26 Ağustos 2011 Cuma

Ilımlı Dikta


Fotoğraftaki renkleri bir kenara bırakın, görmeyin, istediğiniz ve sevdiğiniz renkleri yerleştirin oraya.. Ne görüyorsunuz? Rica ediyorum bir 30 saniye düşünün fotoğrafa bakıp..

Düşündünüz mü? 100 kişi düşündüyse, bunların 98'i hayranlıktan götü kaybetmiş durumda eminim.. Çünkü 2-3 gündür sosyal medyada gözlemlediklerim aynen bu.. Burada Fenerbahçe söz konusu olduğu için öznem de onlar olacak haliyle.. Ancak siz laflarımın bütün kulüplere ve taraftarlarına gidiyor oluşundan mutlak surette emin olunuz, şüphe etmeyiniz, ricamdır..

Evet, tekrardan bakıyoruz.. Ve ne görüyoruz? İnsanlar bu inanılmaz tatlı çocuğun üstünde sevdikleri renkleri görünce yüzleri gülüyor, mest oluyorlar, renktaşlarıyla paylaşıyorlar, içleri mutluluk doluyor..

Ben ise utanç duyuyorum.. Dehşete düşüyorum.. Bir anne baba düşünün ki daha etrafındaki hiçbir şeyi algılayamayacak yaştaki çocuklarının hayatının kalanında yapacağı seçimlere şimdiden set koymuş, güdümlü kılmış.. "Sen bu takımı tutacaksın" diyor.. Hatta bırakın bunu, "tutuyorsun!" diyor.. Daha şimdiden sempatiklik, şekerlik, renk aşkı vs gibi sahte yaftalarla bu baskıyı uygulayanlar ileride neler yaparlar siz tahmin edin.. Uzun süredir kafayı takmış olduğum bir durumdur bu ve de bugünlerde şu fotoğrafla birlikte sinirim kat kat artmış durumdadır..

Çocuğuna, tercihlerine, kalbinin gittiği yöne bırakın saygı duymayı, kulaklarını dahi tıkayan bir baba, anne.. Ve bu yaptıklarından gurur duyuyorlar.. Kimisi çevreye karşı hava atıyor, kimisi coşkusunu kendi içinde yaşıyor.. Bu faşist ve baskıcı zihniyet, ne yapıyor olduğunun farkında bile değil.. Ve emin olun ki şu diktatörlüğü yapanların çok büyük kısmı siyasi görüş olarak cumhuriyeti, demokrasiyi benimsemiş, hümanist ve adaletli geçinen, gelir düzeyi ve kültür seviyesi belli bir seviyenin üstünde olan kişiler..

Hep delirmişimdir kendi içinde adaletten, doğrudan, ilkeden, şereften dibine kadar yoksun olup da etrafa bu naraları atanlara.. Bu örnek de bütün içerisinde küçücük bir parçadır aslında.. Ama en hamı ve en tehlikelisidir de aynı zamanda.. Ben çok uzun zamandır hayalini kurmuşumdur şayet ileride çocuğum olursa takım seçiminin tamamen kendisine ait olmasının.. Veya da hiç tutmamasının, ilgilenmemesinin.. Şunu düşündüğüm 5 saniyede bile huzurla dolabiliyor içim.. Çünkü biliyorum ki o, 2-3 tane renge gönlünü vermiş ve kalbinin ona gösterdiği yoldan gitmiş, içi sevgiyle dolmuş.. Birtakım şeyleri görmüş, değerlendirmesini yapmış, ve kararını vermiş.. O seçmiş, oğlum, kızım..

Benim daha 1 aylıkken üstünde Galatasaray tulumuyla yatakta debelenen çocuğumla ben nasıl gurur duyarım ki o 10-15 yaşına geldiğinde? Tuttuğum takımı bir dikta sonucunda tutmuş bir çocuk.. Belki çok sevmiş, belki de hiç sevmemiş, önemli mi bu.. Ama insanlar psikopatlaşıyor bu takımcılık olayında.. Ufacık çocuğa şu giysileri giydirebiliyorlar, fener ya da cimbom dedirtebiliyorlar.. Çok vahim bir durum.. Çok.. İşin acı tarafı da, bundan hayvan gibi gurur duyuyorlar, çevrelerine karşı böbürleniyorlar.. Çünkü onlar için 1 kişi 1 kişidir ve karşı yakayı seçen bir çocuk, asla düşünülemez! Bugün ayı volkan basın toplantısında "35 milyon fb taraftarı" gibi bir cümle kurmuş ya hani, zihniyet bu işte.. Ayısı da, enteli de, temiz kalplisi de, adisi de aynı düşünüyor.. Ortak paydaysa saygısız olmak..

Günün birinde çocuğum olursa ona hiçbir bok demeyeceğim şu takımı tut minvalinde.. Ben yine maçıma giderim, formamı giyerim, her şeyi de yaparım, ama o serbest olacak.. İster bana kıl olsun muhalefet peşinde koşsun başka takım tutsun, isterse de sevgimden feyzalsın.. Önemli değil.. Çünkü doğrusu bu.. Başkasının bu faşist, ruh hastası, kompleksli tutumlarını da öldürsen kabul etmem, kimseyi de dinlemem, hak vermem.. Çocuğuna bu dayatmayı uygulayan anne babanın, dayının amcanın, kardeşin kuzenin, mağazalarında bu tarz bebek ürünleri satan bütün kulüplerin, ve şu hareketi beğenenlerin ta amına koyayım.. Elimde olsa, kuvvetim nüfuzum olsa, şunların satılmasını da yasaklarım, çocuğuna nokta kadar dahi olsa baskı uygulayan anne babayı da hapse sokarım, şerefsizim acımam..

Ben kimim? 6-7 yaşlarında muhtemelen çevre baskısı veya başka belirsiz nedenlerle çok kısa dönemler Beşiktaş ve Fenerbahçe'yi tutmuş(beşiktaşı hatırlıyorum, feneriyse hayır), akabinde yine aynı yaşlarda Galatasaray'ı sevmiş bir aşk eşşoğleşşeğiyim.. Kendim seçtim, sevdim.. Sapıklığınız size kalsın kokuşmuş beyinli, kompleksli, güce tapan, çoğunluk yanlısı şerefsizler..

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Perfect Couples #1

NBC'nin tek bölüm izleyip notunu verdiğim ve doğal olarak yayından kalkan boktan dizisi Perfect Couples'ı ben devam ettireyim istedim.. Keyif yok, boş vakit çok, canım milleti seviştirmek istedi.. Basit ve banal bir posta hoşgeldiniz.. Soyunun..



Deli deliyi görünce.. Neyini saklar bilemedim.. Para üstünü sakız olarak almasından bile bakkalın camını çerçevesini indirebileceği bir kavga çıkarmayı başarabilecek delilikte bir Ali Kaptan(Öyle Bir Geçer Zaman Ki) ve Cennet Mahallesi'ne koysan hiç sırıtmayacak ve önüne gelen ilk götü büyük çingeneye saç baş dalabilecek cazgırlıktaki Şule'yi (Süper Baba) yatakta bir hayal edin.. Lanlı lunlu bir çizgide ilerleyen, kimin baskın olacağını kestirmenin bir hayli güç olduğu, bıçak sırtı bir süreç.. Suçlu da muhtemelen çarçabuk kırılmış yatağı Ali Kaptan'a satmış olan talihsiz mobilyacı.. Yer dayağını oturur yerine..



Memlekette deli bir değil ki.. Herkes herkesee gider yapıyor, herkes herkesin işine burnunu sokuyor.. Kimsenin en ufak bir şaka yapacak dahi götü olmadığı, rakı içen, döven, tahammülsüz, öküz, kütük gibi bir adamdır Cevdet abi (Süper Baba).. Yalancı, fesat, maydanoz, leş, pislik bir karıdır Mukaddes (Fatmagül'ün Suçu Ne?).. BDSM sınırlarında gezinecek bir ilişki ihtimal dahilinde, ve dayanakları da çok güçlü.. Kadınını güçsüz ve ona bağlı kılmazsa olmaz bir erkek olan Cevdet, öyle ya da böyle taşşaklı olan Mukaddes'i biraz zor alt eder.. Üstüne vazife yöneticimiz de mahalle karakolunu arar..



Egsoz deliği görse sokacak azgınlıkta, rutini çiğ köfte rakı, dili epey tatlı olan şahane bir abimizdir Feyzo (Alacakaranlık).. Yılların azgınlığı bünyesine fazladan agresiflik eklemiş olan, çirkef mi çirkef, adi mi adi, leş mi leş, ama götü göbeği yerinde, işi bilir bir ablamızdır Pembe (Cennet Mahallesi).. Ucuz parfümlerin ve çiğ köfte rakı kokularının eşlik ettiği, aşırı yağlardan ötürü de hayli ıslak bir gecedir onları bekleyen.. İğrenç seks budur..



Dinsizin hakkından imansız gelir.. Gelmeli de.. Milletin mutluluğunu çekemeyen, evde kalmış, tada bakamamış, emememiş, çirkin, bunun üstüne kıskanç, mixer bir karı bu Süheyla (Aliye).. İmansız? Tv tarihinin en psikopat karakterlerinden biri olmalı Erdal Kömürcü.. Tecavüzcü, uyuşturucu imalatçısı, yalancı, Şehmus reyizin tanımıyla "it"in tekidir.. Sikerek cezalandırmak diye bir şey varsa eğer bu dünyada, en uygun çiftlerden biri budur.. Fuck me like a championcı olur çıkar en sonunda bizim azgın Süheyla..



Elit seksi.. Görgü kurallarını ve kibarlığı bir an olsun elden bırakmadan, bol dokunmalı, estetize edilmiş.. Mekteb-i Sultani'de okumuş, yurtdışında uzunca bir vakit geçirmiş paşa oğlu Kamil Bey (Esir Şehrin İnsanları) ve bekaretini özenle saklamış, "çok muzipsiniz behlül" tarzı cümleler ağzından eksik olmayan, piyanist, entel bir bağyan olan Matmazel Deniz Hanım (Aşk-ı Memnu).. Gerçek tutkuyu bu sanıp tutkuların en kralını görmezden gelip frenk frenk cima edecek bu heyecansız çifte allah belanızı versin diyorum..



Kabus çiftimizle bitirelim.. Murat (Öyle Bir Geçer Zaman Ki) ve Nihal (Aşk-ı Memnu).. Bu ikili dorm room'da hallenirken kapı dışında muhakkak bir acil yardım ekibi beklemeli.. Uyuzlukta, mıymıntılıkta, salaklıkta, iticilikte sınır tanımayan bu zengin piçlerinin pompa hayatı pek mutsuz geçecektir.. Duygu yoğunluğu ne zaman artsa şak diye bayılıyor bu Nihal.. Hele ki götüne doğru hamle yapmaya yeltenen Murat'ı görünce titrek kalbi anında heyecana yenik düşecektir ve bayılacaktır.. Murat geri kalır mı hiç.. Hastalığı var garibin.. Ne zaman sekse yeltense titremeye başlıyor ve kilitlenip kalıyor yatakta.. Sonra ver elini am bulans.. Keh keh..

Bitti.. Bir dahaki bayağı ve dünyayı kurtarmayan postta görüşmek üzere.. Şimdi siktirip gidebilirsiniz sevgili okuyucu..

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Behzat Ç - Her Temas İz Bırakır / Son Hafriyat


Öncelikle: VendettA'nın dizi yazısı..

İşbu yazıyı diziyi hiç izlememiş ama en baba spoilerı yaptığım büyük mallık neticesinde öğrenmiş birisi olarak kaleme aldığımı belirtmek isterim.. Ağzımdan çıkan her cümle de sadece kitapların üstünden olacaktır..

Ankara hiç sevmediğim bir şehirdir.. 8-10 defa gitmiş olup, az çok da dolaşmışımdır haliyle.. 19 Mayıs stadı şehrin bir özetidir adeta.. O stad, şehrin bütün özelliklerinin eşleniğine sahiptir.. Buram buram saçtığı eskilik, Ankara'nın pörsümüş ve döküntü halini vurgular.. Bir fark yaratmayan dümdüz ve heyecansız yapısı, sabah saatlerinde ankaray merdivenlerindeki kalabalığın aheste ve sıradan hallerine ispattır.. Tribünlerin pisliği ve sonradan değiştirilmiş rengarenk eğreti koltuklar, şehrin düz ve basit yapısına sonradan eklenmiş yapay modern kültür nesnelerini akla getirir.. Her kavşaktaki fıskiye ve havuzlardır benim için Ankara.. Vaatsiz bir şehirdir.. Arada dahi kalamamıştır, cazibesizdir.. Bir Eskişehir'in 10'da 1'i değildir..

Deniyor ki, bu dizi İstanbul'a isyandır! Ankara'ya iade-i itibardır.. İstanbul'un ve insanının aşağılayıcı tavırlarına kapaktır, vs.. Duyduğum kadarıyla dizi oyuncularının da bu yönde demeçleri var.. Bense katılmıyorum bu tespite.. Ankaralı olduklarından ve onları benimseyen kitleye ihanet etmeme hissiyatından kaynaklandığını düşünüyorum o yorumların.. Bu dizi tam anlamıyla bir isyandır.. Ama neye isyandır?

Behzat Ç, her şeye karşı bir isyandır.. Polisiye romanlardaki "katil kim" sığınmacılığına bir isyandır.. Ülkedeki suçların sadece İstanbul'da işleniyormuşçasına yansıtılmasına isyandır.. Kitaplarda polisleri sevdirme ve, hem kahraman hem de çok modern ve özgün gösterme kolaycılığına bir isyandır.. Canımızı, götümüzü, her bokumuzu emanet ettiğimiz kolluk kuvvetlerinin toplum nazarında zerre sorgulanmayışına bir isyandır.. Kötü şeyler yapmış karakterlerin ve kişilerin, bu kötülüklerinin gözardı edilip insana veya okuyucuya masumane bir şekilde servis edilmesine bir isyandır.. Behzat Ç çok büyük ve kapsamlı bir isyandır ve de salt "İstanbul'a isyan" şeklinde lanse edilmesi dizinin kendisine büyük haksızlıktır..

Behzat Ç matah bir adam değil.. Ve kendisi de bunun dibine kadar farkında.. Günümüzde her yanımız kuşatılmış durumda, haksız ve kötü olduğu halde her daim başkasına bok atan, kendisini kaybeden olarak gösteren, ilgi alaka isteyen karakterler tarafından.. Behzat Ç ise öncelikle kendine dürüst.. Nasıl bir adam olduğunu çok iyi biliyor.. İnsanların ondan kaçması, çoğunlukla korkması ve nefret etmesini anlayışla karşılayabiliyor.. Zor da olsa bunun ayırdına varmış ve bu kabulleniş aşamasının sonlarında, hatta ve hatta bitirmiş bile.. Kişiliğinin, alışkanlıklarının, onu Behzat Ç yapan özelliklerin önüne geçemeyip her şeyi her defasında berbat edince bunun acısını yine kendisinden çıkarıyor.. Benliğiyle daima bir mücadele halinde.. Fiziken olmasa da ruhen her saniye çarpıyor o okkalı silleleri kendi suratına.. Bu kimi zaman zihniyle, kimi zaman 5-6 tekel birasıyla, kimi zaman 216, kimi zaman rakı, kimi zamansa cama geçirilen bir yumrukla gerçekleşiyor.. Behzat Ç kendini sevmiyor.. Elinden tek gelense, "keşke"ler..

"Keşke" adamlarıyla dolu bu "bir Ankara Polisiyesi".. Hayatta her şeye geç kalmışların hikayesi.. Akbaba, Harun, Hayalet, Behzat Ç.. Geç kalış süresi değişebiliyor: 1 saniye, 1 gün, 1 yıl.. Ama sonuç hep aynı.. Arta kalanlar ise söylenmemiş sözler, edilmemiş teklifler, içe atılmış restler küfürler ayarlar, ilanı aşklar.. Bunların hepsi birikiyor.. Ama hiç erimiyor.. Acısını çıkardıklarıysa genelde hep kendileri oluyor.. Biliyorlar çünkü kendilerini.. Bu hayatta onların gönüllerince yaşamalarını sağlayacak bir insan profili yok maalesef, ve oluşmayacak da.. Vuruyorlar bu yüzden kederin dibine.. İçip içip sızlayanı da var, işine hayatını adayan ve kendini unutanı da..

Bu karakterlerin izleyiciler ve okuyucular tarafından nasıl sevilebildiğinde saklıdır Behzat Ç serüveninin başarı öyküsü.. Düşünün ki polis bunlar.. Polis.. Vatandaşını korumaktan çok ona düşman olan ve çoğunlukla aleyhine çalışan bir güruh.. Girdikleri günahları saysan burdan "dal"a yol olur.. Ama böyle bir topluluğun üyeleri, böylesi bir sevgiye layık oluyor nihayetinde.. Müthiş bir olay.. Bencillik, ahlaksızlık yapsalar da, günaha girseler de, hak yeseler de, hayvan gibi seviliyor bu adamlar.. Çünkü, ne iseler, o lar.. Hepsi bizzat kendisi.. Yamuk yumuk değiller.. Okulda, askerde, iş yerinde, hayatın her alanında yavşaklık ve yalamalık paçalardan vıcık vıcık akarken onlar dimdik kalabilmişler.. Hataları, günahları, olumsuz neleri varsa alınlarında yazıyor, gizli saklı değiller.. Ve herkes onları benimsiyor, seviyor, takdir ediyor.. Dolayısıyla onların mimarı Emrah Serbes'i de..

Uyarlamaların asıl eserden her daim zayıf kaldığına defalarca tanık olmuş biri olarak diziyi izleyip de Behzat Ç kitaplarını okumamam imkansızdı.. İki kitabı da bitirmiş bulunuyorum ve ikisini de inanılmaz sevdim.. Bu kadar güçlü karakter tahlili olan kitap pek bulamazsınız.. Hem de birden çok "bizden", ve aynı zamanda fazlasıyla değişik karakterler.. Bunları paralel götürüp yanlarına aşırı derecede merak uyandırıcı bir hikaye oturtuyorsunuz ve bir paralel daha çekip karakterlerin özel hayatlarını aynı eksende ilerletiyorsunuz, bağlantıları ustalıkla kuruyorsunuz.. Ve de öyle finaller yapıyorsunuz ki kalplere çiziği atıyor.. 24 ve 26 yıllık bir kafadan çıkınca hele bu kitaplar, takdirler fersah fersah artıyor haliyle..

Emrah Serbes çıtaları çok yükseğe çekti.. Hem roman hem dizi dünyasında.. Kimi angutlar hala Behzat Ç'yi övüp Ezel'e sövsün bilip bilmeden; Ezel'le birlikte çok yükseklere çıkan çıta, Behzat Ç ile birlikte umarım daha da yükselir.. Diziyi izleyince göreceğiz.. Ama ne yazık ki furyacı ve peşin hükümlü zihniyet hiçbir yere kaybolmayacak.. Bir bölümeh oldu diye Leyla ile Mecnun'u itin götüne sokan zihniyetle tv tarihinin en kaliteli dizisi ünvanını o dönem itibarıyla elinde tutmuş milat dizi Ezel'i elit olmakla suçlayıp söven zihniyet aynı zihniyet.. Ve çok tehlikeli.. Birini överken diğerinin amına koymakla meşgul olmadan bir dakika dahi duramayan insanların erki elinde tuttuğu bu ortamda başarı sağlamak oldukça güç..

Diziye başlıyoruz efendim.. Ne ankara nefreti, ne de istanbul sevdası bana salak salak yorumlar yaptırmaz umarım sağda solda.. Önyargılara kafam girsin..

Hahah ne geldi aklıma.. Kitaptan bir detay.. Behzat Ç zap yapıyor tv karşısında hızla.. Bir yeşillik görüyor hemen duruyor.. Anlıyor ki futbol değil golf maçı, hemen değiştiriyor.. Çok gülmüştüm :)

Seni Kalbime Gömdüm ismini eleştirenlerin de %98'i Son Hafriyat'ı okumaya üşenen götoş kesim.. Müthiş bir isim lan halbuki.. Hem senaryoya uygunluk, hem de duygu açısından.. Ta amınıza koyayım sizin.. Amını amirini sikeyim cevdet!

Behzat Ç ulan! Geliyorum!

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Hayatın hoşçakal dedikleri..

Leyla ile Mecnun'dan kaptırıyoruz..


Doyumsuzların tekelinde yaşadığımız şu orospu çocuğu hayat.. Hep daha fazla, hep daha fazla çeşit, hep daha fazla haz isteyenler işgal etmekteler aza tamah edenlerin mutluluklarını.. "Ama ben güçlü olmak istemiyorum ki.. Ben Şekerpare'yi istiyorum.." diyen İsmail abi çok güzel özetlemiştir bu hissiyatı.. Hayattan beklentilerini o kadar ufak ve kolay şeylerle sınırlamıştır ki, geride kalan her şey boştur.. Kimisi için iyi bir eş, iki oda ev, bir de çocuktur.. Kimisi içinse bir dosttur, bir iştir, hayaldir.. Küçücüktür hepsi.. Kimseciklere de zararı yoktur.. Ama.. Olmaz hiçbirisi.. Acıların en büyüğüdür elde kalan.. Bir de kan çanağı gözler..


Safsatadır "istediğini al! durmadan mücadele et! yılma!" klişesi.. Toplumda lanet olası bir kalıptır.. İnsanların itinayla tekdüzeleştirilmesi, bütün yaratıcılıklarının, özlerinin, benliklerinin sıradanlaştırılmasıdır.. Okulu bitir, başarılı ol, 10 saat çalış, evlen, daha çok çalış, çocuk yap, daha çok çalış, ve yorgun argın öl.. Bunun dışına çıkan herkesi ezmeye çalışır bu çarkın neferleri.. İstediklerini almanın tek yolu buymuş gibi sanki.. Asla anlamazlar.. Çünkü bilirler ki ne kadar ezersen o kadar var olursun.. Onlar hep önlerindeki, para babalarının dayattığı kağıt mağıt meşgul olurlar, dikerler gözlerini bütün gün.. Diğerleriyse çektikleri acılarla uzaklara dalar giderler en bitik halleriyle.. Hayal kırıklıklarıyla..


Herkes kendisini düşünüyor bu hayatta.. Fedakarlık denen olguyu ara ki bulasın.. Hatasını kabul etmeyen, kendine gelinmeden, onlara gitmeyen bir kişiden kendisini başkasına adamasını bekleyemezsin.. "Hepsine tamam" diyemezler asla.. İş öyle noktalara gelir ki "sen çok iyi bir insansın İsmail" cümlesi bile çıkar ağızlarından.. Devamına hacet var mı? Hep hoşçakal derler.. Hoşçakal.. Bir kez olsun geriye dönüp bakmayanların at koşturmasıdır hayat.. Yakarlar, yıkarlar, sol yanı acıtırlar, ve devam ederler.. Kalan, bir bankın köşesinde kalakalmış, arkadaşlarına "sanki, böyle, buram acıyo gibi haa.. buram sanki.. sanki buram çok acıyo gibi oldu şimdi.. bu acı geçiyo mu?" diye çaresizce sorar..


En acısı da ne biliyor musun.. Beklerler hep.. Ne duyarlarsa duysunlar, canları nasıl acırsa acısın, hep beklerler.. Bir gün gelecek o gemi.. Umut etmek deli gibi acıtsa da, vazgeçemezsin.. İçine karşı koyamıyorsundur çünkü.. Elbette biliyorlar yoksa günden güne kuruduklarını.. Aşikarı saklayamayacaklarını.. Yok sayamayacaklarını.. Bir yandan da düşünüyorlar.. Ben ne istiyorum ki.. Ne istedim ki bu hayattan.. Ufacık, küçücük şeyler.. Kiminin gemisi, kiminin Leyla'sı.. Gelirler mi? Belki de.. Ne bileyim ben..


düşerken duramazsın, susarken anlatamazsın..

belki de, ne bileyim ben..
uzaksan duyamazsın, bıraksam bulamazsın..
nerdeyim, biliyorum ben..

yalan.. ne diyorsam, ne duyduysam hep yalan..
yalan.. kim ne dediyse, ne duyduysan yalan..

duramaz ki yanan, bulamaz ki arar..
duruyorum ben..

yalan.. ne diyorsam, ne duyduysam hep yalan..
yalan.. kim ne dediyse, ne duyduysan yalan..

bilirsen unutamazsın, aşikarı saklayamazsın..
kimdeyim, arıyorum ben..
solarsan açamazsın, kurursan damlayamazsın..
belki de, kuruyorum ben..





Çok sevdik ama siktirip gitmen gerekiyordu Arda..


Öyle böyle değil, cidden çok sevdim Arda'yı.. Şimdilerde moda olan, yeri gelince yeren yeri gelince de söven o garip sevgiden de değildi benimkisi.. Bir kardeş gibi sevdim.. Bir idol gibi, bir çocuk gibi.. Her türlüsünden sevdim.. Ama o haketmedi..

Boleslav maçında kapalı'nın önünde güneş gibi doğarken, hayatımızın en mutlu günlerinden birini geçirmekteydik bizler.. Yıllar süren buhrandan sonra ilk kez bir umut ışığı kaplamıştı içimizi.. Kısa sürede de anlaşıldı bu masalın pek de kısa sürmeyeceği.. Arda müthiş bir futbolcuydu çünkü.. Ve en önemlisi, zekiydi, uyanıktı, adamdı, değişikti..

Şimdilerde "medya bize karşı!" diyedursun beyzadeler, aziz'in uşağı ibne medya galatasaray'la ilgili her türlü değere, çıkışa, parlamaya deli gibi saldırırken arda'nın bu planlı saldırıdan en büyük payı alacağı çoktan kesinleşmişti 2006'da..

Gerek yaşının küçüklüğü, gerekse abi tahtının takımdaki diğer sülükler tarafından tutulmuş oluşu Arda'yı birazcık geri planda tutabildi ve bu o'nun futboluyla ön plana çıkmasını sağladı.. O sahada türk futbolunun ve Galatasaray'ın en büyük özlemlerini gözlerimizin önünde giderirken ben daha ilk senesinde bile avrupa'ya gitmesini gerektiğini söylüyordum.. Bu ülke insanının büyük oranda pislik oluşu ve lanet olası ahlaksız düzenin o'nu tüketeceğini hissediyordum çünkü..

Olmadı.. Hem bütün şerefsiz dış mihraklar, hem de biz, parçalamaya başladık onu.. Metin Oktay'ın ruhani misyonunu yükledik ona.. Fener'e karşı tek başına sürdük sahaya.. Kaldıramayacağı sorumluluklar yükledik.. Yanlış yaptık..

Bir düşünün.. Bir an olsun.. Kurun kafanızda.. Sevgilinizlesiniz.. En özel anlarınız.. Kare kare birileri sızdırıyor medyaya.. Bütün türkiye görüyor bunları.. Ve denilmedik laf kalmıyor.. Aşırı derecede ahlaksız olan toplumumuz bir anda ahlak abidesi kesiliveriyor ve gencecik bir adamın hayatıyla oynuyorlar.. Giydiği pantolondan tutun, sinema kapatmasına, her şeyine manyak gibi sövüyorlar.. Fırsatları olsa çoğunu kendileri de yapacak ama, anlatamazsın işte.. Kaldı ki, size ne yani.. Size ne..

Yukarıda özet geçtiğim durum bir yanda.. Arda'nın yaptıkları da diğer yanda.. O hassas dönemlerde bile karakterleri için tek kelime dahi sarfetmenin vakit kaybı olacağı isimlerle takıldı hep gözümüze soka soka.. Rıdvan, Emre, Acun, Semih, vs.. Bırakın takılmayı, akıl aldı, fikirlerine dokunmalarını, etki etmelerini sağladı.. Hiç gereği yoktu, hiç..

Popüler olmak çok hoşuna gitti.. Ve adam olmayı, çalışkan olmayı, doğruyu, ahlakı, iş disiplinini bir kenara bıraktı.. Güvendiğim bir tanıdığımdan duymuştum, yanlış olacağına pek ihtimal vermiyorum.. Kewell bir gün Arda'nın yanına geliyor antrenman çıkışı, gel biraz şut çalışalım diyor, Arda oralı bile olmuyor.. Buna "kesin yalan!" diyebilecek birisi var mıdır cidden?

18 yaşındaki halinin üstüne hiçbir şey koyamayan bir yıldızdan bahsediyoruz.. Açılışlardan, davetlerden, oyuncu-sosyete vs çevresiyle gezmelerden fırsat kalmadı hiçbir zaman.. Maçlarda Kıvanç Tatlıtuğ ile poz atmayı seçti..

Galatasaray onurunu onursuz karakterleriyle lekeleyen Hakan Şükür, Bülent Korkmaz gibi abilerinin yancısı oldu.. Yabancı düşmanlığı yaptı.. En kralından bir faşist oldu çıktı.. Milyonlar kazandığı ve o'nu Arda yapan takımının iyiliğinin önünde tuttu abiciliği.. Lincoln karaktersiz diyorsunuz ya -ki doğru- gidin bir de ona sorun sana nasıl davrandılar diye.. Ben kapalı'da sayısız maçta tanık oldum Arda'nın Elano ve Gio'ya elinden geldiğince pas atmamaya gayret gösterdiğine.. O sıralarda da Servet ve tayfası Rijkaard'ı yollatmak için Galatasaray'ı satmakla meşguldü.. Ve bunlar paranoya değil gerçekti.. Arda'yı çok severken bunları görmek benim canımı nasıl yakıyordu bir ben bilirim..

Öyle ki, 7-8 senelik tribün hayatımda kontrolden çıktığım tek an, o hengamede Semih'in Arda'ya inen yumruğunu 70-80 metreden gördüğüm andır.. Ali Sami Yen'deki son maçta 20 30 tekmede güç bela yerinden sökebildiğim aşırı sert koltuklardan birini o an tek bir tekmeyle parçalamıştım sinirden.. Farkında değildim ne yaptığımın, bir refleks gibiydi.. O'na inen yumruk armaya inmişti çünkü.. Bayrak adamımıza.. Canımıza.. Böyleydi Arda bizim için..

Ama egolarını takım aşkından yüksek tutmaya başladığı andan itibaren parça parça oldu içimde bir şeyler.. Milyon euroları alıp da her daim mutsuz olması, derdinin tasasının bitmemesini kaldıramıyordum.. Takımdaki bütün yabancıları ahlaksız, parasını alıp yatan, didinmeyen çabalamayan adamlar olarak görüp yanında sabriyle, sarpla, ayhanla servetle çetecilik oynaması ve sahada hiçbir bok yapmaması kanıma dokunuyordu.. Baros'un, Kewell'ın, Lucas'ın, Cana'nın, Gio'nun, Keita'nın 10da1i kadar canını ortaya koymadı.. Acıttı..

Biliyordum, zordu Kadıköy'de 52000 kişinin anana sövüp de masummuş gibi davranması.. Saha içinde her türlü dayağı yiyip suçlu konuma düşmesi.. Ana bunların hiçbirisi milyonlarca galatasaray taraftarından daha önemli değildi ki.. Değmezdi.. O ise hep taraftarlık yarıştırmayı seçti, ben herkesten çok galatasaraylıyım diyerek.. Öyle değildi..

Takımdaki abiler gidince otobüste arka koltuk ona kalmıştı.. Artık kendisini kasmasına gerek yoktu.. Ben hep boş mukaveleye imza atarım diyip zamları peşisıra almak kebaptı çünkü.. Sakatlığı geçmeden, "sakatlığı pahasına oynadı!" dedirtmek için oynayıp tekrar sakatlanıp aylarca yatmak da güzeldi.. En ufak olayda onu var eden taraftara küsüp aylar yıllar boyunca surat yapmak da.. O artık patrondu çünkü.. Başkanı ve sportif direktörüyle enseye şaplak göte parmak yaşarsan, senden ağası yoktur..

Sağda solda hocalarının arkasından salladı.. Reklam çekimlerinde "ruhsuzlara takımda yer yok" diyip yabancıları medyanın önüne attı.. Baros, Lincoln, Kewell o'na asistler yaparken o yanlarından suratlarına bile bakmadan geçip sevgilisine selam yollamaya gitti.. Antalya maçında penaltıyı Keita'ya attıramadı, Elano attı diye gole bile sevinmedi, tribe girdi.. Milli takımda oynadığı gibi Galatasaray'da oynamadı.. Bin çeşit kulp taktı tavırlarına.. Hep başkalarını suçladı..

Evet, iğrençti Ahmet Çakar'dan köpek lafını duymak, Erman Toroğlu'ndan seks hayatına yönelik ithamlar dinlemek.. Ve aklıselim taraftar her daim korudu onu.. Fener'e yem etmedi.. Embesil bir gruba tavır koyacağına keşke, o'nu, çok kızsalar da her şeyden koruyan taraftarına vefa borcunu ödeseydi..

Arda da maalesef, adını Galatasaray'dan yukarıda görenlerin yolundan gitti.. Hakan'ların, Bülent'in, Şaş'ın yolundan.. Keşke her şey başka türlü gelişseydi..

Arda'ya çok kızgınım.. Ona kızgın olanlara kızıp romantiklik yapanlara daha çok kızgınım.. Fotoğrafını yollama oralardan Arda.. Ben çünkü affetmeyeceğim kendi adıma seni, naçizane.. Masum değilsin.. Ama ne demiş Khaled Hosseini.. Yeniden iyi biri olmak mümkündür.. Hele ki arkanda olanca kızgınlıklarına rağmen seni ve başarılarını deli gibi destekleyecek milyonlardan oluşan bir kitle varken..

Keşkeler çok.. Ama artık gerek de yok.. Galatasaray'dan büyük değildir hiçbir isim.. Ne terim, ne arda, ne hasan, ne hakan.. Hiç kimse..

Galatasaray'ın yerli sorunundaki çıbanbaşı gitmiştir.. Sorunlar büyük ölçüde azalacaktır yeni bir yeniçeri türemediği müddetçe.. Galatasaray'ın önü açılmıştır.. Arda'nın da.. Kalbimiz ikisi için de çarpacaktır her şeye rağmen.. Daima..

Tek kalan.. Umarım kıymetimizi bilir ileriki hayatında.. Kapalı'ya yumruk şov yaparken fener taraftarına kolunu sokmuştun ya onca yıldır yaptıklarına karşı, içimin yağlarını eritmiştin be.. Ama hataydı :)

Ayrıca arkadaş çevreni sikeyim hiç kusura bakma..

Güle güle Kaptan..

5 Ağustos 2011 Cuma

Spartacus: Vengeance En Dış Kulvardan Koptu Geliyooorr!


Yaşarken efsane olmuş müthiş dizi Spartacus, bu sefer çok daha kral bir isimle çıkıyor karşımıza.. Kandı kumdu itti köpekti yok artık öyle.. Cayır cayır bir intikam izleyeceğiz 1 sezon boyunca.. Vencıns! V for Vendetta'dan V abimiz'in de kült v speech'inde değindiği üzere: "the only verdict is vengeance!"


Spartacus ve ekibi Roma'nın anasını sikecekler.. Sayıları 100 dahi olmayan kölelerin yarattığı dalga günden güne büyüyüp bir çığ halini alacak ve en sonunda o sayılar yüzbinlerle ifade edilecek.. Glaber başta olmak üzere ne kadar para babası, komutan, kapitalist ibne varsa götlerine sokacaklar mızraklarını tarihin ilk devrimcisi Spartacus babanın önderliğinde..


Bu sezon, ekibin gitgide büyümesini ve ulaştıkları tepe noktasını izleyeceğiz diye düşünüyorum.. Çünkü gerçekte yaşananlar fazlasıyla uzun ve karışık bir süreç.. Tek sezona sığdırılmasına hiç gerek yok.. 3. sezonda da Crassus'un bizim reyizleri sikertmesini izleriz ve dizi biter.. Gibi gibi.. Varsayım bunlar elbette, şimdilik ne desek boş..


Comic-con olayıyla beraber her dizide olduğu gibi Spartacus'de de fotoğraflar ve videolar nete düşmüş vaziyette.. Paylaşalım ve beklemeye geçelim..


Bu arada yeni elemana alışmak zor olsa da ben pek sırıtmayacağını düşünüyorum.. İnanılmaz Andy Whitfield performansına yaklaşması zaten ihtimal dışı da, kötü olmasın yeter benim için.. Üşüyoruz Andy reyiz! Üşütme Andy reyiz..


Diziyi biraz olsun izlemeyip de bayağı ve basit bulanları da Batiatus Hanesi'ndeki medicus siksin..





4 Ağustos 2011 Perşembe

Geçiyor bor'un pazarı, tut eşeğin sikini..


...
...

birini öyle sevdiyseniz eğer,
sakın unutmayın,
sizin dokunuşunuzla bir hayaletin nasıl da çabucak hayat bulduğunu...

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Köstebek


"Sizler, bu satırları okuduğunuzda,
Eminim ki, hakkımda bugüne kadar açılmış yüzmilyarlarca liralık manevi tazminat davalarına, yenileri eklenecektir.
Her zaman olduğu gibi kimi siyasiler devreye girerek Üniversite Rektörü'nü hakkımda yasal işlem yapmaya zorlayacaktır.
Tehditler ve hakaretler hız kesmeyecek, aileme de yönelecektir. Peşpeşe gıyabımda kesilen trafik cezaları gelecektir.
Gelen duyumlara göre, Emniyet ve M.İ.T. bünyesinde, gerektiğinde aleyhimde kullanılmak üzere dezenformasyon çalışmaları kapsamında olumsuz bilgi notları ve olumsuz dosyalar hazırlanmıştır.
Telefonlarım bir şekilde dinlenmeye devam edecektir.
Büyük bir olasılıkla, hakkımda imzalı-imzasız suç duyurusu yapılacak;
T.B.M.M.'de aleyhimde soru önergeleri verilecek; bütün bunları dikkate alan savcılık evimde arama yaptıracak;
En azından "İçişleri Bakanlığı'nı ya da Emniyet güçlerini tahkir ve tezyiften" veya hiç ilgisiz bir iftira ile hakkımda Ağır Ceza Mahkemesi'nde ya da DGM'de dava açılacaktır.
Halen, İzmir, Ankara, Burhaniye, İstanbul gibi merkezlerde yürüyen davalara, yurdun farklı yerlerinde açılacak yeni davalar da eklenince, Maddi-manevi darbenin yanısıra, mücadeleye zaman yetiştirememe gibi bir durum da ortaya çıkacaktır.
Sonuçta, belki de ödeyemediğim tazminat hükümlerinden dolayı evime haciz gelecektir.
Almanlardan fethullahçılara, Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter ve laik yapısına göz diken tüm unsurlara karşı bunca zahmete ve mihnete değer mi, diyorsanız, Atatürk'ün manevi mirasçısı olarak evet değer, diyorum.

Çünkü Türküm ve başka Türkiye yok!..

Dr.Necip Hablemitoğlu
"


12 Eylül'den sonra Emniyet, Meclis, TSK, devlet kurumları, siyasi partiler vb oluşumlar içerisinde örümcek ağı gibi kadrolaşan ve devletin gücünü bütünüyle ele geçiren Fethullah Gülen cemaatini bütün yönleriyle deşifre edip, bunu kanıtlarla besleyen müthiş detaylı bir çalışmanın ürünüdür Köstebek.. Ülkenin tüm stratejik unsurlarına uzun yıllardır nasıl sızıldığını, kendilerinden olmayan herkese nasıl hayasızca planlarla saldırıldığını, cemaatin ürkütücü derecedeki finansal gücünün nasıl sağlandığını, cia ve diğer ülke istihbaratlarına ülke sırlarını nasıl satabildiklerini ve onlara göbekten bağlı olduklarını, ve daha bir çok şok edecek, öfkelendirecek, isyan ettirecek gerçeği belgelerle anlatıyor Necip Hablemitoğlu.. 2001'de bunları yazarken 2011'de ne hale geleceğimizden haberi dahi yokken hem de..

Ölümünün doğal yollardan olmayacağını adı gibi biliyordu Necip Hablemitoğlu.. Ama bu, onda en ufak bir korku yaratmamıştı.. Bir saniye olsun düşünün.. Ölüm korkusundan bahsediyorum.. Arabasının kontağını çevirdiğinde, sokakta yürürken arkasından bir ayak sesi geldiğinde, tanımadığı birisi bir şey sorduğunda, her an öldürülebileceğini düşünmek.. Ve bunun bünyesinde bırakacağı tarifi güç etki.. Her şeyin farkında olup da şerefini, vatanını, sorumluluklarını bir kenara atmamış, onlara daha sıkı tutunmayı seçmiş birisi Necip Hablemitoğlu..

Bu ülkede kimler öldürülür de faili meçhul kalır? Kan emicilerle, cemaatle, yurtdışı odaklı istihbaratçılarla, hırsızlarla, derin devletle, bölücülerle, emperyalistlerle dibine kadar mücadele edenler.. Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı, Eşref Bitlis, Sivas aydınları, ve diğerleri.. Failleri bellidir aslında onların.. Sonuna kadar mücadele ettikleri cia-bnd vs yönetimindeki fethullahçılar, koltuk sevdalısı siyasiler, istihbarat satıcısı devlet görevlilerimiz, kasalarını milyarlarca dolarla dolduran para babaları.. Ve çarklarına çomak sokanların hazin sonu.. Ölüm.. Faillere göre ise kesilen bir ceza..

Ne acıdır ki Necip Hablemitoğlu'nun adını dahi anmaz bir Hrant Dink dedin mi tırnaklarını çıkaranlar.. Çünkü onların hümanizmi sadece kendilerine göredir.. Kıstasları kişinin iyi insan olup olmaması değil, görüşleriyle örtüşüp örtüşmemesidir.. Kimliğiyle, vatanıyla, bayrağıyla gurur duyan bir "iyi insan" onlar için aptaldır, salaktır, embesildir, katli vaciptir.. Bu yüzden, hayatı boyunca hiçbir grup ve kamuoyu kesimi tarafından sahiplenilmemiş ve ölüme terkedilmiş olan Necip Hablemitoğlu, ne yazık ki öldürüldükten sonra da yalnız kalmıştır.. İnsanlıktan, barıştan, ezilenden bahsedenlerin o ve onun gibilerin canı söz konusu olduğunda kafalarını toprağa gömmesi, onların ikiyüzlülüklerinin dışavurumu ve kanıtıdır..

Seversiniz sevmezsiniz, katılırsınız katılmasınız.. Ama bu Necip Hablemitoğlu'nun şerefli bir adam olduğu gerçeğini değiştirmez.. Milliyetçi bir kimliğe sahip olması o'nu aşağılıkça eleştirmeyi haklı kılacaksa, buyrun eleştirin.. Ama hem bunu yapıp hem de cinayetten cinayete değişen samimiyetsiz tepkiler verecekseniz, yolsuzluk ve sömürüye karşı durma geyikleri yapıp birebir onlara hizmet edecekseniz, orada duracaksınız.. O hümanist söylemlerin, barış naralarının, ifade özgürlüğünün, demokrasinin arkasına sığınmayacaksınız.. İkiyüzlülüğünüzü fütursuzca savunmayacaksınız.. Çünkü sömürüyle, adilikle, şerefsizlikle mücadele birdir ve tektir..

Birebir senin gibi düşünmeyenleri anında ezmeye, yok etmeye, itibarsızlaştırmaya çalışırsan sana her şey müstehaktır.. Ne insan önemlidir senin için, ne de barış.. Ve tüm bunlara rağmen sen ne biçim adamsın Hrant'ı ağzına alıyorsun vs diye dalacaksan eleştiriye, bil ki çok salaksın.. Çünkü burada yazarın isyanı çifte standartadır.. "19 Ocak 2007'de ne oldu?" hatırlatması ne kadar yerinde, gerekli, ve duyarlı bir tepki ise, "18 Aralık 2002'de ne oldu?" da aynı popülerlik ve etkide bir slogan haline dönüşmelidir..

Sol, insanı sevmektir öncelikle.. Hırsıza da dur demek.. Hakkı yeneni korumak, hak yiyenin karşısında durmaktır.. Adaleti elden bırakmamak, mazlumu cümle alem yok ederken buna çanak tutmamaktır.. Belli söylemlerin arkasına sığınıp insanlığını bir kenara bırakmak değildir.. Ölümünden sonra dahi olsa, iadei itibarı sağlamaktır..

Fakat bu ülkede bayrak diyene direkt kafatasçı yaftasını yapıştırırlarken, devrim diyeni direkt pis komünist yaparlarken, önyargılar her yanımızı kuşatmışken, solculuk marjinallerin ve sözde hümanistlerin imaj çabasının ve boynu tasmalı bölücü köpeklerin maskelerinin tekeline girmişken kime ne anlatıyorsun..

Tekrar söylüyorum.. Necip Hablemitoğlu öldürüldü.. Katili de fethullahçı paşalar, yerel istihbaratçılar, emniyet müdürleri, içişleri bakanları, milletvekilleri, ikinci cumhuriyetçi satılık yazarlar, alman istihbaratçılar, cia, ve daha niceleridir.. Gün gün, inatla, uzun uğraşlarla öldürmüşlerdir Necip Hablemitoğlu'nu.. Yapan da, susan da, alkışlayan da, unutturan da katildir..

"Peter M. Senge'nin Beşinci Disiplin adlı kitabında bir kurbağanın kaynar suya konması durumunda sıçrayıp çıkmaya çalışacağı, ılık bir suya konması durumunda ise korkmadığı için kaçmayacağı ve yavaş yavaş ısıtılması halinde de sersemleyerek haşlanmayı bekleyeceği örneğine yer verilmektedir. F. Gülen, izlediği strateji ile hedefine bu örnekte olduğu gibi ağır ve kararlı yaklaşan bir görünüm segilemektedir.."

"Pirincin içindeki siyah taştan değil beyaz taştan korkun.."
Related Posts with Thumbnails