21 Ekim 2011 Cuma

Shame



Zamanında festivalde kaçırdığım ve sık rastladığım methiyeler sonucunda izlenecekler listesine aldığım Hunger'ın yönetmeni Steve McQueen ve başrol oyuncusu Michael Fassbender'ın son ortaklığı Shame, izleyiciyi şöyle bir silkelemeyi amaç edinmiş ama pek de başarılı olamamış bir film..

Brandon, filmde geçmişine hiç inilmediğinden, nasıl bir olaylar silsilesi sonucunda bu hale büründüğünü anlayamadığımız seks düşkünü biri.. New York'ta hayli güzel bir işe sahip, maddi olarak rahat ve tek yaşıyor.. Ofisin tuvaletinde asılmak olsun, eve escort çağırmak olsun, boş zamanlarında porno izlemek olsun günün birçok saatini, cinsel açlığını hem zihinsel hem de bedensel olarak doyurarak geçiriyor.. Düzen, bağımsızlık, yalnızlık sever bu adamın tam tersi özelliklere sahip olan bir de kardeşi var: Sissy(Carey Mulligan).. Kardeşinin, hayatına bir anda ortak olup evinde yaşamaya başlamasıyla beraber Brandon'ın çok önem verdiği özgürlüğü sekteye uğruyor ve bu sallantı onun rutin halini almış yaşamını gözden geçirmesini de beraberinde getiriyor..

Film Brandon'ın kapana kısılmış ruh halini yansıtmaya çalışıyor genel olarak ancak, fikirlerindeki ve seçimlerindeki değişmelerin zihninde nasıl bir sınamadan geçerek oluştuğunu kesinlikle göremiyoruz.. Sinemadan beklediğim şey karakterlerin ruh hallerini buram buram hissetmek iken -misal siyahi ablamıza karşı olan tavırlarında Brandon'ın yere bakmasından başka bir şey görmek mümkün değil- her şeyin eğreti bir halde sunulması sinirimi bozuyor.. Film bu bağlamda bilinmezlikte ilerliyor ve bir bakıyoruz Brandon bize gösterilen ve hissettirilenden çok farklı yerlere gitmiş.. Gözümüze sokulan rutinleri ona yetmiyor ve birden fazla yöne aynı anda sapıyor.. Buna karşın başarılı olan bir noktaysa belki de filmin en rahatsız edici sahnesi olan uzun süreli seks sahnesinde aslında Brandon'ın ruhunu arındırdığını görmemiz.. Bunun dışındaki tüm çarpıcılık sağlanması amacıyla çekilen cesur sahneler bu estetiği ve anlatımı yakalamaktan fazlasıyla uzak..

Fassbender son dönemlerin yükselen yıldızı; bu filmde de çok iyi oynamış.. Zaten Shame'i genel olarak biraz olsun değerli kılan da, bağımsız düşünüldüğünde cidden başarılı olan birkaç sahnenin dışında bu müthiş oyunculuk..

Shame, kişinin kendisine dahi itiraf edemediği birçok şeyi suratlara çarpmak, izleyeni sarsmak, iz bırakmak istemiş ama asla bir Enter the Void özgünlüğüne ve sarsıcılığına sahip olamayan bir film diyeyim bitireyim..

4


20 Ekim 2011 Perşembe

Le Havre


Fin yönetmen Aki Kaurismäki'nin tarzının dışına çıkmadığı bir filmmiş Le Havre, öyle diyorlar.. Tarzı bütün filmlerinde böyleyse gerçekten, kolay kolay sevemeyeceğim açık..

Le Havre limanında bir konteynırda yakalanan afrikalı mültecilerin arasında 13-14 yaşlarındaki Idrissa polisin elinden kaçmayı başarıyor ve yolu bir şekilde, hasta karısına bakmak ve evinin geçimini sağlamak için ayakkabı boyacılığı yapan yaşlı Marcel ile kesişiyor.. Bundan sonrasını herkes tahmin etmiştir sanırım.. Filmde ekstradan hiçbir özellik olmadığı gibi, bu klasik gidişatı özel ve akılda yer edici kılacak bir anlatım da yok.. TRT pazar kuşağında 12-13 yaşındaki çocukların izleyip mutlu olması için çekilmiş gibi duruyor.. Böyle bir çocuk tiyatrosu havası var sanki.. Yer yer güldürmesinin ve karakterlerin sıcaklığının dışında esprisi yok..

Sonuç olarak festivalin en zayıf halkalarındandı..

3

19 Ekim 2011 Çarşamba

This Must Be the Place


This Must Be the Place, afişte de görüldüğü üzere çok değişik bir Sean Penn portresi sunuyor izleyiciye.. İksv, film yazısında Sean Penn'in bu halini The Cure'un solisti Robert Smith'e benzetmiş ki linke tıklayınca ne kadar haklı oldukları görülüyor..

Emekli rock star Cheyenne karakterinin yaratılışı büyük cesaretle kalkışılmış bir iş ve bu açıdan takdiri hakediyor bu fikrin sahipleri.. Ancak Cheyenne'i izlememiz gereken son film olmalıydı This Must Be the Place.. Çünkü filmin amacı ve konusuyla o kadar ilgisiz ki bu tasvir..

Cheyenne travmatik bir olay neticesinde 20 yıl önce müziği bırakmış birisi.. Tersiymiş gibi görünüyor ise de gay değil.. Babasıysa Auschwitz'de işkenceler görmüş ateşli bir yahudi.. Cheyenne babasıyla yıllardır görüşmüyor ve bir gün uzun zaman sonra onun ölüm haberini alıyor.. Cenaze ziyareti sırasında da babasının yahudi çevresiyle tanışıyor ve kendisini, zamanında babasına işkence etmiş bir Nazı subayından intikam alma yolunda buluyor..

Sırf buraya kadar bile fazlasıyla eğreti duran olaylar zinciri, o noktaya değin fazlasıyla babacan, sevecen ve uysal bir imaj çizmekte olan Cheyenne'i pat diye, intikamına odaklanmış bir psikopata dönüştürüyor.. Böylece Cheyenne'i izleyiciye başlarda çok sevdiren senaryo, gitgide sinsi bir silaha evrilip bu müthiş potansiyeli piç ediyor..

Hollywood filmlerinde sıklıkla gördüğümüz yahudi yalakalığı, yavşaklığı vs adı her ne ise, bu filmde en aşmış şekliyle mevcut.. Bu kadar acımasız, tek taraflı, sadist bir anlatımın amaç güdülmesi, bu anlayış sahiplerinin o Nazilerden zerre kadar farkları olmadığını çok net biçimde kanıtlamakla beraber sinema sanatının ruh hastası emellere nasıl kolaylıkla alet edilebildiğini de ortaya koyuyor..

Bu amaca öyle sıkı saplanılıp kalınmış ki başlarda merak uyandıran yan hikayelerin de sonradan tamamen başıboş bir halde bırakıldığını görüyoruz.. Bazı sahnelerinse filmden bağımsız düşündüğümde hayli güzel olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.. Ancak bu kopukluklar ve amaçsızlıklar bir başka samimiyetsiz film olan Into the Wild'ı andırıyor, tiksinti uyandırıyor..

Sonuç olarak, üstüne efsane bir film kurulabilecek, çok çok büyük malzemesi olan Cheyenne karakterini inanılması güç bir itlik ve götlükle harcamış bir film olarak aklıma kazınmış bulunuyor This Must Be the Place.. Yine de, şu süper çizim için izlenir..

1

18 Ekim 2011 Salı

Hoşgörü dini islam'ın hoşgörülü kulları!


Resimde gördüğünüz bildiri üniversitemin kantininde bütün masalara dağıtılmış olarak duruyordu.. Bunun yanında imza standları, afişler vs her yerde görülmekte..

Başbakan'ın son günlerde öncekilere göre daha bir alenen yaptığı taşşak geçme niteliğindeki konuşmaları hatırlarsınız.. Kendisi olsun, bakanları büroktratları olsun, yedikleri her haltı başka adlar altında yumuşatarak halka yedirdikleri yetmiyormuş gibi işi aymazlığa döküp resmen dalgaya aldılar milleti(sigara içmeyin, alkol almayın, fiata binin vs).. 9 senedir yaptıkları zaten bunlardı ama gün geçtikçe azıtıyorlar ve onlara muhalif olanları bile şaşırtıyorlar..

Bunlar doyumsuz insanlar.. Gözlerini kan ve intikam bürümüş.. Hep daha fazlasını istiyorlar ve istediklerini alana dek adım adım gidiyorlar, ellerinden geleni artlarına koymuyorlar.. İnsanların kafalarına vura vura haklarını çalmalarına, eziyet etmelerine, aç bırakmalarına, ezip yok etmelerine rağmen de hep mağduru oynuyorlar.. İşin acı yanı da bu mağdur edebiyatından puan toplamaya devam ediyorlar.. Her geçen gün daha da güçlenerek..

Yukarıdaki bildiriyi okudunuz.. Beyzadeler cumalarını kılamıyorlarmış ve ibadet haklarını arıyorlarmış! Onbinlerce kişinin okuduğu bir okulda ders ve sınav programları zaten bin çeşit detay göz önünde bulundurularak güç bela hazırlanıyorken bir de bu adamların cuma keyiflerine göre o 2 saati boşaltmalılarmış.. Ve bu yapılmayınca da adı gaflet ve ilgisizlik oluyormuş! Yöneticilere bu sıfatları layık görüyorlar ve bilin bakalım bu yöneticilerin başı, üniversitenin rektörü kim? Başbakan'ın aile doktoru, Abdullah Gül'ün has adamı olarak rektörlüğe türlü dalavereyle atanmış olan Yunus Söylet.. İkiyüzlülüğe bakar mısınız.. Yalanın, dolanın, takiyenin olabilecek en iğrenç tezahürlerinden biridir şu şikayet dolu bildiri.. Ve bizi yönetenlerin genel resmi..

RTE üniversitenin açılışına gelirken terör estirdiler, muhalif öğrencileri dayak yağmuruna tuttular polisleri yardımıyla; almadılar okula.. Eli satırlı adamlar ramazan ayında kantinde yemek yiyen öğrencilere ölümüne giriştiler sayısız kez ve okul yönetimi, güvenlikler ve polisler tüm bunları görmezden geldi.. En ufak bir olaya karışan muhalif öğrencileri anında okuldan attılar..

Bu tarz faşizan uygulamalar günden güne arttı, artıyor.. Ve asla durmayacaklar.. Bugün cuma saatinde 2 saat boşluk isteyenler yarın bayrağı bu büyüklerinden devralacaklar ve cumanın tatil olmasını isteyecekler.. Mesai saatlerini 6'ya çekmek isteyen aklıevveller ileride pazar günü tatilini de kaldıracaklar.. Cumaları hiçbir yerde içki satışı yaptırılmayacak.. Perşembe gecesi 00.00'dan itibaren bu sünni terörü başlayacak ve böylelikle haftanın ilk tatil günü eğlencecilere zehir edilmiş olacak.. Cumartesi de zaten kimse geç saate kalmayıp ertesi günkü mesaisine gecikmemeyi düşüneceğinden başarı sağlanmış olacak.. 2 saniyelik fikir teatisiyle şunlar gözlerimin önüne geliyorsa, bunun bin katının rahatlıkla olacağını söylemek hayalcilik olmaz..

Amma atıyorsun diyenler bir zahmet bu mücadelenin belki de ilk ayağı olan Beyoğlu'nun haline bir baksınlar.. İstiklal günden güne kan kaybediyor.. Yandaşları, itinayla boşalttırılan binalara, arazilere, topraklara konacaklar.. Orası bir eğlence değil, alışveriş muhiti olacak.. Halkın tasmasını daha da sıkı tutmuş olacaklar.. Halk, kendi düşünceleriyle: arındırılacak..

Adım adım ilerliyorlar dedik.. Daha da cahilleştirilerek, çaresiz bırakılarak, yalanlarla uyutularak daha çok kendilerine katacakları halk gücüyle birlikte faşizmin kitabını baştan yazıyorlar, ve yolun başındalar henüz.. Yüzsüzler.. Utanmazlar..

Not: Alıntıdaki sözler ne kadar gerçek bilmiyorum.. Yalansa hayatta şaşırmam, bu düzenbazların milyonlarca yalanına şahit olduk sonuçta yıllardır..

17 Ekim 2011 Pazartesi

La guerre est déclarée


İngilizce adıyla Declaration of War, Fransa'nın bu yıl Oscar adayı olarak seçtiği, kadın başrol oyuncusu Valérie Donzelli'nin ayn zamanda yönetmenliği de üstlendiği bir film..

Romeo ve Juliette'in, isimleriyle müsemma müthiş bir uyumla başlayan aşkı, sanki bir felaketin habercisi, ya da fırtına öncesinde bir sessizlikmiş gibi, henüz doğan çocuklarının beyninde oluşan tümör nedeniyle bambaşka bir yola doğru sapıyor.. Süper tatlı bebek Adam'ın çok zor bir kanser türüne yakalanmış olması, ikilinin ailelerini de işin içine katıyor ve tam bir kenetlenme yaşanıyor.. Bu aşırı zor ve yıkıcı süreçteki çalkantılar filmin türkçe adına ilham vermiş oluyor: Yaşam Savaşı..

Romeo ve Juliette bir yandan oğullarının hayata tutunması için bütün imkanlarını seferber ederlerken bir yandan da bu desteği sağlayabilmeleri için kendilerini de ayakta tutmaya çalışıyorlar laçka olmuş sinirlerine karşın..

Vitrinde Oscar aday adayı olarak sergilendiği için ilk bakışta haliyle bir şahesermişcesine beklenti yaratsa da filmin yazdığım kısacık tanıtımdan daha başka bir tarafı yok.. Adam'ın yaşam mücadelesi anne ve babasının ayakta kalma mücadelesiyle aynı eksende anlatılıyor.. Bu her ne kadar seyri zorlaştırmayan ve akıcı bir dille kotarılmış olsa da ortaya farklılık yaratan en ufak bir şey dahi konulmamış olması filmi çok sıradanlaştırıyor.. Başrollerin çok iyi oyunlar çıkarmış olmaları senaryodaki düzlüğü bastıramıyor ve böylelikle film biraz hayal kırıklığı yaşatan bir hale evriliyor..

5

16 Ekim 2011 Pazar

Restless


Gus Van Sant'in yönettiği Restless, kanser hastası olan Annabel'in, cenaze törenlerine gitmek gibi garip bir hobiye sahip olan Enoch'la yaşadığı aşkı çok farklı bir bakışla eğilerek yansıtmayı başaran özel bir film..

Annabel hastalığına mağlup olmayan, üzülüp ağlayarak hem kendisini hem de ailesini daha fazla üzmek istemeyen, kendi halinde ve yalnız sayılabilecek birisi.. Enoch ise anne ve babasını ufak yaşta trafik kazasında kaybetmiş, aynı kazada komaya girip 3 dk boyunca ölümü ucundan tatmış, sonradan iyileşmiş ama bünyesinde birçok garipliği de beraberinde taşımaya başlamış biri.. Bir de Enoch'un hayalet arkadaşı Hiroshi var.. Japon ordusunda pilot olarak görev yapmış, hayatında en yoğun yaşadığı hisleri dahi dilinden dökememiş, kamikaze dalışıyla da hayatını kaybetmiş bu Hiroshi.. Enoch'un yanından neredeyse hiç ayrılmıyor ve amiral battı oynamayı çok seviyor kendisi!

Fazlasıyla ilginç olan iki karakterin birbirlerini bulması ve çeşitli çalkantılar yaşasalar da sıkıca bağlanmaları çok sade, çok içten, çok özgün işlenmiş.. Ölümün kıyısında geçen bu hikaye beni çok sarstı.. Mia Wasikowska rolüyle inanılmaz bütünleşmiş ve filmin hüzün zerkini tek başına sağlamış sanki.. O harikulade müzikler de öyle yerlerde öyle sakin ve yakıcı şekilde giriyor ki boğazdaki yumru gitgide sertleşiyor..

Kısacık süresi, tatlı mı tatlı anlatımı, fantastik ve doğallıkla bezeli senaryosuyla çok hoş bir film olarak aklıma kazınmıştır Restless..

Güzel insan Hiroshi'nin şu minvaldeki sözü ise muhteşem ve bir o kadar da anlamlıydı benim için: "Ölüm kolay olandır.. Asıl zor olan sevmek.."

7

15 Ekim 2011 Cumartesi

Contagion


Dağ fare doğurdu.. Ya da domuz yarasa mı doğurdu desem!(filmle alakalı eheh) Anladınız siz işte, kasmaya gerek yok.. Contagion'ın yönetmen koltuğunda popüler yönetmen Steven Soderbergh, oyuncu kadrosunda ise Gwyneth Paltrow, Matt Damon, Laurence Fishburne, Kate Winslet, Jude Law, Bryan Cranston ve Marion Cotillard gibi isimler var.. Evet ben de sizler gibi çüşünüz demiştim ilk başta..

Karakterleri bu saydığım isimler değil de sokaktan çevrilmiş adamlar oynasaydı çok da bir şey farketmezdi filmin kalitesi adına.. Çünkü bu tarz bir felaket filminde, karakter sayınız da çoksa, ve de derinleştirilmemişse, kimi koyarsan koy sunacağı oyunculuk basit kalacaktır.. Yani filmi izleyecekseniz şu star isimleri silin kafanızdan önce.. Demem o ki akılda kalıcı tek performans dahi yok..

Bunun yanında film kendini hiç sıkmadan izletiyor.. Müziklerin çok doğru kullanımı, kopuk sahnelerin fazlalığına rağmen, kopuşları engellemiş.. Konunun pek bir ilginçlik vaadetmemesi eksi bir yön.. Cazibe yok yani filmin hiçbir tarafında.. Çarpıcı da olamamış.. Giriş gelişme sonuç düzlüğünde kalmış..

3 sene sonra show tv pazar akşamı falan verirse izleyin, bir yerden indirirseniz falan alın birini yanınıza, izleyin.. Vakit geçirtir işte, kötü film değil sonuçta.. Böyle..

6

Tyrannosaur


40'lı yaşlarının sonundaki Joseph, 5 yıl önce karısını kaybetmiş, bu çöküşü de alkol ve sinirle taçlandırmış, mahallelinin sevmediği huysuz ihtiyarımız.. 30'lu yaşlarının sonundaki Hannah ise, çocuk sahibi olamamış, buna karşın hayata isyan etmeyi de asla başaramamış ve dinine çok bağlı kalarak kendini kandırmaya çalışmakta olan milfimiz..

Tyrannosaur'da bu iki çok farklı kişiliğin yolu muhteşem bir sahneyle kesişiyor ve aşkın çoğunluğu kapsamadığı(ki bu çok güzel bir şey; kolaya kaçılmıyor ve aşk baş öğe olarak sunulmuyor) sarsıcı bir etkileşim başlıyor..

Birbirlerinin eksik yönlerini -dışarıya inanılmaz uyumsuz gözükmelerine karşın- yoğun bir ihtiyaç duygusunun etkisiyle tamamlamaya çalışıyor Joseph ve Hannah.. Bu kesişmenin bu denli etkileyici bir hal almasındaki en büyük paylar da kuşkusuz Peter Mullan ve Olivia Colman'ın eşsiz oyunculuklarına ait..

Bunun yanında filmde adalet ve etik duyguları ciddi biçimde sorgulanıyor.. Toplum yaşamında kimsenin cesaret edemediklerini yapan, ceza kesen Joseph, yine toplum nazarında hor görülen oluyor.. Veya hayatta o güne dek olan en net, en doğru icraatını yapan Hannah'nın yine toplum güveni ve refahı gözetilerek hapse mahkum edilmesi.. Bu sorgulayışlar ve tokatlar filme büyük değer katıyor.. Topluluk yaşamının adiliklerine de epey sövdürüyor.. Yüzlerce kişinin şikayet ettiği bir sorunu ortadan kaldırırsınız ama imajınız o andan sonra nice olur siz düşünün.. Bu hayat, içine atanların, kafasını toprağa gömenlerin hayatı yeğen..

Eddie Marsan da bugüne dek gördüğüm en değişik oyunculardan.. Süper bir filmografisi var ve bunu da dibine kadar hakedecek oyunculuklar sergilediğini rahatlıkla söyleyebilirim izlediğim 6-7 filmi göz önüne aldığımda.. Özellikle Happy-Go-Lucky'deki performansı mutlaka görülmeli..

7

14 Ekim 2011 Cuma

Toast


9 yaşındaki Nigel, aşçılıktan zerre anlamayan ve onu durmadan tost yemeye mahkum eden bir anneye ve bağnaz bir babaya sahip yalnız bir çocuk.. Hem doğuştan gelen yeteneği, hem de değişik ve güzel tatlardan mahrum kalmış çocukluğu, onu yemek dünyasının büyülü kapısını aralamaya doğru itiyor..

Hasta olan annesinin ölümünden kısa süre sonra eve gelen cici annenin aşçılık konusunda tam bir maestro oluşu, Nigel için adeta bir meydan okuma gibi.. Araları hiç iyi olmasa da Nigel'ın atlayacağı çok yüksek bir eşiği teşkil etmesi ve ilginç kişiliği, Helena Bonham Carter'ın canlandırdığı Mrs. Potter'ı film için çok önemli bir noktaya oturtuyor.. Bundan sonrası, geleceğini kendi yazmak ve hedeflerine ulaşmak isteyen Nigel'ın, dram ve komedi sosuna bulanmış ergenlik yaşamı..

Özellikle Nigel'ın küçüklüğünde, basit konusuna rağmen çok güzel bir seyir zevki sunuyor Toast.. Çocuk oyuncu Oscar Kennedy, babayı müthiş oynayan Ken Stott ve Helena Bonham Carter arasındaki uyum çok iyiydi.. Tempolu ve sıcak anlatımı,komedi dram dengesini çok iyi sağlaması ve harmanlaması filmi daha da değerli kılıyor..

Karakterin cinsel kimlik karmaşasına sokulması film özelinde çok eğreti ve gereksiz durmuş.. Fakat sonra bu otobiyografik filmin gerçek kişisi, ünlü ingiliz yemek yazarı Nigel Slater'ın da ufak bir araştırmayla gay olduğunu öğrenmemle bu detay mantığa oturmuş oldu..

Samimi, ayakları yere basan, limonlu bezeli kek tadında bir film..

7

13 Ekim 2011 Perşembe

The Artist


11-12 yaşlarımdayken her cumartesi öğle saatlerinde trt'de(2 olanıydı sanırım) Charlie Chaplin filmleri olurdu ve heyecanla izlerdim.. Bir çocuk için fazlasıyla ilginç bir tecrübe arz eden ve komedi unsuruyla da fazlasıyla kendine çeken filmlerdi bunlar.. Sessiz, siyah beyaz.. Duyamadığım diyaloglarda ne dendiğini şevkle tahmin etmeye çalışıp 1 saniye sonra ekranda beliren altyazıları okumak, ve kimi zaman da tahminimin doğru çıktığını görmek müthiş bir zevk verirdi.. Sonraları ya ben unuttum, ya da filmler yayınlanmamaya başladı, bitti bu rutinim..

2011 yapımı bir başka sessiz film The Artist'le de bu özlemimin büyüklüğünü derinden hissetmiş oldum aynı anda kavuşmayı da yaşayarak.. The Artist bir şekilde bildiğimiz, duyduğumuz, aşina olduğumuz 1920-1930 yılı filmlerinden biri gibi.. Siyah beyaz olarak ve saniyede 22 kare ile çekilmiş.. Zaten bunun yanında konunun da direkt olarak hem sinema sektörünün içinde, hem de 1920'li yıllarda geçmesi, tüm bu özellikleri örtüştürüyor ve müthiş bir uyum yaratıyor..

George Valentin, Hollywood'da sessiz sinema dünyasındaki en popüler aktör.. Ancak çoğu büyük şöhrette olduğu gibi onun başına gelecek olan şey de aynı.. Sessiz film furyasının bir anda bitmesi ve sesli filmlerin müthiş bir çıkışla piyasayı kapması, onun devrini bitiriyor ve şatafatlı bir hayat yerini içler acısı bir sefalete bırakıyor.. Hala meşhurken sektöre kazandırdığı genç ve güzel Peppy Miller ise yeni furyanın baş aktrisi oluyor.. Film de bu duraklama-düşüş dönemi üzerine oturuyor..

Filmdeki dinamizm mükemmel.. Düşünün ki tek bir diyalog duyamıyorsunuz, karakterlerin sesleri yok, ve anca bazı diyaloglar açıklama olarak ekrana yansıyor.. Ama bunlara rağmen film içine alıyor sizi en sıkısından.. Jean Dujardin, George Valentin rolünde hafızalara kazınacak bir performans sunmuş; öyle ki Oscar kulislerinde adı sıklıkla geçiyormuş.. Yabancı filmdir, olmaz, alamaz falan demeyin, La môme'daki akıl almaz Edith Piaf canlandırması ile Oscarı kucaklayan Marion Cotillard'ı hatırlayın.. Dujardin'in partneri Bérénice Bejo da aynı düzeyde bir oyunla eşlik etmiş kendisine..

The Artist başlı başına bir sanat eseri.. İzleyeni her yerden vuracak, aynı oranda kendine bağlı tutacak, her saniyesi özen dolu bir başyapıt.. En çok da, kibri, hüznü, ukalalığı, zenginliği, fakirliği, çaresizliği, çöküşü, gururu, minneti, dirilişi, kısacası hepsini 90 dakika içerisinde bu kadar müthiş yansıtan Jean Dujardin için izlenmeli..

9

Another Earth


Afişte görüldüğü üzere dünyamızdan rahatlıkla seyredilebilen, adeta dünyamızın bir kopyası niteliğinde, hatta öyle ki 2. Dünya olarak adlandırılan bu gezegen, tahmin edilenin aksine filmin ana öğesi değil..

Gençliğindeki büyük hatasının bedelini adaletin karşısında ödemişse de vicdanına hapsolan Rhoda bu hatayı tamir edebilmenin yollarını aramaktadır.. Sonunda batırmış olduğu birinci dünyasının sonrasına, ikinci dünyasını kurmak istemektedir ve bunun için elinde güzel bir fırsat vardır.. İç dünyaları arasındaki bu geçiş sürecinin yanında, bu afişteki dünya'ya da adımını atmak isteyen Rhoda, çabalarını bu yönde de sürdürmektedir..

İşte Another Earth bu iki yönlü çabanın ilginç bir biçimde kesişmesini anlatıyor.. Bilimkurgu kısmı ele yüze bulaştırılmamış ve hikayeye büyük uyum sağlamış, bu çok önemliydi film için.. Bununla beraber de bu tarz filmlerde sıkça gördüğümüz vıcık vıcık ve abartı anlatım bu filmde karşımıza çıkmamış oluyor..

Lost'ta Ethan rolüyle tanıdığımız William Mapother(Tom Cruise'un kuzeniymiş ayrıca) ve partneri iyi iş çıkarmışlar.. Sürenin kısalığı bu ağır filmi daha kolay izlenebilir kılmış.. Özgün konusu ve sade anlatımı da filmin ruhuna uygun düşmüş.. Ancak temposuzluk ve heyecansızlık filmi fena olmayan bir seyirlik haline getirmiş sonuç olarak..

6

12 Ekim 2011 Çarşamba

Elena


Elena, oğlu ve torunları için her şeyi yapabilecek, 50'li yaşlarının sonlarında, 2. evliliğini yaptığı 10 yıllık eşiyle birlikte yaşamakta, daha doğrusu hizmet etmekte olan bir kadın.. Oğlu işsiz güçsüz uyuz bir adam ve iki çocuğu var.. Birisi üniversiteye girme çağında, diğeri yeni yeni yürüyor, bir diğeri de yolda.. Çok zor geçiniyorlar ve annelerini durmadan cici babalarından para koparması yönünde telkin ediyorlar..

Cici baba çok zengin, ama doğal olarak çok cimri ve ketum.. Hayatta tek önemsediği şey kızı, ki kızı da bu adamdan neredeyse nefret ediyor haldeyse düşünün siz bu adamın uyuzluğunu.. İşte böyle bir ortamda, değindiğim yardım taleplerini geri çeviren cici baba, Elena'nın, ailesine verdiği önemle yüzleşmek zorunda kalıyor ve film olan Elena meydana geliyor..

Elena'nın oğlunun yaşadığı apartman bana direkt olarak Lilja 4-Ever'ı hatırlattı.. Peki o filmse bu ne? Film gram zevk vermedi bana.. Elena'nın duygularının değişimi ve geçiş döneminin bu kadar yavan geçilmesi uyuz etti.. Zayıf, etkisiz, düz bir film Elena..

Filmde sıçtım, bari başı ve sonu metaforlarla kurtarayım çabası da faydasız paşam!

2

11 Ekim 2011 Salı

The Island


2009 Filmekimi'nde izleyip de beğenmediğim Eastern Plays akıllarda, kalitesiyle değil de başrol oyuncusu Christo Christov'un çekimlerden kısa süre sonra, filmde de mücadele ediyor olduğu uyuşturucu nedeniyle trajik bir ölüme kurban gitmesi detayıyla yer etmişti..

Kamen Kalev'in Eastern Plays'den sonra ikinci filmi olan The Island, ilk filme göre çok farklı bir tarzda.. İki filmin izleyende bıraktığı ortak payda ise tatminsizlik.. Kalev'in hayli genç yaşı, onun henüz ciddi denemeler içerisinde olduğunu kanıtlıyor zaten filmleri arasındaki belirgin farklılıkları ve The Island içindeki aşırı karışık anlatımı da hesaba katınca..

The Island dram gibi başlayan, yer yer korkuya, kara filme bağlayan, en sonunda komediyi göze sokan, bir öyle bir böyle, savruk bir film.. Dolayısıyla da türlerin hiçbirisinde tam anlamıyla dikiş tutturamamış ve çok zayıf senaryosuyla da çaptan düşmüş..

Bunun yanında çok sıradan ve amaçsız bir görünümde olup özellikle sonlara doğru resmen seyirciye acı çektirmeyi amaç edinmiş sanki.. Filmdeki kimi uçuk ve ani sahneler de yönetmenin fütursuz, sadist, karışık bir kafa yapısına sahip olduğunu gösteriyor sanki.. Gibi gibi.. Bu söz konusu kafa sinema için süper bir kafa gerçi de, beceren var beceremeyen var tabii..

Kötü film.. Ve daha kötüsü, eziyet gibi..

1

Life in a Day


Dünyanın bildiğimiz bilmediğimiz her noktasından, 24 Temmuz günü çekilmiş videolarla oluşturulan fazlasıyla özgün ve deneysel bir film Life in a Day.. Youtube desteğiyle hayata geçen projenin yapımcı koltuğunda Ridley Scott ismi dikkat çekmekte..

Yapan, oynayan ve izleyen için aynı oranda ilginç bir tecrübe olan film, inanılmaz temposuyla belgesel niteliğinden çıkıyor adeta.. Kanser hastası bir annenin, kocası ve oğluyla olan aile yaşamını 1 dakika içinde, derinden sarsılarak izlerken, hemen sonrasında bir hayvanın önce sersemletilip akabinde boğazının kesilerek parçalanmasına tanık olabiliyorsunuz.. Her türlü inanışın temsilcilerini en saf halleriyle tanırken, dul bir baba ve öksüz bir oğulun her sabah evin annesini nasıl bir özlemle andığını görebiliyorsunuz..

Hafızamın yetmeyeceği daha bir sürü komik, hüzünlü, iğrenç, heyecanlı, samimi detayı en ham ve el değmemiş halleriyle barındırıyor Life in a Day.. İnsanların en aciz ve olağan hallerini, bir kitap veya başka bir filmde kesinlikle ama kesinlikle bu kadar doğal biçimde göremezsiniz.. Öyle ki filmin en sonunda, 24 Temmuz'un bitiş anında kameraya dert yanan kadın, bu dünyanın 6 milyar insanının çok büyük çoğunluğunun özetidir, tek vücutta toplanmış kanıtıdır.. Basit, sıradan, heyecansız, ünsüz..

Bugüne dek izlemiş olduğum belki de en değişik film.. Bunca kelimeyle dahi tam anlamıyla tanımlayamadığımı hissettiğim bu film için belki de en uygun tanım şudur: Çarpıcı..

8

10 Ekim 2011 Pazartesi

Habemus Papam


İtalyan oyuncu ve yönetmen Nanni Moretti'nin hem yazıp hem yönetip hem de oynadığı, pek naif bir film Habemus Papam(latince: -artık- papa'mız var)..

Papa'nın ölümünden sonra kardinaller meclisi acilen toplanıp oylama yaparak yeni Papa'yı seçiyor fakat seçilen Papa bu göreve hazır değil.. Yeni Papa yaşamı boyunca bir şeyleri içinde ukde olarak taşımış, hayatın onu sürüklediği yerlerde ruhu asla huzur bulmamış, ve içinde buna karşı koyacak gücü de bir türlü yaratamamış epey yaşlı ve yorgun bir adam, haliyle.. Bütün dünya ondan halkı selamlamasını beklerken, o belki de ilk kez yüreğinin onu götürdüğü yere gidiyor ve kaçıyor..

Baskı denen şeyden dibine kadar tiksinen ben, elbette ki karakterin bu çıkmaza hapsolmuş halini çok benimsedimi, anladım.. Kabuğunu kırıp vargücüyle bu baskıdan kaçması o kadar tanıdık ki bana.. Bu ruh halinin bu denli müthiş yansımasıysa tabii ki Michel Piccoli'nin muhteşem Papa performansı..

Habemus Papam çok sıcak bir film.. Yüreği yakan bazı sarsıcı anların dışında kendisini başından sonuna tebessümle izletiyor.. Minik hikaye, basit ve sade işlenişiyle, ve içerik itibarıyla The King's Speech'i hatırlatıyor ve iki film de hayli başarılı..

7

Margin Call


Kadronun hayvanlığına bir bakın önce.. Her türden insana hitap edecek zengin bir topluluk.. Kevin Spacey, Jeremy Irons ve Stanley Tucci kaldırıma sıçsa oturur 2 saat izlerim diyecek tonla insan var dünyada.. Veya; "Simon Baker'a -namı diğer Patrick Jane- hastayım, her türlü izlerim", "ayyy gossip girl'den Dan!!", "Demi Moore varsa kesin sevişme sahnesi de vardır lan!" şeklinde çoğaltılabilir.. Peki sonuç? Bence tahmin ettiniz..

Muhteşem kadro, zayıf film.. Bir yatırım şirketinin 1 gün içinde gelişen çöküş sürecini anlatıyor.. Konusu bu kadar.. İzleyiciye kattığı bu kadar.. Hepitopu bu kadar.. Kullanılan iktisadi ve yetersiz dil, iktisat okumakta olan beni dahi epey zorladı.. Gerçi benim gibi boktan bir iktisatçı da zor bulunur ya neyse.. Dolayısıyla film, seyir şevkini(zevk lan o) sağlamaya çok uzak bir görüntü çiziyor.. Başında ve sonunda vaadettiği hiçbir şey olmamasının yanında gelişme sürecinde de en ufak bir artısı yok..

Demi Moore falan resmen filmografiyi şişirmeye oynamış sanki.. O denli silik ve etkisiz.. İlk cümlede saydığım ilk 4 isim elbette ki klaslarını konuşturuyor ama film tamamıyla ortada kalmış ise onların da etkisi bir yere kadar oluyor..

Kapağı müthiş çekici fakat içi bomboş bir kitap gibi Margin Call.. Gerçi ver bu küçük ve basit hikayeyi David Fincher'a, onu da muhteşem bir film yapar adam, The Social Network gibi..

3

9 Ekim 2011 Pazar

Beginners


Beginners da son yıllarda sıklıkla rastladığımız üzere, sırtını oyuncu kadrosuna dayamış ve yine de vasatı aşamamış filmlerden birisi.. Bu gibi, festivalde türlü eleminasyon yöntemiyle seçtiğiniz filmler hakkında edinebileceğiniz bilgilerin en göze batanı da oyuncu kadrosu olduğundan, elden bir şey gelmiyor.. Ne çıkarsa bahtına..

30'lu yaşlarının sonlarına gelmiş ve mütemadiyen ruh eşini bekleyen Oliver'ın, 75 yaşındaki dul babasının gay olduğunu öğrenmesi ve o güne dek eşine benzerine rastlamadığı bir kadınla tanışması filmin kısa bir özeti niteliğinde..

Ewan McGregor ve Christopher Plummer arasındaki baba-oğul elektriği hayli güçlü de olsa, McGregor'a, özel Fransız Mélanie Laurent müthiş bir katkıyla eşlik ediyor da olsa film, kadrosunun epey gerisinde kalıyor ne yazık ki..

Karakterler arasındaki kopuşlar, birleşmeler, etkileşimler, gerginlikler aşırı sığ ve nedensiz şekilde gelişince, o karakterlerin ruhuna asla inilemeyince seyir esnasında o filme tutunmak ve benimsemek çok zor oluyor.. Filmde bir şeyler oluyor, sonra hemen geri dönülüyor, vazgeçiliyor, sürüyor, akıyor; ve biz sadece izliyoruz.. Karakterleri kesinlikle tanıyamıyoruz.. Böylelikle de normal şartlarda oyuncular arasında yakalanması hayli güç olan elektriğe karşın film vasatı aşamamış oluyor..

Senaryosunun vasatlığına karşın yine de atmosferin sıcaklığı ve oyuncuların sempatikliği seyir zevkini arttırabiliyor.. İzlenmesi pişmanlık yaratmayacak, hoş ama eh bir film Beginners..

5

Not: Bu amerikalıların 7'den 70'e aynı enerji ve şevkle yaşattığı parti hastalığı nasıl bir olaydır çözemedim arkadaş.. Genci yaşlısı, heterosu homosu, kadını erkeği, sağlıklısı hastası, alayı parti delisi lan.. Letspoooaaaaardddiiiiğğcilikten ne zaman bıkacak bunlar bilmiyorum.. Uyuşuk yüreğim darlanıyor bunların partilerini izlerken.. Böyle..

8 Ekim 2011 Cumartesi

The Future


Yazar, senarist, oyuncu, yönetmen kimliğine sahip Miranda July'ın, yazdığı, yönettiği ve oynadığı, tamamıyla arada kalmış, amaçsız, daha doğrusu başarısız bir film The Future..

Sorumluluk sahibi olmaktan korkan, uyuşuk, basiretsiz, kısmen de ezik bir çiftin bir kediyi evlerine alıp beslemeye karar vermeleri aşamasında kendileriyle, sorumluluklarıyla, yaşamlarıyla yüzleşmelerini konu ediniyor.. Sophie, arkadaşlarının hayata atılma ve aile kurma, çocuk sahibi olma vs gibi çağın yaygın değişim aşamalarına uyma başarılarının hayli gerisinde kalmış, ne işinde ne de ilişkisinde ne istediğinden asla emin olamamış, nereden çeksen oraya gelebilecek birisi.. Jason ise epey mıymıntı, aşırı gamsız, rüzgarda savrulan bir yaprak gibi hafif bir partner.. Bize yansıyansa bu hem çok durgun hem de çok çalkantılı garip ilişki..

Akışa serpiştirilmiş fantastik unsurların filme kattığı en ufak bir olumlu değer göremediğim gibi kedinin ağzından duyduğumuz felsefi çıkarımlar da neyi hedeflediği bilinmeyen, çapsız, sönük laflar.. Ya da çok müthiş metaforlar, mesajlar var da benim kafam basmadı.. Film, içerdiği melankolik, fantastik, komik taraflardan hiçbirine diğerinden daha yakın değil ve bu da filmi ne idüğü belirsiz bir hale sokuyor..

Burada kişisel arşivimin bir parçasını teşkil etmek dışında hiçbir işlevi yok.. Hafızadan kısa sürede silinecek bir film; burada bir kaydı bulunsa bile..

2

Persepolis


İran'da komünist-sosyalist eğilimli bir ailenin çocuğu olan Marjane'ın, ülkedeki rejim ve yaşayışın değişimine ayak uydurmaya çalıştığı sancılı süreci anlatıyor Persepolis..

Marjane Satrapi'nin bir nevi otobiyografisi diyebileceğimiz aynı isimli çizgi romanın yine Satrapi tarafından senaryolaştırıp onun yönetimiyle sinemaya aktarıldığını görüyoruz.. Çizgi romanın yapısına ve ruhuna sadık kalındığı çok rahatlıkla görülüyor dış görünüş itibarıyla.. Drama tarafını daha kolayca beslemek için bu çocuksu ve naif anlatımdan kaçılabilirdi; ama aslına sadık kalınmış ve çok da güzel olmuş siyah beyaz ve sade anlatım..

Animasyon türü, son yıllarda ciddi bir ilgili kitle kazandıysa da sinemaya nispeten daha uzak, gelenekçi, ve orta-yüksek yaş kesimlerince hala büyük bir önyargıya kurban gitmekte.. İşte Persepolis bu önyargıları parçalayacak ve bakış açılarını değiştirecek muhteşem bir film.. Bu önyargıyı kırmak mı istiyorsunuz, bir sevdiğinizin yakınlarda doğumgünü mü var, gönül rahatlığıyla hediye edin bu filmi.. Neyse..

Bahsettiğimiz aile yapısında güzel bir çocukluk dönemi girişi yaşamakta olan Marjane için gelecek fazlasıyla karanlıktır.. Ailesi ve ülke çoğunluğunu oluşturan islamcı kesim, İran Şahı'nın dikta rejimine muhalefettir.. Gün gelir, ayaklanmalar doruğa ulaşır ve İran şahı devrilir.. Humeyni'nin başa geçmesi, islamcıların sazı ellerine almalarından sonra Marjane'ın ailesi ve diğer modern kesim yağmurdan kaçarken doluya tutulmuş olur.. Yaşam bütün insanlar için tam bir cehenneme dönmüşken, ailesi Marjane'ı onun iyiliği için Fransa'ya göndermeye karar verir ve Marjane'ın zaten zorlu geçen hayatı artık onun kendi ayakları üstünde durmasını ve başına ne gelirse gelsin düşmemesini gerektirmektedir..

Ergenlik başlı başına büyük bir sorun iken, bunu ailesinden uzakta, göçebe ve yalnız biçimde aşmak zorunda kalan Marjane'ın kimi zaman komik, kimi zaman boğaza yumru koyan müthiş hikayesi Persepolis'in ta kendisi oluyor işte..

Şu filmi izleyip olayı sadece "şeriat gelecek ülkemize!" sığlığında anlamamak lazım tabii ki.. Aslolan her yerde olduğu gibi bu filmde ve İran'da da güç; ve ortak nokta ise faşist yönetimler.. Gücü olan, savunduğu neyse onu kabul ettirmek için güçsüzü adice eziyor ve sonucunda olanlar hep aynı, ezilen hep halk.. Filmde batının yüzü maalesef biraz masum kalmış ama ne gelir elden.. Böylesine şahane bir film için görmezden gelinebilir o da..

Başyapıttır Persepolis; bugüne dek nasıl değinmemişiz hayret ettim.. Şiddetle tavsiyedir..

10..

6 Ekim 2011 Perşembe

Skhizein


http://atmospheretic.blogspot.com/2009/09/kendimden-tam-91-cm-uzagm.html

Zihni, kendisinden 91 cm uzağa kaymış bir adamın trajikomik hikayesi Skhizein.. Peki mecazi veya gerçek anlamda kayan, Henry'nin ruhu mu, yoksa gerçeklikten yavaş yavaş uzaklaşan Henry'nin ta kendisi mi.. Yukarıdaki postta göreceğiniz üzere Skhizein, ismi itibarıyla, kendisinden uzaklaşanın Henry olduğunu gösteriyor, başka bir deyişle şizofreniyi sunuyor bize..

Henry'nin yaşadığı dünyayla ilişkisi fazlasıyla kopuk ve bu onu her şeyden soyutlamış.. Hapsolduğu, kendisini hapsettiği soruna isyan etmiyor, bunun yanında uzatılacak her türlü yardım elini reddediyor, hiçliğe doğru süratle kaymayı seçerek.. Psikologun yardımının dokunacağını hissettiği anda bunu zihninde direkt olarak faydasızlaştırıp yoksaymasını ve kaçışı seçmesini hatırlayınız..

İçinde bulunduğu durumda ise kimi çelişkiler baş gösteriyor.. Kendisinden 91 cm uzak iken, onu kurtaracak(daha da dibe batıracak) 2. meteoru gözlemesi için teleskopun yardımına ihtiyaç duyuyor ve buna özellikle dikkat çekilmek istenen ve gözlere sokulan planda görüyoruz ki zihin ve beden aynı yerde birleşmiş.. Şizofreniye kanıt.. Bunu bir hata olarak nitelendirenleriyse anlayamadım pek.. Elbette farklı şekillerde değerlendirilebilir -ki nette ufak bir araştırmayla türlü bakış açıları görülecektir- ancak hata demek pek garip bunca dikkatle yapılan bir işte..

Skhizein günümüz dünyasında gitgide zayıflaşan ilişkiler sonucunda iyiden iyiye yalnızlaşan ve psikolojisi bozulan milyonlarca insandan sadece birine müthiş bir yorumla odaklanıyor.. Başarılı..

5 Ekim 2011 Çarşamba

Koza


Nuri Bilge Ceylan'ın, filmografisinde ilk sırada gördüğümüz 1995 yapımı kısa filmi Koza, kendisinin öngördüğü ve hayalini kurduğu sinema kariyerinin mihenk taşı, olmazsa olması şeklinde nitelendirilebilir.. Nitekim filmi izlediğimizde, kendisine çizdiği yol haritasının ve tarzın en saf halini görebiliyoruz.. Tarkovsky külliyatını hatmedenlerin rahatlıkla görebileceği Tarkovsky sineması izleri, veya benim gibi, Tarkovsky'nin varisi addedilen Bela Tarr sinemasına ucundan da olsa bulaşmış kişilerin (A torinói ló) görebileceği izler, Koza'nın bütününü kaplamış durumda ve bu bize Nuri Bilge Ceylan'ın etkilendiği ve kendisine yol olarak seçtiği tarzı tanıtıyor.. Bu da filmin anlaşılması hayli güç, metaforlara bulanmış, zor bir anlatıma sahip olduğunu gösteriyor..

Gizli anlatımların çözülmesi bu tarz filmleri çok sevenler için ciddi bir zevk olsa da, Koza, türdeşlerinden hayli farklı bir kategoride.. Neden? NBC bu filmde insanlara konuşmamış bence.. Onu yetiştiren o günlere getiren anne babasını filmin başrollerine koyarak o güne dek söyleyemediklerini söylemek istemiş adeta.. Bu filmi yapıp altına imzasını atmazsa, kafasındaki bu anne baba başrollü film fikrini hayata geçirmezse, sanki hayatı boyunca her şeyin eksik kalacağını hissetmiş.. Ve söylemek istedikleri, büyük ölçüde kendisine özel kalmış.. Filmdeki hayvanların doğum-yaşam-ölüm süreçleri vs gibi detaylar elbette ki insanlarla bağlantı kurdursbilir, ve daha bunun gibi birçok detay akla gelebilir; ancak bunların hepsi tek tek elde kalıyor ve bütünleştirilip belli anlamlara hapsedilmesi bu noktadan sonra saçmalamak oluyor kanımca.. Çünkü bunun bütününe ancak NBC varabilir kendi zihninde.. Onun beyni ve kalbi ne diyorsa, ne hissediyorsa odur, ona özeldir.. Bu yüzden filmi ve söylemek istediklerini belli kavramlara hapsetmek çok yanlış..

Koza fazlasıyla kişisel, ama bu kişiselliği yüzünden de fazlasıyla özel bir film.. Bir nevi ben buyum, bu olacağım haykırışı; manifesto..

4 Ekim 2011 Salı

Bir Zamanlar Anadolu'da


Nuri Bilge Ceylan filmin adını "Bir Zamanlar Anadolu'da" koymuş ama her zamanın Anadolu'sunu, tümevarımla, Türkiye'sini anlatmış aslında.. Memleketlimize yerleşmiş türlü türlü huyu ve alışkanlığı, bu denli ufak bir çerçevede sunduğu karakterlerle ve olay örgüsüyle ustaca yansıtmış.. Bunu da kör göze parmak değil, bugünlere sorgulayıcı ve muhalif bir bakışla gelebilmiş kişilerce anlaşılabilecek düzeyde yapmış ki günümüz şartlarında bazı olgulara açıkça geçirmek maalesef çok kolay değil git gide faşistleşen ülkemizde..

Askerinden polisine, savcısından muhtarına, mesleklerde ve mevkilerde adeta kural olma noktasına gelmiş ne kadar yozlaşmışlık varsa hepsine çakmış Nuri Bilge Ceylan.. Bu memlekette cahil cahilliğini, suçlu suçunu, ahlaksız ahlaksızlığını asla kabul etmez.. Geçmişte tanık olduğu olayı zihninde aydınlatamıyor değildi aslında Savcı.. Sadece bazı şeyleri onun beynine çakacak, inkar çabasına son verecek bir figüre ihtiyacı vardı, Doktor çıktı karşısına.. Muhtar Arap'a, Arap Muhtar'a çaktı.. Otopsi memuru, sayman'a, savcı komutan'a, doktor savcı'ya, polis memuru Naci'ye, Naci katil'e.. Herkes birbirine çaktı bu filmde ve bize gösterdiler ki biz her fırsatta birbirimize çakıyor, bizden yüksektekini kıskanıyor, başka bir işin erbabının uğraşını küçümsüyor, hep daha fazlasını istiyor, suçlarımızı kabul etmiyor, ve bu şekilde, sorgulanmadan, sorunsuzca yaşamak istiyoruz.. NBC ise orada durun diyor..

Kimisi allah der, kimisi yazgı; o ise her şeyin ötesinde, küçücük bir çocuğun hayatına çakıyor..

Film çok çarpıcı bir tokattır insanımıza.. Bakalım yüzlerinizde patlayacak bu darbelere ne kadarınız yüreklice göğüs gerecek, dürüstçe kabul edecek..

Dipnot: Filmde Yılmaz Erdoğan'ın göründüğü her sahnede kahkaha atma ihtiyacı hisseden bindirilmiş kıta kabul edebileceğimiz danaların ta amına koyayım..

8
Related Posts with Thumbnails