29 Kasım 2011 Salı

Yalnız olmadığını hissetmek çok güzel..



"gidenler bizden hep bir parça götürürler..
o parçanın yerinde de derin izler kalır..
herkesin bir yara izi vardır;
insanlardan gizlemeye çalıştığı,
saklamak için çok uğraştığı bir yara izi..
herkesin bir yara izi vardır;
kimseye dokundurtmayacak kadar güzel olan,
baktıkça nefes alabiliyor olmanın kıymetini anlamanı sağlayacak bir yara izi..
bu izlerle yaşamaya alışırsın..
bir sabah belki, gün doğarken baktığında dışarı, yaşamayı yeniden sevebilirsin..
ve bir gün elbet birileri o yara izlerine dokunur, acın da biraz olsun hafiflemeye başlar.."


kendini çok yalnız hissedersin bazen.. derdini anlayan birileri olsun istersin, yanında veya dünyanın bir ucunda.. işte öyle anlar gelir, öyle bir cümle duyar veya okursun ki, birileri zamanında benzer şeyleri yaşamış dersin, minik minik mutlu olursun.. O an yalnız değilsindir, düşmeye yakın tutmuşlardır seni.. Bir zamanlar bu şekilde hissetmeyeni ne yazabilir, ne de oynayabilir bu sahneleri.. İşte bu yüzden büyüksünüz Leyla ile Mecnun ekibi.. Özelsiniz..

24 Kasım 2011 Perşembe

Behzat Ç. Seni Kalbime Gömdüm

Efsane dizi Behzat Ç.'nin beyazperdedeki yansıması Behzat Ç. Seni Kalbime Gömdüm şu sikindirik dünyada son günlerde beni mutlu eden sayılı şeylerden biri oldu.. Bunda en büyük etken elbette ki, uyarlamalar ve sinemaya aktarımlar konusunda felaket hassas biri olarak Son Hafriyat romanının sinemaya kusursuz şekilde uyarlandığına tanık olmamdı.. Madde madde gidelim..

Cansu Dere ismi ilk duyulduğunda çoğunluk aşağılama, linç, sürü psikolojisi bağlamında tepki koymaya başlamıştı hemen.. Hayatımızın her alanında en itici ve tehlikeli sorunlardan biri olarak var olan önyargı burada da kendini hissettirmişti elbette.. Fikir sahibi olmadan, objektif olmaya çalışmadan ota boka her şeyin uzmanıymışçasına kusur bulmak insanların egosunu doyuruyor bence.. Cansu Dere'ye gelelim.. Millet Kenan ya da Kıvanç oldu mu mankenden gelme falan dinlemez, yeri geldiğinde hakettiklerinden dahi yüksek noktalara da çıkarır ama gel gör ki bazı isimler -mankenlikten gelme Cansu Dere- bu topluma ne bok yerlerse yesin yaranamazlar.. Bir şeye taktı mı takıyorlar.. Ezel'de müthiş oynayan bu kadın da -ki kendisini gram sevmem- önyargılardan sıyrılıp kendini kabul ettiremedi bir türlü çok bilmiş izleyici kitlemize.. Filme dönersek, kısıtlı rolünü gayet de iyi oynamış, hiç sırıtmamış.. Değdi mi sövmenize lan..

Filmin daha derli toplu olması ve bazı aksaklıkların giderilmesi açısından Son Hafriyat'ın yapısında ciddi oynamalar yapılmış.. Üstte belirttiğimiz Cansu Dere'nin karakteri mesela.. Ve bu gibi birçok detay daha bulunmakta.. Bunlar Behzat Ç.'yi ilk kez izleyecek bir sürü seyirci olacağı düşünüldüğünde zorunluluk teşkil etmekteydi, bu yüzden makul karşılanmalı.. Ve filmin içinde de her şey yerli yerinde olduğuna göre sorun yok..

Dizide Harun-Hayalet-Akbaba üçlüsünün birçok hatasını, saflığını, düşüncesizliğini gördük elbette ancak filmde sanki iş saflık noktasını falan geçmiş salaklığa evrilmiş.. Herkesin, sorumlununun kendileri olduğunu düşünmesi ve bunu gayet ciddi aktarmaları insanları amaçlandığı gibi epey güldürse de benim hoşuma gitmedi, abartı buldum..

Hayalet'in konuşma şekli beni halen rahatsız etmekte.. Bu adam dizinin başlarında daha normal, anlaşılır, yaygın bir dil kullanıyordu anca bazı sinir ve geyik anlarında, en doğal tepkileriyle ankara şivesine dönebiliyordu ve bence en güzeli buydu.. Ancak hem filmde hem de dizinin yaklaşık son 3'te 2'lik bölümünde irrite edici bir hale büründü bu tarz..

Behzat'ın tavşan olayı çok hoş bir detaydı ve dizinin genelini düşündüğümde bu tarz nevrotik-şizofren hallerin kitaptakine göre daha özensiz geçildiği kanısına vardım.. Atletli, donlu ve evinde yalnız Behzat'ı ilk kez bu kadar güçlü hissettim aylar önce okuduğum romanlar sonrasında.. Bunda sigaranın etkisi yadsınamaz ancak o tavşan olayı yok mu, mahvetti beni.. Kitapta sıkça rastlanan tavana bakakalma ve benzeri olayların dizide de sık sık tekrarlanmasını istiyorum.. Her köşebaşında Berna'yı görme olayı biraz sıktı çünkü..

Tardu Flordun'u başarılı bulmadım.. Tip ve ses tonu açısından rol için biçilmiş kaftan gibi dursa da çok çok daha iyisini beklerdim.. Kitaptaki Red Kit psikopatlığının zerresini göremedim filmde.. Başarılı oyuncu Tolga Tekin ve tam bu rollerin adamı Rıza Kocaoğlu performanslarıyla Red Kit'i açıkça ezmiş.. Bunun yanında Hakan Boyav da ustalığını konuşturmuş..

Seste mi bir sorun vardı, yoksa geneli böyle miydi bilmiyorum ama özellikle Harun-Hayalet ve Akbaba'nın konuşmalarını duymakta epey zorlandım.. Aşırı mıymıntı konuşuyorlardı zaten ama böyle o sesleri bastıran genel bir boğukluk, karışıklık hakimdi sanki ortama, sevmedim..

Seni Kalbime Gömdüm ismi epey arabesk dursa da kitabı bilenler bunun çok başka anlamlar taşdığını anlamışlardı başta.. Ancak Son Hafriyat gibi gayet klas bir isim varken neden bu seçilmiş anlayamadım.. Kimin fikriydi merak ediyorum doğrusu..

"filmde behzat ç. ve ağabeyi şevket'in psikoloğa gitme konulu muhabbeti mesela. şevket sadece o sahnede vardı ve psikolog tavsiyesi bir yere bağlanmadı. o halde sormazlar mı adama "bu sahne neden vardı?" diye?" Ekşide denmiş.. Evet haklı.. Kitapta Red Kit'in geçmişi müthiş işlenmişti ve gerek psikologla olan diyalogları ve gerekse bekleme salonunda Behzat'la karşılaşması filmi daha etkileyici kılabilirdi..

Tabut içi sahnelerinde her tarafın aydınlık olmasına uyuz oldum.. Kapkaranlık bir çekim olsa ve sadece sesleri duysak, o seslerdeki ölüm korkusunu titremeleri falan hissetsek daha iyi değil miydi?

Hakan Hatipoğlu'nun ne ayak olduğunu 1. bölümden beri çözemedim.. Torpille mi aldılar nedir, günahını almayayım da.. Ya da alayım ulan, nasıl bu kadar kötü oynarsın abi ya.. Odunu koysan 1 senede az biraz gelişim kaydeder.. Tamam ben de farkındayım senaristlerin bu karaktere en ufak şey katmadıklarını.. Ama yani bu kadarı da fena.. Evet Selim aşırı derecede vasıfsız, odun, silik bir karakter.. Normalde ona uyuz olmamız, Harun'un tarafını tutup deli gibi küfretmemiz lazım ama onu bile yapamıyorum ben kendi adıma.. Çünkü bu adam bildiğin "yok".. Karakteri kızılacak bir hale dahi sokamıyor.. Cansız bir varlık gibi dolanıyor ortalıkta.. Bakışlarındaki anlamsızlık, konuşmalarındaki vurgusuzluk.. Çok kötü.. Filmde de koymuşlar 2-3 sahneye ve ağzından tek kelime çıkmıyor.. Madem böyle, hiç koymasaydınız.. Adama da ayıp lan.. Ya da o'nun da işine geliyordur belki hiçbir bok yapmadan para hesabıma yattı diye.. Böyle..

Müzikler yine dizideki gibi hikayenin ruhuna çok uygun.. Ne fazla öne çıkıyor ne de silik kalıyor.. Yeri geldi mi sikip atıyor yeri geldi mi kalp atışlarını ince ince arttırıyor..

Behzat Ç. Seni Kalbime Gömdüm çoğunluğun söylediği gibi çok güzel bir dizi bölümü olmuş.. Hayal kırıklığına uğrayan bir kesim de var ancak ne bekliyordunuz diye de sormak lazım.. Bir kitap var ortada ve onun anlatılacağı bir film nihayetinde.. Muhteşem bir şey zaten söz konusu değil ama kitabı maksimum başarı düzeyiyle yansıtmışlar işte.. Hem dizi ve film arasında bir makas yaratıp onu açmak ve insanları hayal kırıklığı, veya birini diğerinden çok daha beğenme gibi durumlara sokmamış olmaları akıllıca bence..

Afiş de muhteşem.. Hiç House benzetmesini falan işe karıştırmayıp hakkını teslim etmek gerek..

Unuttuğum çok şey vardır, şimdi gelmiyor akla.. Güzel film diyeyim kapatayım..

21 Kasım 2011 Pazartesi

30. İstanbul Kitap Fuarı İzlenimleri


Kitap fuarı bitti.. Yine birçok çelişkiyle zihnimi meşgul eden, ama en sonunda tek duygunun galip çıktığı bir fuar oldu.. O ortamda bulunmak paha biçilemez hacı..

Ulaşım.. "Yaşamayan bilemez" her ne kadar klişeleşmiş kokuşmuş boktan bir öbek olup çıktıysa da bu fuarın gidiş ve dönüş çilesi cidden sadece tecrübeyle anlaşılabilir.. Ki ben gidişi 11, dönüşü 4 sularında, yani sabah ve akşam trafiğinden uzak bir saatte halletme çakallığını yapmama rağmen sanırım toplamda iki buçuk saatim yolda geçti.. Bu fuarda görevli olup her sabah ve her akşam o iğrenç trafiğe katlanan insanlara inanamıyorum zaten.. Hele ki karşıda oturanlar.. Şu an sağ iseler ne mutlu.. Bunun dışında bizim rahatına aşırı düşkün milletimiz için cidden çok büyük bir handikap bu uzaklık.. Ve hangi angut akıl ettiyse Taksim gibi bir yerden servis kaldırılmaması skandal.. Ben şahsen bir yere gideceksem, 3-4 defa in bin yapmayı değil, tek vasıta bulup onunla gitmeyi tercih ederim gerekirse yolculuk saatini daha uzun tutarak.. Ama sen insanlara ordan atla şuraya bin buraya kaç avcılar'a gel, oradan da servise veya otobüse bin dersen onbinlerce kişinin buna vereceği cevap "sikerler" olur..

Metrobüs olayına başından beri karşıyım.. "Biz bu İstanbul trafiğine çözüm bulamadık, sıçtık, o zaman sıvayalım"ın tercümesidir bu metrobüs.. e5'in ortasını kaz, asfaltı dök, adı çözüm olsun.. Vay amına koyayım.. Yanyol bariyerleriyle birlikte o e5'ten toplamda 5-6 şerit çaldılar.. Geliri düşük halk hızlıca ulaşsın ulaşacağı yere, bize iyice tav olsunlar oy versinler, siktiğimin arabalıları da trafikte gebersin diyorlar işte, olay bu.. Buna cevap olarak "binme o zaman" diyecek baygın bakışlı dinci kardeşimin de ta amına koyayım.. Diyorlar çünkü biliyorum.. Neyse.. Bu lanet çözüm tek başına her ne kadar rezalet olsa da fuar özelinde düşündüğümüzde katılımcı sayısını ciddi oranda arttıracak bence.. Arttırmasa dahi milletin çektiği eziyetin bir nebze azalacak olması bile güzel..

Okullar ve öğrenciler.. Lanet olsun.. Lan ben ilkokulda ortaokulda falan gayet mülayimdim lan.. Yoksa fuarda tanık olduğum kitle gibi ben de bir hayvan mıydım? Hayvanları bile eğitirler lan, ama bunlar eğitilemez.. Bu kadar hiperaktif, bu kadar çingene, bu kadar mal, bu kadar boş bir gençlik olamaz.. 1. sınıftaki de hayvan lise 3'e gideni de.. Öğretmenleri de hayvan.. Ya da ne boksa işte.. İnsan değiller lan.. Bir The Walking Dead izleyicisi olarak, sayısız kez arasında kaldığım insan yığını arasında kendimi zombilerin saldırısına uğramış biri gibi hissettim.. Her an birisi bir yerimi ısıracak "ananı" diyeceğim, ve diğer darbelerler de yere serileceğim ve parçamı bulamayacaklar gibiydi.. Çok şükür yaşıyorum..

Öğretmenleri anlamaya çalışıyorum bir yandan.. Çok büyük sorumluluk alıyorlar ve o çocukları ikişerli dizip elele tutuşturmak zorundalar.. Bir kayıp durumunda içine düşeceği durum felaket.. Ama bir çözüm bulun şu işe ak be yeter.. Okullara 1-2 gün ayırsınlar o gün sadece onlar gelsin, veya onlara hitap edecek bölümleri başka yere toplasınlar falan.. İstense bulunamaz mı çözüm ya.. Hımm kendi kendimi çürüteyim.. Çocuk diyemeyeceğimiz, boyu ve kalıbı benden büyük lise öğrencileri var.. En büyük hobileri uykusuz ve penguen standlarında ayılık yapmak, karikatür kitabı almak, bir de her yayınevine üşenmeden tek tek sorup kitap aralıkları alarak koleksiyon yapmak.. Kız olanları da ya Pucca delisi ya da hayatı boyunca düşük sesle konuşmamış ağzı gevşekler, gossip girller.. Off benim mi ruhum yaşlı anlamadım ki.. Neyse daraldım..

Dinci yayınevleri her yanı sarmış.. Hepsinin günahını almayayım ama görevlilerin çoğunluğu samimiyetsiz tiplerden oluşuyordu.. Bütün kitapları ucuza vereyim, standlarımız dolu gözüksün, yandaşlarımızla cümle aleme birliktelik mesajları verelim insanları falan.. Öff tiksindim..

Büyük yayınevleri çok büyük orospu çocukluğu yaptılar.. Anasını siktiğimin kapitalizmini derslerde görmek, hayatın her alanında her an karşılaşmak vs zaten yeterince moral bozucu.. Bu şerefsiz yayınevleri de üç kuruş daha fazla kar edecekler diye üç kuruş indirim yapıyorlar.. Etiket fiyatını şişiren ve o fiyatın üstünden indirim yapan yaban çakalları da var.. O paralar çıkar umarım onlardan bir gün.. %20 ne lan.. Taşşak mı geçiyosunuz.. Cidden çok ayıp ya.. Fuar lan bu.. İnsanları kitaplarla nasıl tanıştıracaksın ki.. Nasıl ilgilerini çekeceksin.. Ama benim halkım angut olduğu için" aa %20 ananı!" der ve çatır çatır alır o kitapları.. Bilmez ki internette o indirimler daha fazla.. Bu yüzden -o paraları veremeyecek olduğum için değil elbette- gerizekalı gibi hissetmemek için indirimi daha yüksek yayınevlerini tercih ettim.. Seneye de bu çirkinliğin devam edecek olması çok üzücü..

Bazı standlara yaklaşmak istedim ama yapamadım.. Neden? Çünkü kitapların üstünde bazı kağıtlar, o kağıtların üstünde isimler, arkalarında da o isimlerin sahipleri.. %99'unu tanımıyordum.. Orada birileri gelsin kitaplarını alıp imzalatsınlar diye bekliyorlar.. Boşuna.. Tanımıyorum ki lan.. Tanımıyorum.. Neyi soracağım neyi alacağım.. Utandım.. Oraya yaklaştıktan sonra yönümü değiştirmekten utandım.. Göz göze gelmemek için sağa sola aptal aptal bakmaktan utandım.. Orada Esra Erol'lar Pucca'lar falan binlerce kişiyi peşlerinden koştururken o insanların orada tek bir kişiyi dahi nasıl umutla beklediklerini düşündüm.. Gene utandım.. Acı çektim.. Onların çektiğinin binde birini bile çekmediğimi düşündüm daha çok acı çektim.. Sınırsız vaktim ve param olsun istedim ki hepsiyle iki kelam edeyim, kitaplarından alayım, imzalatayım.. Hayaller hayalleri kovaladı, fantezi oldu, ama hayat hep aynı.. Hayat orospu çocuğu..

Şu an kafam tekrar orada saatlerce, günlerce yalnız başlarına bekleyen yazarlara şairlere kaydı ve kötüyüm, yazı bitti..

20 Kasım 2011 Pazar

The Adventures of Tintin


Çocukluğumdan beridir kalbimin en özel köşesinde sakladığım kahramanımdır Tenten.. Küçük yaşlarda çizgi romanlarını okuyarak tanıdım onu.. O zamanlar Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkmaktaydı ve İstiklal Galatasaray'daki yky'ye anne babayla beraber uğrayıp 2-3 ayda bir yepyeni bir Tenten macerası almanın bana verdiği mutluluğu tarif dahi edemem.. Çok özel anılardı vardır bende.. Yine aynı dönemler kanal d'de ekrana gayet başarıyla aktarılmış çizgi filmleri olurdu.. Ben genelde öğlenciydim ve hem tenten'i, hem de "vahşi güzel" Natalia Oreiro'nun efsane götünü arka arkaya izleyip, öncesinde top oynamak için okul'a 1 saat erken gitmek keyfin ta kendisiydi..


Gün geldi büyüdük, Natalia milfvari bir dişi oldu, seksapelini epey bir korudu, Tenten de bildiğimiz gibi kaldı.. Okumalarım bitti, çizgi filmler artık yok, ama Kaptan Hadok'un çöllerde at sırtında yaşadıkları, küfürleri, sakarlıkları, alkole karşı zayıflığı falan aklıma geldiğinde hala kıs kıs gülerim.. İşte bu özlem ve saf duygulara sahipken 2-3 yıl önce Tenten'in sinemaya aktarılacağını duymak haliyle çok heyecanlandırmıştı beni.. Ve bu projenin arkasındaki Steven Spielberg ismi..


Geriye dönelim.. Tenten, piyasada uzun yıllar boyunca yan yana anıldığı kahramanlardan epey farklı birisiydi.. Gazeteciydi bir kere.. Onu özel kılan, uçması kaçması süper yetenekleri falan değil; zekası, cesareti, soğukkanlılığı, rasyonel yaklaşımları, anlayışıydı.. Hele ki kişiliği yeni yeni oturmakta olan bir çocuk için müthiş bir figür ve örnekti.. Ve onu naif, sade, sıcacık çizimleriyle insana daha da yakın hissettirmiş, yaratıcısı Herge ve estetiği..


3D sinemada ilk tecrübem Avatar'dı.. Filmde aman aman bir sorun yaşamasam da 3D ile ilgili, acabalarım da olmuştu biraz.. 3D bu muymuş gibilerinden soru işaretlerim falan.. Bu filmde 3D reklamlar başladığı andan itibaren asıl tecrübeyi henüz yaşamakta olduğumu anladım.. O muhteşem jenerikle birlikte herkes benim gibi büyülenmiştir eminim.. O noktadan sonra tek korkum, günümüzde teknolojinin nimetlerine fazla odaklanılıp senaryonun ve ince işçiliğin arka plana atılması idi ama seyir sürerken yavaş yavaş anladım ki kitaplar müthiş şekilde uyarlanmış ve kitaplara yabancı olan kimseler için bile bütün akış ve bilgiler doyurucu bir biçimde kurgulanmış.. Uyarlamalarla arası çok kötü olan birisiyim ve bu uyumluluk hali beni çok mutlu etti.. Hele de konu Tenten olunca..


Tekboynuz'un Esrarı ve Kızıl Korsan'ın Hazinesi sinema için muhteşem seçimler.. Akışın tarihi öğelerle dolu flashbacklerle -sinema dili için çok zengin bir kurgu ve görsellik vaadetmesi- ilerliyor oluşu ve Kaptan Hadok'la Tenten'in tanışma hikayesini içermesi bu seçimin doğruluğunu kanıtlayan başlıca unsurlar.. Bu tarz filmlerde kaçma kovalamacaya sürenin büyük bölümünü ayırırlar fakat her şey o kadar eğreti ve nedensiz gelir ki bir anda cehenneme döner o film.. Tenten'de ise bütün detaylar, nedenler yerli yerinde ve birbiribi tutmakta.. Zaten halihazırda çok güzel olan hikaye, aksiyon, komedi ve zeka unsurlarıyla bezenince süper bir seyirlik çıkıyor ortaya..


Fazla kişisel baktığımı söyleyemeyeceğim olaya.. Şu filmi izleyen herkes beğenir yani lan.. Hata bulucam, çıkıntılık yapıcam diye kasmayanlar diyeyim daha doğrusu.. Hele de 3D izlenirse güzel ve kaliteli bir salonda; çok eğlenceli bir 2 saat geçirirsiniz.. Tenten hastalarına özellikle tavsiye ediyorum.. Steven ustaya saygılarımı ve teşekkürlerimi sunuyorum bu efsane karakteri piç etmediği ve hakkını verdiği için.. Devam filmi de geliyor 2-3 yıla, oh oh oh.. 2-3 yıl lan oha! bin lombar! karakış fırtınası! bin milyon kere bin lombar!

12 Kasım 2011 Cumartesi

Beklemek..


Bu filmin sonunda "ahahah lan yaa" diyenle, içi sızlayan insan arasında çok önemli bir fark vardır.. bu farkla birbirinden ayrılan insanlardan bir kısmı hep kazanırken, diğerinin hep içinin burkulması ise beni üzen bir başka konudur..

Kime ne anlatıyorum ki.. Milli takım falan filan..


Bu ülkedeki sayısız tiksinti verici özelliğin başlıcalarındandır kendi kapının önünü süpürmeden başkalarına bok atmak.. Kimse kendi götlüklerini ortaya sermez ama her halta da çatır çatır söverler..

Rıdvan diye bir ahlaksız var.. Hayattaki tek özelliği fenerli olması.. Başka da hiçbir boka sahip olamamış dönek adamın teki.. Milli takım içindeki dostlarına tek laf etmez, hiddink'i her fırsatta eleştirir, faşizan yorumlar yapar.. Ve o eleştirilere başlayacakken de araya sokuşturur hemen "hiddink çok büyük hoca tabii saygı duyuyoruz" cümlelerini.. Bu kadar korkak bu kadar çakal bir adamdır..

Yazın şike olaylarında kafasını toprağa gömmüş ve takımını savunmayı bırakın çıkıp tek laf dahi etmemiştir gündeme dair.. Tek düşündüğü trilyonlar aldığı işinden olmama güdüsüydü.. Şimdi bu adam çıkmış diyor ki futbolumuzda yaşananlar milli takımımızı kötü etkiledi.. Şikeyi yapan kim? Suspus kalan kim? Ve şimdi carcar konuşan kim?

Bu şeytan arkadaş az önce taraftara demediğini bırakmadı.. Neden? Volkan yuhalandı çünkü! Tabii yine ikili oynadı.. Maçlar artık arenada oynanmasın derken tepki çekmemek için kadıköy'de de oynanmasın dedi.. Çakal çünkü.. Yaban çakalı..

Islıklama özellikle kendi takımımda çok sinir olduğum bir durumdur.. Ancak bu, ıslıklanan ve protesto edilen milli takım oyuncusunun taraftara amına kodumun çocukları demesini gerektirmez.. Oradaki taraftar her ne olursa olsun üç kuruş maaşına karşın o maça para vererek giren adamdır ve protesto hakkı her daim saklıdır.. Sahadaki oyuncu ise minimum 3 trilyon maaşlı, ve neredeyse her maçtan deli gibi prim alan birisidir..

Peki durum nedir? Önceki maçlarda Emre, şimdi de Volkan masumlaştırılıyor fenerli medyanın neferi Rıdvan sözde insancıl sapıklar tarafından.. Emre kim mi? Kaptanımız.. Hani diyorlardı da ayyıldızlı forma taşıyan adam ıslıklanır mı diye.. O formayı taşıyan adam zamanında gol sevinci yaşamak yerine medyaya kol geçirmişti.. Evet o emre, futbol tarihimizin en şerefsiz en çirkef en karaktersiz adamı.. Volkan? Amacına ulaşmasına ramak kala engellenmiş bir "neredeyse" katil.. Lincoln'e salladığı tekme o gün denk gelseydi neler olurdu kimbilir.. Milli takımdan arkadaşlarının olduğu takımın stadında topu götüyle kontrol etmesi, aynı statta rakip taraftara çükünü tutarak hareket yapması vs bir sürü rezillik terbiyesizlik aptallık.. Adamların karakteri başlı başına protesto sebebiyken şimdi masum diye bize iteleniyorlar..

Rıdvan'da kalmıştık.. Bu sapık herif uzun süredir tanık olduğumuz en kötü bireysel performansa karşı gıkını çıkarmadı.. Gökhan Gönül'den bahsediyoruz.. Kendi takımınında şu haftalarda çok formsuz olan adam bugün maçın bu noktaya gelmesinin başlıca sorumlusudur.. Ama oyundan çıkana kadar Rıdvan abisi tarafından tek bir eleştiriye dahi maruz kalmadı.. Milli takımdaki fenerbahçeli oyuncu dokunulmazlığı zaten ayrı bir yazı konusu.. Gökhan, Emre, Volkan, Selçuk ne bok yerlerse yesinler hep oynarlar.. Yaşları 30u geçsin, fiziken düsünler, ahlaksızlık yapsınlar, takımı baltalasınlar, hep oynarlar.. Ve kimse gıkını dahi çıkarmaz..

Bunların üç büyükler için genel olarak geçerli olduğunu da es geçmeyelim tabii ki.. Hakan Balta, Servet, Gökhan Zan'ın milli takıma halen çağırıldığı bir ortamdayız.. Bunların birincil nedeniyse ülke insanımızın statükocu, korkak, yavşak yapısıdır.. Bugünkü kadro çekirdeğimiz başlıca sorumlusu olan ve orada hiçbir bok yapmadan senelerdir paranın amına koyan Oğuz Çetin yüzünden iyice pörsüdü kadromuz..

Bu ülke cidden garip.. Yabancılara bu kadar düşman olunması inanılmaz.. Hiddink eleştirilemez bir adam değil elbette.. Ama ortada dönen laflar, aşağılamalar, önyargılar inanılmaz.. Bu kendi ailemde falan da böyle yani, toplumun her kesiminde rahatlıkla tanık olunabilir.. Amına koyayım hiç mi düşünmüyor bu adamlar Terim'le İsviçre'ye karşı baraj maçlarında yaşadıklarımızı veya 2010 dünya kupası elemelerinde grupta 3. oluşumuzu.. Yahu dünyanın en güzel insanı Şenol Güneş'le bile Letonya'ya elendik.. Hiddink geldi ve ülke futbolu çöktü!

Coşkumuzu kaybetmişiz diyor herif.. İnanılır gibi değil.. 2008'de üç maçı çevirdin ya, ülke futbolunun en önemli özelliği coşku oldu! Bosna maçını niye çeviremedin, Estonya'yı, İsviçre'yi Letonya'yı, Portekiz'i niye çeviremedin! Nerde coşku? Kafalarını taktıkları fikirleri insanlara empoze edecekler diye akıllarına ne geliyorsa söylüyorlar..

Bir delikanlı istiyorum ben artık..Yabancı hocayla bu işin düzeleceğini de sanmıyorum.. Çünkü cidden dışa çok kapalıyız ve gelen adama yazık.. Başarısız olacak.. Bilic, Löw dinamizmine sahip biri gelecek, çok büyük bir kumar oynayacak.. Nedir bu kumar.. Emre, Volkan, Balta, Servet, Sabri, Hamit, Zan başta olmak üzere birçok kokuşmuş adamla ilişik kesilecek ve başarıya aç adamlarla dolduracaksın kadroyu.. Ne kadar kötü olabilir ki durumumuz? İki dakika düşünün, atlamayın hemen Volkansız olmaz falan demeyin..Arda'sız da olur Burak'sız da.. İlk anda aklıma gelen 11 şu mesela..

Onur(Sinan)

formdabir gökhan g(serdar kurtuluş)-serdar kesimal(semih kaya)-egemen(giray)-hasan ali kaldırım(vederson)

topal(mehmet topuz)-nuri(yekta)-selçuk inan

gökhan töre-mehmet ekici-burak yılmaz-arda turan-ozan ipek vsvsvs

Al sana dinamizm.. Abdullah avcı ismine hayır demem.. Herkesi her telden adamı denedik.. Kıçının kılı ağarmış türkü de, başarılı yabancısını da.. Olmuyor.. Avcı da denesin napalım..

Arda'yı unuttum lan.. Kendine çok güveniyordu ya bu arkadaş.. Çıksın görsün ne bok olduğunu.. Atletico'da deli gibi kaçak oynuyor.. Ön liberodan bile daha geride çoğu zaman.. Biliyor çünkü fizik olarak sıfır olduğunu.. Hız olarak herkesin gerisinde olduğunu.. Milli takımda da hiçbir bok yiyemedi.. Kaç maçtır eziliyor.. Gerekirse onu da almayacaksın.. Götü kalkık ne kadar adam varsa siktiri çekeceksin.. Beyzademiz hırvatistan'a gitmemek için topa bam diye vurdu ve sarıyı gördü.. İşte bu hareketi yapan adamı almayacaksın bir daha milli takıma.. Onurlu davranacaksın ve bir daha o it gireyemeyecek o kapıdan.. Taraftara anabacı söven volkanı da emresi de..

Onursuz kişilerin yönettiği, halkın gitgide onursuzlaştığı, en onurlu, insancıl geçinenlerin bile tarihin en büyük yavşağı tanımını her geçen gün daha bir hakederek karşıladığı bir ülkede şu beklentilerim de çok salakça geldi şu an..

şu yalancı, çakal, ahlaksız karıyı da iyice tanıyın bakayım, rıdvan'ın dişisi..

http://twitter.com/#!/kum_kitabi/status/135095538591875072
http://twitter.com/#!/kum_kitabi/status/135088598092492800
http://twitter.com/#!/kum_kitabi/status/135084461275627520
http://twitter.com/#!/kum_kitabi/status/135080441261731840

hedef gösterdim!

bitti..

aa dur lan.. son anda duyup şok olmuştum.. niye şok oluyorsam gerçi.. bu rıdvan denen düzen yalakası herifin ağzından "burada bu şahane stadı yapanlar bile yuhalanmıştı" gibisinden bir şey söyledi.. işte rıdvanın özeti bu.. halkın cebinden yürüttüğü sapıkça vergilerle 191 trilyonluk stadı dilenciye sadaka verir gibi bize verdiler, bu fiyatın en az 10 katı değerindeki ali samiyen arsasını gasp ettiler.. adalete bak! fenerli yavşağın teki de çıkmış peşkeş diyor.. negzel..

ayrıca şu stadı yaptılar ama insanlar hala izdiham yaşıyor çıkışlarda.. ne yol yaptılar ne yaya geçidi ne bir bok.. bir anda bir felaket olup da yüzlerce kişinin ölmesi an meselesi.. yaptığınız stadı sikeyim orospu çocuğu haramiler..

yazım hatası vs varsa affola, bir daha okumayı kaldıramayabilirdi ruh halim..

8 Kasım 2011 Salı

Erken Kaybedenler


İnsanların zihninde Behzat Ç. ile sonsuz bir krediye sahip olmayı başarmış Emrah Serbes, hayata asıl imzasını bilinenin aksine Behzat Ç. ile değil, Erken Kaybedenler ile atmış birisi..

"Kaybeden" olgusunun iyice laçkalaştırıldığı şu son zamanlarda bu olguyu yoğurup gerçek ve hakettiği anlamına kavuşturan ender kişilerden olan Emrah Serbes'e sırf bu yüzden büyük minnet duyuyorum.. Erken Kaybedenler'in kaybedenleri, kaybeden olmak kisvesinin ekmeğini, gerçek kaybedenlerin ulaşamadıklarına rahatlıkla ulaşarak çatır çatır yiyip hayatlarına bencilce devam eden sözde kaybedenlerden çok farklı..

Hayatın tokatlarını farklı şekillerde yemiş, yalnız, umutsuz, çaresiz, seçme şansı verilmemiş, anlaşılamamış, hor görülmüş çocuklar var bu kitapta.. Kimisinin yediği tokat bir seferlik ve çok büyük, kimisininki ise çok küçük gözükse de nicelik bakımından doruğa ulaşmış durumda.. Ama ortak paydaları aynı.. Çocuk hınzırlığı maskesinin altına gizlenmiş çok hassas ve kırılgan kalpler..

Erken Kaybedenler'i bu kadar muhteşem kılan şey, Emrah Serbes'in yazımda yüzdeyüz özgür davranabilmiş olmasıdır.. Bu özgürlük onun, kafasındakileri kitaba olduğu gibi, en ufak bir sekteye uğramadan yansıtmasını sağlamış.. Behzat Ç.'deki gibi bağlı kalmak zorunda olmadığı, dışına çıkmamaya kastığı bir kurgu söz konusu olmadığından tamamen kalbinden dökülenleri yansıtmış ve böylelikle kendisinin ve tüm gerçek kaybedenlerin bir manifestosu haline dönüşüvermiş kitap..

Behzat Ç.'de Harun'un umarsız haykırışlarını, Akbaba ve Hayalet'in hayatın götlüğünü kanıksamışlığını, Behzat'ın kaybedişlerini en saf duygularınızla sevip benimsediyseniz eğer; ve de özellikle, bir erkekseniz; bu kitabı muhakkak okuyun.. Emin olun ki son okumanız olmayacak..

Kitaptaki bütün öyküler çok güzel olsa da Kimi Sevsem Çıkmazı diğerlerinden daha ayrı bir yerde bende.. Özellikle sonuyla.. "Yok" olmayı, daha doğrusu olmamak hissini bu denli şahane yansıttığı için.. Sarsıcı ve bana tanıdık bir alıntıyla bitirelim..

"anlaşılmayan inceliklerim yüzünden kabalaşmaya mecbur kalmaktan nefret etmişimdir her zaman.."

1 Kasım 2011 Salı

Sabri Fetişistleri


Galatasaray taraftarı özellikle son yıllarda çok garip, çok arsız, çok itici bir görüntü çiziyor.. Bu bağlamda beni delirten bir sürü olay var ama özellikle son haftalarda başlayan bir akım bana bu satırları hırsla yazmaya sevk etti..

Sabri'den oldum olası nefret ettim.. Ama ona duyduğum bu nefret, ona nefret duyanlarınki gibi olmadı asla.. Sabri'nin saf, salak, fevri -adını her ne koyarsanız koyun- oluşu değildi kendisine karşı olumsuz olan duygularıma tavan yaptıran.. Her takımın taraftarının Sarbi diye dalga geçmesiyle Aziz'in r leriyle dalga geçmek aynı mantık mesela, ve gereksiz.. Ben bu adamın taraftarın hassas duygularını 9 yıldır ahlaksızca kullandığını düşünüyorum.. Bilerek mi yapıyor bilmeyerek mi, hiçbir fikrim yok.. Sinsice mi safça mı, bilmiyorum işte.. Ama bu adam herkesi sömürüyor..

Sabri Galatasaray'da senelerce nasıl barındı? Yönetimde, taraftarda, futbolcu grubunda bıraktığı mücadeleci, koşan, ısıran, hırslı, bayrak adam kimliğiyle.. Böyle mi peki Sabri? %99'a göre aynen böyle.. Bu adamın gerçekten Galatasaray için canını dişine taktığına, Galatasaray'ın başarısından başka bir şey düşünmediğine inanan çok büyük bir embesil sürüsü var, yanlarındaki biraz sonra değineceğim %1'lik bir grubu da yanlarında taşıyan..

Sabri'yi 7-8 senedir statlarda canlı izlemiş biriyim.. Ve şu kadar söylüyorum ki televizyondan görünenle stattan görünen şeyler aynı değil.. Bu çok koşuyor ve hiç yorulmuyor vs denilen adamın geriye bir gün dahi vitesi 5'e takarak koştuğunu görmedim.. Onun hırsına vurgu yapan kesimden hemen 90+'da bursa'ya 70 metre deparla attığı golü örnek gösteren öküzler çıkacaktır, siklemeyin.. Sabrinin presi sağ bekteki yerini boşaltıp kaleciye kadar basmasıdır.. Ve bu gerek statta gerek de ekran başında herkesi orgazm etmektedir.. İnsanlar bunu böyle görüyor ve coşuyor.. Ben ise bu paçalarından yalakalık akan adamdan nefret ediyorum.. Müdahale etmesinin imkansız olduğunu bildiği halde deli dana gibi koşuyor ta karşı kaleye doğru.. Ama bir gün olsun faydasını göremedik.. Ancak o hareketleriyle hep takdir kazandı.. Ve onu geriye koşarken kimseler görmedi..

Evet, ileride deli gibi basan, top kazanmaya çalışan bu emekçi! takım ne zaman kontra yese maç sonu rejenerasyon idmanındaki temposuyla geri koştu.. Ve ben 7-8 senedir bu kokuşmuş tavrı yakından izliyorum.. Sabri'yi, daha doğrusu futbolcu Sabri'yi tanıyorum..

Sabri'nin altyapıdan çıkması, her seferinde şöyle galatasaraylıyım böyle galatasaraylıyım diye dolaşması falan umrumda değil.. Umrunda olanın da aklını sikeyim.. Başımıza ne geldiyse bu altyapı takıntısı yüzünden geldi.. Arda konusunda geç uyandım maalesef.. Ama bir gerçek var artık bunu kabul edin.. Galatasaray'ın 10 senesini çalan asalakların son temsilcisidir Sabri.. Takımda yabancılara uygulanan faşizan baskının baş tetikçilerindendir..

Lincoln hayranı asla olmadım, çokça da eleştirdim.. Ama Sabri'yi eleştirenleri Lincoln hayranı olmakla itham eden güruh hiç yılmadı.. Bazı insanlar cidden inanılmaz leş bir egoya sahip.. Sırf çoğunluğa muhalefet ve toplumdan ayrışma uğruna öyle adice satıyorlar ki fikirlerini.. Okumuşsunuzdur son zamanlarda "Neden Sabri" minvalinde ortalıkta dolanan aşırı ukala postları.. Buram buram yavşaklık kokuyor hepsi.. Ve ben tiksiniyorum..

Sabri'nin özellikle Rijkaard döneminden beri kendisini geliştirdiğini ve sakinliği en sonunda sağladığını biliyorum, farkındayım.. Ancak bu formayı 9 yıl boyunca terletmesi, ve trilyoner olmasını kaldıramıyorum.. Onun kaptanlık pazubandını takması, Servet'in sahaya kaptan çıkması kadar yaralıyor beni.. Sabri Galatasaraylıyım demeyi haketmiyor.. Sabri bu kulübün kaptanı olmayı haketmiyor.. Sabri bu kulübün sırtından trilyonları kazanmayı haketmiyor..

Bizim yeniçerilerin baş özelliğidir para konusu.. Paralarımızı alamıyoruz vs diyip yabancıların en ufak kuruşuna dahi göz dikerler, her daim boş mukaveleye imza atıyoruz geyikleri yaparlar ama kaldırdıkları trilyonları hiç konuşmazlar.. Ve sırf bu edebiyatla bile acayip puan kazanırlar..

Takımını seven ve iyiliği için her şeyi yapan adam, yabancı futbolcuların arkasından iş çevirmez.. Sahada her duran topun başında büyük bir bencillikle, piç edeceğini bile bile geçip kullanmaz.. Galatasaraylı adam hocasını kovdurmak ve eski abilerini takımın başına getirmek için bilerek hata yapmaz, takımını satmaz.. Hatırlar mısınız 2-5'lik kocaeli maçını? Hatırlasanız ne olacak ki..

Peki bu adam madem bu kadar kötü, neden her teknik adam banko oynatıyor diyenler çıkacaktır.. Önce Hakan Balta denen karaktersiz yeteneksiz futbol fakirinin, Servet'in, Zan'ın falan nasıl en yüksek mevkilerde bunca yıl nasıl barınabildiğini cevaplayın, sonra sıra Sabri'ye de gelir..

Terim geldi artık.. Ve Sabri mücadeleci kimliğiyle takımın ateşleyicisi konumunda! Onu savunan ukalaların işi iş.. Canları istediğince yalayabilirler Sabri'lerini.. Geçen maç 2. golde çok büyük katkısı olduğunu asla inkar edemeyeceğim Sabri, kanadını yine kapatamadı ve gözlerini kapamayanlar görebildi bunu sadece.. Onun olduğu kanat her maç ağzımıza sıçıyorlar ama Sabri'nin müthiş patlayıcı gücü ve hırsı uğruna! buna katlanmaya devam ediyoruz..

Galatasaray'ın değerlerini ayaklar altına alan, insanların duygularıyla oynayan, hep mağdur edebiyatı yapıp meyvelerin en krallarını toplayan, futbol ahlakının a sına sahip olmayan, konumlarını yeterli görüp kendilerini zerre geliştirmeyen, takımını satan, takımdaşını kollamayan Sabri, Arda, Servet, Şükür, Ünsal, Korkmaz, Şaş, Karan, Balta gibi adamların hepsinden nefret ediyorum.. Ve bu sülüklerden bazılarını savunup sağda solda caka satanlara da ben koyayım..

Oh..
Related Posts with Thumbnails