiz'e tekabül ediyor.. Cengiz'le Ezel kankaydı.. Fernand ise Mercedes'in kuzeni, ve Edmond'ın haliyle yakın olmadığı birisi.. Ama komploya katılım açısından yakın bir profildeler.. Cengiz, Yiğit Özşener'in de muhteşem oyunculuğunun da etkisiyle çok daha zeki Fernand'a göre..
Danglars'ın karşılığı da pek yok.. Olayı kuran kişi olarak düşünürsek Serdar'la ilişkilendirebiliriz.. Dayı ise hapisteki Rahip Faria.. Burada spoiler vermemek gerekir.. Dönemin koşulları ve şartları düşünüldüğünde bu ana değişiklikler yapılmak zorundaydı ve senaristler de bu işi hayli güzel kotarmıştı..
Dizi ilk sezonda bugün milletin yana yakıla izlediği yabancı dizilerin hiçbirisinden eksik değildi, fazlası da vardı.. Ancak bizim lanet olası entelijansiya Kenan İmirzalıoğlu'na zaten gıcık, üstelik dizide durmadan özlü söz falan duyuyorlar, e bir de takım elbise falan, kabul etmediler tabii Ezel'i götü kalkık mallar.. Ama Ezel intikam denen olguyu olabilecek en üst seviyede yansıttı.. 33 bölüm boyunca tarih yazdı adeta.. Ve hala o ilk sezon kalite açısından efsane düzeydedir, izleyenler kesinlikle pişman olmaz..
2. sezon ise ilkinden bağımsız olarak düşündüğümüzde çok kaliteli bir dizi sezonu olsa da Ezel çıtayı öyle bir yere yükseltmişti ki beklentileri karşılayamadı maalesef.. Bir dizi merak unsuruyla tutunur piyasada.. Kitapta Kontun sırrı nasıl sonlara doğru açığa çıktıysa, Ezel'in sırrı da 2. sezon sonlarında açığa çıkmalıydı ancak senaristler ne yazık ki ilk sezon sonunda bitirdiler ellerindeki malzemeyi.. Ve 2. sezon kimseyi tam anlamıyla doyuramadı.. Kenan İmirzalıoğlu'nun yakın zamandaki röportajında kurduğu şu cümleden de -"‘Ezel’ Türk dizi sektöründe özel bir işti. Her açıdan. Özellikle ilk sene."- ekibin de olayın gayet farkında olduğunu anlıyoruz.. İçimde hala çok büyük yaradır bu.. Keşke sırlar sır olarak kalsaydı da bu kadar erken harcanmasaydı.. Ali'nin sırra vakıf oluşu ilk sezon finalini oluştursaydı mesela.. Sonra 2. sezonda da yavaş yavaş düşmanlarına, en son da sırasıyla Cengiz'e Eyşan'a Serdar'a falan.. Öf neyse..
Geberip gitmeden önce okuyun bu kitabı..
17 Aralık 2011 Cumartesi
Uzun Hikaye
Uzun Hikaye sayfa sayısıyla hayli kısa, ancak içeriğinin kapsadığı zaman dilimi açısından da epey uzun bir yol hikayesi.. Hayattan istedikleri şeyi sorunsuzca çekip alamayan ve talihin hep kör kısmına denk gelmiş bir baba oğulun oradan oraya çaresizce savrulması..
Bir şeyi istersin, ama olmaz, mümkünatı yoktur ya hani, uzun Hikaye buradan yola çıkıyor işte.. Meselelerin neresinden tutsan elinde kalacağı anlarda bir şekilde hamleni yaparsın umutsuzca ama, huzur sana ömür boyu haram olmuştur artık.. Tek sebebi mutlu olmak istemendir oysa.. Hayat adaletsiz.. Baba oğulsa dalından kopmuş yaprak misali çaresizce oradan oraya sürüklenmekte.. Hayat gösteriyor gösteriyor ama hiç vermiyor.. Aksine bir şeyleri koparıp alıyor hep..
Mustafa Kutlu hayranlık uyandırıcı naif ve sade anlatımıyla öyle çok sevdiriyor ki bu baba oğulu.. Onları yolda görsem o ellerinden düşmeyen bavulları iki dakika da ben taşıyayım isterim.. Mutlu olurum bundan..
Anadolu'nun ücra kasabalarında geçen ve Anadolu insanını, yaşamını, kasabadan dışarı çıkmamış saf kalplerin el değmemiş sıcacık dertleri ve hayallerini ustalıkla anlatan çok ama çok özel bir hikaye bu eser.. Benim kalbimde çok sağlam bir yer edindi.. Okuma serüvenini bitirince kapağı avucunun içiyle okşatan cinsten bir kitap diyeyim, siz anlayın..
Haberdar olup okuma sebebim ise efsane dizi Deli Yürek'in ve Kurtlar Vadisi'nin efsane 1-55 bölümlerinin yaratıcısı Osman Sınav'ın bu filmi Yiğit Güralp'in senaryosuyla sinemaya aktaracağını ve baba karakterini de canımız paşamız naifimiz güzel insanımız, entel götler tarafından hakkı bir türlü verilmeyen Kenan İmirzalıoğlu'na vereceğini duymamdı.. Kitabı okuduktan sonra da herhangi bir korku oluşmadı içimde.. Gişe kaygısı için bu kitabın sade tarzı baltalanmazsa çok sıcak ve hüzünlü, abartısız bir film bizleri bekliyor diyebilirim rahatlıkla.. Baba karakterinde de Kenan İmirzalıoğlu kesinlikle yardıracaktır zira zihnimde fazlasıyla örtüştüler.. Ekşi'de de şunu demişler.. Kesinlikle katılıyorum..
Çok değerlisin benim için Uzun Hikaye.. Saygılar Mustafa Kutlu..
16 Aralık 2011 Cuma
Ay Büyürken Uyuyamam

Hafızamı tam toparlayıp da düşünebilmiş değilim ama inanın hiç kuşkum yok ki bu lanet film hayatımda izlediğim en kötü türk filmi.. Net.. Yani cidden sinirden öfkeden çok, şok içerisindeyim.. Bir insan, bir yapım ekibi nasıl böyle bir film yazabilir, çekebilir, ve vizyona koyabilir.. Tek nedeni para kazanmak sanırım..
Geçmişte büyük ses getiren filmlere imza atmış ve duayen olarak anılan birçok kişi bence ağır denyo.. Günümüzde Yeşilçam'ın ağır toplarına kimse gık diyemiyor ama artık birilerinin bunlara dur demesi lazım.. Bir sürü oyuncu ve yönetmen gram yetenek taşımamalarına karşın daima pohpohlanıyor ve tekrar tekrar önümüze sunuluyor.. Bıktım.. Şerif Gören'e ne desem bilemiyorum.. Büyük usta! bence kendinden utanmalı.. Para kazanma kaygısını bir noktaya kadar bir noktaya kadar anlayabilirim; ancak bu kadar da rezalet bir şey çıkmamalı ortaya.. Piyasada çok popüler olan 3 tane güzel ve seksi hatunu koy filme (Ayça Bingöl, Hazal Kaya, Selin Şekerci); götlerini başlarını açtır ve izleyici çekmeye çalış.. İğrenç.. Tiksindim..
Filmin anlamsızlığını, amaçsızlığını, iğrençliğini, basitliğini, gereksizliğini tarif edecek cümle bulamıyorum.. İçi bomboş karakterler, karikatürize etmenin bokunun çıkarılması, tamamen et pazarlama amacı, film süresi dolsun diye eklenmiş saçmasapan sahneler, neler neler.. Oyuncular ve ekip galada filmi izledikten sonra neler düşündü çok merak ediyorum.. Ben olsam utancımdan direkt evime kaçar, haftalarca kimseyle konuşmaz ve filmin tamamen unutulmasını beklerdim..
Ayça Bingöl adına çok üzüldüm bu utanç verici rolü filmografisine eklediği için.. Fırat Çelik Fatmagül'ün Suçu Ne? dizisinde tamamen tipiyle var.. Oyunculuk rezalet.. Bu kadar kütük bir adam görmedim.. Tek özelliği yakışıklı olması.. Bu filmde de aynı ölçüde rezil.. Ama onun suçu değil ki bu.. Ona oyunculuk yaptıranın amına koyayım ben.. Fırat Tanış, Hakan Boyav, Necip Memili, Yavuz Sepetçi, Ali Düşenkalkar, Yüksel Arıcı gibi usta oyuncuların şu filmde oynamalarının tek nedeni sanırım paraya ihtiyacı olmaları.. Buna da ne diyebilirim ki.. Kimse Beren Saat, Nurgül Yeşilçay, Kıvanç Tatlıtuğ vs kadar psikopatça paralar kazanmıyor nihayetinde.. Tiyatrocu adamlara verseler o kadar para, onlar da bu aptal yapımlarda oynamak zorunda kalmazlar.. Çok üzücü..
Sonuç olarak bu filmi yaratan kimse allah belasını versin.. Fikir kimden çıktıysa, kim uygulamaya koyduysa, kim utanmadan vizyona koyduysa.... Ya bir siktirin gidin..
Soldaki "düşmanımsan hemen izle" adlı kısma bir film daha eklendi hayırlısıyla.. Kutlu olsun..
0
14 Aralık 2011 Çarşamba
Maelström

Efsane film Incendies'in yönetmeni Denis Villeneuve'ün 2000 çıkışlı filmi Maelström.. Incendies'le tavana ulaşan beklentimden sonra merakla izlemeye başladığım ama daha ilk dakikalarında tiksindiğim ve devamında da aynı hisleri sürdüren vakit kaybı bir film oldu benim açımdan.. Bir balığın ağzından dinlediğimiz hikayede sürreal unsurlar mevcut.. Bu elbette ki başlı başına olumsuz bir özellik değil fakat hikayeyle birleştirdiğimizde çok kopuk kaldığından ve film bize ne anlatmak istedi konusu kafamda hala cevapsız olduğundan epey eğreti duruyor.. Drama kalkışılmış, becerilememiş, atmosferi karartmaya ve inceden germeye çalışmışlar, gene olmamış.. Nereden tutsan elinde kalıyor.. Villeneuve içinse ne diyeyim ki.. Incendies sonrası böyle bir film çekmiş olsaydı ağır küfrederdim ama bu filmin 10 yıl sonrasında geldiği için Incendies; Maelström'ü de kariyerinin gelişimi için bir basamak olarak nitelendirelim.. Sik gibi film..
1
12 Aralık 2011 Pazartesi
Moneyball

Spor filmlerinden ince ince gına gelmeye başlamış olsa da en azından boks filmi değil Moneyball! Beyzbolla, hatta sporla dahi alakası olmayan pek çok kişi New York Yankees takımını kıyısından köşesinden duymuştur.. E ben de haliyle.. Popülarite, güç ve her daim tepeye oynamak gibi açılardan amına koyduğumun Los Angeles Lakers'ıyla muadil sayılabilir sanırım.. Bir de bizim Brad Pitt'in canlandırdığı genel menajer Billy Beane'in takımı Oakland Athletics var.. Bu takım da ibne yankilerin hayli küçük ölçeklisi imiş..
Salary cap mantığını azıcık dahi olsa bilenler bu filmi rahatlıkla çözümleyeceklerdir.. Ancak bundan bihaber olan kişiler Oakland Athletics'in içinde bulunduğu çıkmazı ve başarı öykülerinin ne denli epik ve mucizevi olduğunu pek de anlayamayacaklardır.. İşte önceki yıl finalde yankilere kaybeden Oakland'ın en başarılı 3 oyuncusunu kapıyor bu yankiler ve Oakland bir anda piç gibi ortada kalıyor.. Bu buhrandan kurtulmak bir hayli zorken, bizim eski beyzbolcu menajer Billy Bean alışılmışın dışına çıkan yöntemlere girişiyor ve bunun yanında kendisine asistan olarak atadığı geekvari eleman Peter'la birlikte zekice bir kalkınma planı hazırlıyor.. Sonrasını anladınız zaten..
Herhangi bir sürprize sahip olmayan film sırtını haliyle olayların işlenişine ve oyunculuklara dayamış.. Ancak birçok spor odaklı filmde gördüğümüz aşırı dramatize tarzı benimsememiş olmaları filmi çok daha hoş ve sade kılmış.. We Are Marshall'ı da hatırlattı bana konu ve başarı açısından.. Brad Pitt bazı filmlerinde tutuk gözükür bana.. Ancak burada karakterle öylesine bütünleşmiş ki filmin en olumlu yanı oluvermiş..Philip Seymour Hoffman'ın yönetmenle tanış olduğu için koç rolüne alındığını rahatlıkla söyleyebiliriz; fark da yaratmamış pek.. Başından sonuna tahmin edilebilir, fakat ince ince zevk veren sıcak ve hoş bir film çıkmış ortaya.. Uzun süresi dezavantajı.. Bu sınıftaki filmleri 100 dakikadan yüksek tutmayacaksın..
Oscar geyikleri dönüyor.. Aslında oscarlar hiç siklenmemesi gereken bir skandallar ve danışıklı dövüşler bütünü olsa da akıl bir şekilde kayıyor napalım.. Moneyball'un film olarak gram şansı olmamalı.. Gerçi geçen seneki angutluk devam ederse -en iyi filmde 10 aday- görebiliriz bence bu listede yine de.. Brad Pitt süper oynamış, ancak The Tree of Life ile mi yoksa Moneyball'la mı adaylık alır bilemem..
Ailecek izleyebilirsiniz, seks yok..
7
Bugün canım yazmak istedi..
Somurtkan insanlar bu toplumda daima hor görülüyor, anormal olarak addediliyor.. Sikerim böyle olayı ben.. Neden hep gülmek ve pozitif olmak zorundayım ki? Ben de böyle rahat ediyorum belki.. Birkaç sene önce eve kafam önde yürürken bir komşu görmüş ve sonra anneme "x niye o kadar kızgındı" diye sormuş.. Gayet normal, dümdüz bir ifadeyle önüme bakıyorum, kafamdan kimbilir neler geçiyor, ama şu tespite bak.. Benim de ifadem öyle işte lan, olayın özeti bu.. Ha bunun dışında evet az gülen bir insanım, ama.. Off..
Bu siktiğimin hayatında niye güleyim ki? Hayallerim gerçek oluyor mu, hayır.. Her geçen gün her şey daha da kötü oluyor mu, evet.. Hayatım o lanet olası fakültede sikiliyor mu, sikiliyor.. Şahsıma karşı en büyük hassasiyeti beklediğim kişiler en büyük adiliği yaptı mı, yaptı.. Askere gidecek miyim, gideceğim.. Sonrasında her amına koyduğumun günü 7'de kalkıp işe gidip akşam 7'de eve dönecek miyim, evet.. Cebime aylık 4-5 milyar faiz geliri girecek süper kebap bir hayatım olacak mı, hayır.. 6 milyar insanın içinde olan şeyi dürüstçe ortaya koydum diye her daim ayıplanacak mıyım, evet.. Bencilliği hayat ilkesi edinmemiş biri gelip "hey, sen.." diyecek mi, demeyecek.. Bu boktan hayat böyle sürüp gidecek mi, evet.. Daha kötüsü mümkün mü, evet.. Ee? Bence gülünecek bir şey yok..
Bu dünyanın en büyük sorunu adaletsizlik.. Seni yaratan kimse, neyse, hangi düzense, işin tamamen şansa kalmış.. İnanılmaz çirkin biriysen hayatın kapıları mutlaka sana kapalıdır mesela.. Bir bakın etrafınıza, kendinize, insanlara.. Göreceksiniz her şeyi rahatlıkla.. Makas o kadar açık ki.. Sen istediğin kadar uğraş, güzel bir insana sunulan fırsatlar ve kolaylıklar ağzınla kuş tutsan sana sunulmayacaktır.. Para, mevki, sevgi, seks, zevk, boş vakit, dünya nimeti ne varsa say, hiçbirini sunmazlar ki sana.. Kapıcı çocuğu olarak doğanın günahı ne? Genç yaşta ölenin günahı ne lan? Geçen otobüsteyim, durakta bekleyen bir aile gördüm.. Orta yaş bir anne ve baba, bir de otistik çocuk.. Garip garip hareketler yapıyor.. Ayarım bozuldu lan o an.. Birileri güzellikleriyle, paralarıyla, fırsatlarıyla, şanslarıyla, sağlık sıhhatleriyle sorunsuzca hayatın bütün nimetlerini tadarken bazılarının da hayata piç edilmemiş, en saf anlamıyla "kaybeden" olarak geldiği dünyanın ta belasını sikeyim..
Bir kısım insan var.. Öyle naif, öyle düşünceli, öyle ince olduklarını düşünüyorlar ki.. Tam tersi halbuki.. İncelik küfür etmemekle, naif ve kırılganım demekle falan olmaz.. Ayılık etmemekle olur.. Karşındakini insan yerine koymakla, sorulana cevap vermekle, bencilliğinin kurbanı olup her istediği haltı yememekle olur..
Hayatlarının her alanında ve anında adalet, dürüstlük, erdem, hak, şan, şeref, demokrasi vs nutukları çeken bir kısım fenerbahçeli'lerin, takımlarının 12 13 senedir yedikleri boklar karşısında sus pus kalıp bu sömürü düzenini devam ettirmeye çalışmaları ve bir köpek gibi güce tapmaları sonrasında bu şike sürecinde de erdemli davranmalarını bekleyemezdik zaten.. Tiksiniyorum.. Yakınımdakiler dahil bu denli gözleri kör olan ve hak çalmayı, yalan söylemeyi, güçsüzün kafasına vurup ekmeğini çalmayı içlerine sindiren ve de sonra ortalığa bütün bu olanları komplo teorisi olarak yutturmaya çalışan, hatta 1984 benzetmesini götünden anlayarak yapan yüzsüz bir kesim.. İğrenç..
Şu var.. "Başkanımızı savunmayalım mı?" diyenler.. Güce tapmak bu işte.. Lan fener'in ya da cimbom'um başkanından bana ne lan? Benden daha mı çok seviyorlar başkanı oldukları takımları? Bunu asla anlayamayacağım.. Bir insan ya da insanlar götlük yaptıklarında ve başında bulundukları camianın şerefini iki paralık ettiklerinde topluluğun onları yukarıdan indirme hakları vardır, indirmelilerdir de.. Çünkü onlar sadece temsilci.. Ama popülaritesine ve servetine onlarca yüzlerce kat ekleyen bu aziz denen sülük adeta padişah oldu.. Onu ve ahlaksız anlayışını kulüpten soyutlayıp ötekileştireceklerine, yine aynı korkutucu ve tiksinç düzeydeki egolarıyla "herkes bize karşı" anlayışının arkasına sığınıyorlar.. Adnan Polat'a tapıyordu bizim taraftar 2006'da.. Sonra ne oldu? Günden güne kendisini tüketti, kulübün şerefini iki paralık etti, koltuğu için yapmadığı küçüklük kalmadı, ve fişini taraftarın kendisi çekti.. Reaksiyon farkı budur.. Keza Cemal Nalga olayında camia olayın açığa çıktığı gün anında soruşturmasını ve özeleştirisini yaptı ve cezalarını verdi.. Ve Federasyon ne ceza kestiyse de razı oldu.. Takım küme düşmekten son maçta kurtuldu muhteşem bir özveri sonucunda ama aslolan o aklanmanın gerçekleşmesiydi.. İşte bir taraf bu reaksiyonu veriyor ve tek amaç olarak aklanmayı seçiyor, kimiyse şerefsizliği içlerine sindirmeyi.. Yazık..
Bugüne dek kitap alışverişinde hep hepsiburada ve kitapyurdu'nu kullanmıştım, son alışverişi idefix'ten yaptım ve inanılmaz memnun kaldım.. Bunca zaman niye tercih etmemişim aklım ermiyor..
Marmara Forum d&r muhteşem bir mağaza olmuş.. Devasa büyüklüğü ve içerik zenginliği dışında çok sakin olması, gezmek ve uzunca vakit geçirmek için sağlam nedenler.. İnsan memleketin bu kadar alışveriş delisi olup avm'nin diğer bölümlerinde hınca hınç olmasına ve bu gibi mağazaları boş bırakmasına bencilce seviniyor bu durumda! Bir yandan dolup taşırsalar isteği, bir yandan da rahatça sakince gezme zevki..
Kürk mantolu madonna toplumumuzun maymun iştahlığına en büyük kanıtlardan.. Bu kitabı beğendiğini söyleyen direkt "ergen" oluyor.. Toplumun en sevmediğim özelliği bu.. Popüler olanı çok abartmak kollamak sevmek yaymak, fakat çok daha popüler olunca da kendilerini o güruhtan ayırmaya çalışıp o ürünü aşağılamak ve sürüden ilk ayrılan olarak egolarını tatmin etmek.. Orospu çocukları.. Bu kitap hakkında iki kelam edebilmek o kadar zor geliyor ki.. Ne yazarsam yazayım kitabın bende bıraktığı izi yansıtamayacakmışım ve bu kitabın muhteşemliğinin karşısında küçücük kalacakmışım gibi hissediyorum.. Korkuyorum.. Du bakali nolcek..
Önceden de demiştim sanırım; bu yazı, Lost'ta adanın amına koyulmaması için 108 dakikada bir girilen 4 8 15 16 23 42 numaralarıyla aynı işlevde bir yazı.. Fazlasıyla kişisel ve anlamsız, ama içten atılmazsa rahatsız edecek türden.. Oh..
6 Aralık 2011 Salı
The Tree of Life

Hakkında duyduğum yorumlardan sonra ciddi şekilde blogun sol tarafındaki "düşmanımsan hemen izle" bölümüne katılacak yeni bir film olduğunu düşünmeye başladığım The Tree of Life, aslolanın daima yönetmenin niyeti olduğunu bir kez daha kanıtladı bana.. Bir film izlersiniz ve üslubundan nefret edebilirsiniz, normaldir.. Ancak yönetmenin, filmi tamamıyla bencillik sınırında bir mastürbatif anlayışla çekmediğine kanaat getirdiyseniz, size arta kalan duygu sadece o filmi beğenmemiş olmaktır, gayet olağandır.. Bahsettiğim listedeki filmler benim açımdan art niyet taşımaktayken The Tree of Life sürreal tarzıyla yine pek beğenimi kazanmasa da kesinlikle o kategoriye sokulamaz nitelikte bir filmdir..
Bağımsız filmlerin naif olanları ve "ben zekiyim, herkes bu filmi anlayamaz" amacı gütmeyenleri her daim büyük takdirimi kazanmıştır.. Sade anlatımın hakkı verilerek çekilenleri, sinema denen dünyanın olmazsa olmazıdır nazarımda.. The Tree of Life'ın sadece geçmiş ve gelecek arasında mekik dokuyan ve O'Brien'lerin evinin dışına çıkmayan yapısı filmin kendisi için bence hayli yeterliyken, yönetmenin varoluşu kendince bir tarzda anlatmak istemesi -dinazorlar, evren, dünya vs eksenindeki görsel şölenden bahsediyorum- bu filmin ruhuna aykırı düşmüş gibiydi.. Ya da ben sadece büyük oğulun babasıyla olan gerilimi ve kardeşleriyle olan bağını görmek istedim bu filmde.. Söz konusu sahneler Enter the Void'da Gaspar Noe'nin estetikte çığır açan anlatımını andırdı bana.. Belirtmeliyim ki ikisi de muhakkak görülmesi gereken üsluplar.. Ne diyorduk.. Bu film 90 dakikalık, kısa ve ayakları yere basan, çok sade bir aile dramı olsaydı çok mutlu olurdum ben, bunu net hissettim.. Çünkü baba ve özelikle büyük oğul arasındaki ilişki inanılmaz zengin ve sıkıntılıydı, ki bu da bir film için inanılmaz bir potansiyeldir; Brad Pitt ve çocuk oyuncunun muhteşem oyununu da düşününce..
Buna karşın The Tree of Life, dolayısıyla Terrence Malick, epey farklı ve zor bir yolu seçmiş.. Zorluk izleyicinin beğenisini kazanmakla alakalı.. Ancak bu zorluk Cannes ve türdeş festivallerin çoğunda ona büyük ödülleri getirecek nitelikte.. Bir filmi ne kadar halktan uzaklaştırır ve entelijansiyanın sınırlarına hapsederseniz, o sapık kitle sizi bir o kadar yüceltecektir.. Altın Palmiye'nin önceki seneki kazananının da Loong Boonmee raleuk chat olduğunu düşünürsek, sikerim öyle ödülü diyorum ben..
Tekrar belirtmemin gereği var mı bilmiyorum.. Bu filmi onlarla bir tutmuyorum kesinlikle, bu imkansız zaten.. Evde pc başında izlemek insanlar için çok zor olmuş, aynı yolu seçsem eminim çok zorlanırdım ben de.. Ancak vizyondan kalkmadan sinemada izlemiş olmak seyri ciddi ölçüde kolaylaştırdı sanıyorum..
Sonuç olarak, yukarıda bahsettiğim "keşke"lerimi bir kenara bırakırsam filmin beni tatmin ettiğini söyleyebilirim.. Din kitap vs geyiği aşırı derecede kafa sikmiş olsa da O'Brien ailesine odaklanabilmek güzeldi.. Çok zıt kutuplarda fikirleri beraberinde getirebilir The Tree of Life.. Nefret edeninden tutun hayran olanına.. Hayret ki ortada kaldım bu sefer.. Böyle..
6
1 Aralık 2011 Perşembe
Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi

Afişinden fragmanınaa, konusundan ismine kadar her şeyiyle bangır bangır bir Onur Ünlü filmi olduğunu haykırıyor Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi.. Kara mizah denen olgunun ülkemizde uzun yıllardan beri eksik olduğu bir dönemin üstüne Afili Filintalar'ın ilaç gibi geldiğini söylemek gerekir öncelikle.. Dublorün Dilemması şaheseriyle tanıştığım bu oluşum ve anlayış, yine Onur Ünlü'nün Polis ve Güneşin Oğlu filmleriyle devam etmişti.. Bu söz konusu açlık öyle yüksek ki insanları çok zıt kutuplara ayırıyor.. En belirgin örneği de, Onur Ünlü'nün filmlerinden belli bir kesimin nefret etmesi, diğerlerinin de tapması..
3-4 sene önce Polis filmi çıkışında çok sinirli olduğumu hatırlıyorum.. Onur Ünlü'nün, piyasaya adını kazıma, ben buradayım deme filmi olarak da nitelendirebileceğimiz Polis, kendisinin çok çok kişisel bir eseri olmuş.. Sinema bu, elbette kişisel olacak ve yaratıcısının beyninden dökülenlerden oluşacak diyeceksiniz ama bunun da bir sınırı var, olmalı.. Çünkü o film çekildikten sonra yönetmenin evinde, sadece onun izleyebileceği bir ortamda barınmıyor; yüzbinlerce izleyiciye sunuluyor.. Polis'in "ilk film" oluşu Onur Ünlü'yü, şahsına, fikirlerine ve tarzına dair gereğinden fazla şeyi bir araya sıkıştırma kaygısına düşürmüştü.. Filmin "son"suzluğu olsun, adeta insanları aşağılar ve dalga geçercesine, "ben farklıyım" diye haykırırcasına olan üslubu bunun net kanıtıydı.. Ve ben bu niyetten ve pek de doğal olmayan tarzdan nefret etmiştim..
Bu negatif izlenim elbette ki Onur Ünlü'nün üst düzey zekasını görmezden gelmeme sebep olamaz.. Nasıl ki Murat Menteş'in politik görüşünden, ukalalığından, tarzından nefret ediyor olup da zekasına ve romanlarına hayransam, Onur Ünlü için de aynısı geçerli.. Bu yüzdendir ki büyük zeka kıtlığına sahip toplumumuzda bu tür özel adamlara -her ne kadar sevmebiliyorsak da- sahip çıkmalıyız.. Beni Güneşin Oğlu'nu seyretmeye iten de bu güdü olmuştu haliyle.. Bu arada o film Polis'ten çok daha derli toplu, sade, ne anlatmak istediğinin farkında olan ve buna odaklanıp başarabilen, zeka dolu ve hoş bir filmdi.. Dikkat çekme kaygısı yoktu..
Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi'nde ise Onur Ünlü kendi açımdan hayli çirkin bir mesaj verme ve "çakma" çabasına düşmüş.. Bir siyasi üslubu, yerleşik düşünceyi vs elbette eleştirebilirsin filmlerinde ama artık bu nefret mi diyeyim, yara mı diyeyim, Ünlü'yü öyle bir hırslandırmış ki, filmin içerisinde bu çakışlar inanılmaz eğreti duruyor.. Filmin dinamikleri içinde sırıtmamış olsa gram laf etmeyeceğim.. Ama bu şekilde çok çirkin ve fevri kalmış.. Anayasa hukukçularının ellerine türk bayraklarını tutuştur, bütün Atatürkçü zihniyetle taşşak geç, ahlaksızlığın, bencilliğin, hırsın timsali olarak göster, sonra da ölüm vakti geldiğinde cehennem korkusuyla ellerine din diyanet kitapları aldır, bir daha aşağıla.. Bunların dışında birçok detay daha var.. Bu genellemeler çok yakışıksız.. Her şeyden önce, sinemaya yakışmıyor.. Taraf, sözde liberalizm, ılımlı islam, fason solculuk gibi kavramlara duyduğum tiksintiyi elimden geldiğinde dışarıda tutmaya çalıştım bu eleştirimde, belirteyim..
Bu olumsuzluğun yanında film genel olarak hoşuma gitti.. Eğer bir Onur Ünlü filminden ne bekleyeceğinizi biliyorsanız bu film sizi tatmin edecektir.. Ancak bir yandan da hayli bıçak sırtı.. Kendisinden Leyla ile Mecnun'la haberdar olup da bu filme koşan ve beğenmeyen pek çok kişi olacaktır.. Filmde amaç kılınan absürdizm fazlasıyla mevcut ve dozunda.. Kişilerden, onların görünüşlerine bakıldığında en beklenmeyecek tepkiler öyle anlarda geliyor ki gülmek ve ağlamak arasında sıkışıp kalıyorsunuz adeta.. Komedi ve bir tutam dram çok güzel harmanlanmış.. Selçuk Yöntem fena değildi.. Bunun yanında Bülent Emin Yarar, Tansu Biçer ve Ezgi Mola muhteşem oynamış; sırf bu performanslar bile filmi görülmeye değer kılar..
Yukarıdaki mesaj kaygısından bahsettim ancak Onur Ünlü'nün asıl amacı o çakışlar değil bu filmde.. Ünlü aslında, aile kavramını müthiş şekilde sorguluyor.. Bilirsiniz bizim ülkemizde çok kokuşmuş ve riyakar bir aile yapısı var.. Buram buram ahlaksızlığın dibine vurmuş fakat dışarıya çok başka bir imaj çizen mutlu aileler.. Hem birçok fert birbirinin arkasından iş çevirir, hem de yüzüne güler.. Ramazan reklamlarındaki aileler falan hikaye artık.. Öyle ki bu yozlaşma aile kavramının dışına taşmış ve toplum hayatının her kademesine sirayet etmiş durumdadır.. İşte Onur Ünlü aile kavramındaki bu yozlaşmalara, bencilliklere, yalanlara, bozulmalara, kendilerine bir maske biçip her daim "oynayanlara" çok pis çakıyor.. Özellikle Bülent Emin Yarar'ın muhteşem tiradında bu çok net görülebilir.. Filmin en çarpıcı ve değerli yanı da bu bence..
Genel olarak beni hoşnut eden, bazı noktalarıyla delirten, ne umduğunu bileni doyuracak tanıdık bir Onur Ünlü filmidir Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi..
6
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






