25 Mayıs 2011 Çarşamba

Yok..

Yok, bir türlü olmuyordu.. İnandığı, inanmadığı ne kadar inanç odağı varsa hepsine dua ediyordu birazcık daha uyuyabilmek ve mümkün olduğunca ayık kalmamayı başarabilmek için.. Fakat 34 yıldır gerçekleşmeyen mucizenin bugün gerçekleşmesi beklenemezdi doğal olarak ve mahmur haliyle bunu zor da olsa kabullenebildi. Gözlerini güç bela açıp farklı bir şey görebilme umuduyla kuvözdeki bir bebek gibi sağı solu incelerken karın bölgesinin bir karış uzağındaki şişkinlikte sabitlendi bakışları. Dudak büktü, canı sıkıldı.. Sağ kolunu bir umutla yatağın boş kısmında gezdirdi.. Tek hissettiği, terinin neden olduğu ıslaklık ve boşluktu.. Doğruldu, yatakta oturur vaziyete geldi..

Yorulmadan yapabildiği belki de tek şey olan düşünme sürecine hapsetti kendisini.. Hayatının hiçbir anında ileriye bakamadığından olsa gerek, rengi solmuş halıya sapladı yine bitik ifadesini.. Gençliğinin starlarından Derrick Rose'un çift el smaç basarken topla çizdiği görünmez çeyrek çemberi andıran kambur oturuşu, göbeğinin kat kat olmasına ve bu katların arasında kendini gösteren oluklarda biriken terin leğen kemiğinin yan taraflarına doğru akarak şortunu ıslatmasına neden oluyordu.. Pamuklunun tere karşı olan sonsuz emiş gücü, bir kadının boynundan memesine doğru yol alan alkol şelalesini tümseğin tepe noktasında aynı emiş gücüyle mideye indirme arzusunu hatırlattı.. Nabzını şortunun ortasında hissedince dönebildi ancak Capua'dan Zuhuratbaba'ya..

Uyanmıştı artık.. Boncuk boncuk terlemiş alnı ve panjurun aralıklarından sızan güneşin yaktığı sırtı, banyoya gidip yüzünü yıkaması gerektiğini işaret ediyordu ona.. Tam bu gerekliliğinin farkına varıp yatakla banyo arasındaki uzaklığı yorgun adımlarıyla katetmeye üşendiği sırada koltuk altından ince ince yayılan kokuyu duyumsadı.. Duşa gir diyordu koku.. "Ne diyeyim" diyerek kaderini takribi 10000. kez kabullendi.. Gün kötü başlamıştı..

30 saniye civarında süren meşakkatli yolculuk banyonun kapısında son bulmuştu.. Önce ışığı, sonra kapıyı açtı ve yıllar önce kaybettiği kendisini bir kez daha buldu aynanın karşısında.. Ve baktı.. Çocukluğunda vesikalık fotoğraf çektirmeye gittiğinde fotoğrafçının durmaksızın, "gülsene" minvalinde direktifler verip bunda da diretmesini asla anlayamamış ve normal duruşunu büyük oranda koruyarak, yani somurtarak poz vermiş biri olarak o pozun benzerini gördü aynada.. O çekimlerde gülseydim acaba hayatın kalanında da gülebilir miydim, yoksa o sahtelik gün gelir diyet ödetir miydi bana diye düşündü.. Bakmaya devam etti..

Yoktu.. Hiçbir şey yoktu.. O anda hiç olmadığı kadar kararlı davranmak istedi ve.. Aradı.. Seyrekleşen bölgelerde çim adam kafasına yaklaşık bir yoğunlukta saç kümesi aradı.. Yoktu.. Daha şekilli, daha köşeli bir kafatası aradı.. Yoktu.. Tanrı ve estetik cerrahlarca ortaklaşa dizayn edilmiş kusursuz hatlar aradı.. Yoktu.. Morarmamış, capcanlı, acıları dışa vurmayan göz altları aradı.. Yoktu.. Şansın, başarmışlığın, kazanmışlığın surata kondurduğu egoyu aradı.. Yoktu.. Omuzlarına ve gövdesine baktı, genişlik ve dimdik, güçlü bir vücut dili aradı.. Yoktu.. 2-3 parmak yukarıda bir göğüs ucu, ev baklavası tadında bir six pack ve adonis aradı.. Yoktu.. Gözlerine baktı, neyim var ki diye sordu.. Cevap veren yine kendi gözleriydi: "Hiçbir şeyin yok".. "Kimde varım?" diye sordu.. "Kimsede yoksun".. "Kimde vardım?".. "Artık yoksun".. "Ben kimim?".. "Yoksun"..

Daha fazla dayanamayıp gözlerini kapatınca ansızın bir şeyin sertçe üstüne düştüğünü ve aynı anda kulak tırmalayan bir ciyaklamayı farketti.. Gözlerini açtı, kızı göbeğinin üstünde ona bakıyordu.. 6 yaşındaki çocuğunun okuldaki ilk günü olacaktı bugün ve Baba kabuslara dalınca gece kurduğu alarmı duyamamış, yatağa hapsolmuştu.. Küçük kız kavradı Baba'nın elini ve yürümeye başladılar.. Çabucak katedilen koridordan geçip mutfağa vardıklarında Anne'yi gördüler.. Anne, yüzünü yıka da gel dedi Baba'ya.. Baba banyoya gitti.. Tebessümle aynaya baktı.. Musluğu açtı, eğildi, suyu avuçlarına doldurup yüzüne çarptı.. Ve uyandı.. Alnında bir ter damlasının saçlarına doğru aktığını hissetti.. Sırılsıklamdı.. Aniden fırlayıp evin bütün odalarını tek tek kontrol etti hızla.. Kimse yoktu.. Yatağına yürüdü ağır ağır.. Oturdu.. Düşündü.. Geri yattı.. İçi kendisine sordu: "Uykun var mı?".. Seslice "Yok" dedi.. "Bekleyenin var mı?".. "Yok".. Gözlerini kapattı.. Saklandı.. Artık hayat yoktu.. O, yoktu..

26 yıl 6 ay.. 5 yıl 4 ay..

spoiler.. (filmi izleyeceğinizi pek sanmıyorum, çünkü off mutlaka izlemeliyim! tarzı bir film değil.. izlenmese de olabilir yani.. spoiler çok önem arz etmiyor zannımca.. ama siz bilirsiniz tabii.. chuck'a da bu saatten sonra başlayan olacağını sanmıyorum pek)

Vasat Siyah Beyaz filminin yüreklere dokunan yegane öğesi Muzaffer'le başlayan bu manevi akıntı arada canımız ciğerimiz Chuck'ımıza ucundan da olsa dokunup yine Muzaffer'le bitecek..


Muzaffer hayatı kaçıran milyonlarca insandan sadece birisi.. Adından ve suratındaki kıllardan da anlaşılacağı üzere mantık sınırlarının dışında yaşayanların, yani erkeklerin ülkesinden geliyor.. Kadınlar tarafından her daim genelleme yapılarak öküz, düşüncesiz, ayı, ruhsuz gibi sıfatlarla yaftalanan erkek cinsinin esasında yufka yürekli, ince, masum, kırılgan ve içine atan kısmının sıradan bir üyesi.. Ankara'da hukuk fakültesinde 4 yıl boyunca büyük bir aşk yaşadığı Nilgün bu 4 senenin sonunda, bakkalın yanından geçerken vitrinde çikolata görüp çat diye satın aldığımız süreçteki hem ani hem de rutin denebilecek karar aşamasındaki sıradanlığı andıran bir hareketle Muzaffer'i terkedip yurtdışına gidiyor.. Nilgün gidiyor.. Muzaffer kalıyor..


Hayat o dakika anlamsızlaşıyor Muzaffer için.. Peşinden babasının ölümüyle o'nun işini devralmak zorunda kalıp hukuktan iyice uzaklaşıyor.. Muzaffer Nilgün'den bir türlü kopamıyor, onu unutamıyor, aşamıyor.. Başkasını sevemiyor.. Olmuyor.. Nedeni yok bazı şeylerin.. Olmayabiliyor işte.. Olmamak.. Olmuyor.. Yalnızlık ve gözlerin arkasına yerleşen hüzün kalıyor geriye.. Bir de özenle beslediği salyangozu Müzeyyen.. Ama bu süre zarfında da ortak arkadaşları vasıtasıyla onun hakkındaki her şeyi öğreniyor.. Sonraları bünyesi kaldıramıyor yaşadıklarını.. 40 yaşında kalp krizi geçiriyor.. İstediği kadar bünyesine katabildiği, sınırsız ve sonsuz dostu alkole bile bir limit koyuyor doktorlar.. Siyah Beyaz Bar'da günde 2 kadeh şarap.. Ve dostları..


Ankara'da alelade bir günde Nilgün çıkıyor Muzaffer'in karşısına.. Muzaffer ne yapacağını bilemiyor ve kekeme taklidi yapıyor, yıllar önce bir kaza geçirdiğini ve hafızasını kaybettiğini söyleyip.. Hiçbir şey olmamış gibi gülerek sarılıyor Muzaffer'e Nilgün.. Hiçbir şey olmamış gibi.. Ve geçip gidiyor o an.. Sonrasında Muzaffer yanındaki arkadaşına bu olayı tüm detaylarıyla anlatıyor ve arkadaşının "görmeyeli ne kadar oldu?" sorusuna diyor ki: "26 yıl 6 ay.."


Nilgün artık Ankara'da.. Ve uğruyor Siyah Beyaz'a.. Muzaffer'e soruyor: "Neden kandırdın beni?".. Muzaffer soruyor: "Neden terkettin beni?" Bir kadınla bir erkeğin arasındaki farkın en net ifadesi.. Biri kekeme taklidine atfen neden kandırdın diye sorar.. Yüzsüzce.. Umursamazca.. Ruhsuzca.. Diğeri verir cevabını.. Neden terkettin beni der.. Umarsızca..


Chuck.. Sevgilisi terk ediyor onu.. Aynı soğukkanlı katil edasıyla.. Chuck için hayat duruyor bir anda.. Aşk, iş, eğlence, aile.. Hepsi erteleniyor.. Duraklama devrine giriyor naif yaşamı.. İsyan dahi edemiyor.. Güceniyor sadece.. Ve geçip gidiyor hayat, daha doğrusu yıllar.. Ve yine o gün geliyor, Jill çıkıyor karşısına.. Hiçbir şey olmamış gibi gülerek karşılıyor Chuck'ı.. Hiçbir şey olmamış gibi.. Kadın gibi.. Geriye bir kez dahi dönüp bakmayan gamsız bir buzdolabı gibi.. Kadın gibi.. Hep alan, hep ama hep alan, asla vermeyen, kimse için en ufak bir fedakarlık yapmayan bencil bir yaratık gibi.. Kadın gibi.. Mantık diye adlandırdığı, esasında salt benmerkezcilikten başka bir şey olmayan dürtüsünün esiri olmuş, kendi zevkinin köleliğini yapmak uğruna bütün insanlıkla fütursuzca çarpışan bir rasyonel şıllık gibi.. Kadın gibi.. Herkesten, her şeyden alabildiğinin maksimumunu koparmaya çalışan, faydalanmak fiilini adeta baştan yazan, Jeremy Bentham'ın yolunu götünden anlamış, oportünist pragmatist hedonist sadist egoist bir orospu gibi.. Kadın gibi.. Her türlü bokluğu yapıp ardından aynı kişilere karşı gene her türlü bokluğu ısrarla yapan utanmazlar gibi.. Kadın gibi.. Hiçbir şey olmamış gibi..


Kimler kalır geriye? Chuck kalır.. Muzaffer kalır.. Kimler gider ileriye yollarından hiç sapmadan? Bu kadınları etkileyebilmek ve sikebilmek için söylemediği yalan, yapmadığı yavşaklık kalmayan orospu çocuğu Cenkler, Doğalar, Sertaçlar kalır.. O orospular kalır.. Kimler kalır? 26 yıl 6 ay diyenler.. 5 yıl 4 ay diyenler.. Daima tamam diyenler..

http://www.youtube.com/watch?v=4fj2h9OJDc8

22 Mayıs 2011 Pazar

Check Please..

(azıcık spoiler olabilir ancak dizilere de biraz bilgi sahibi olunarak başlanıyor doğal olarak değil mi?)


Diziyle alakalı yazılarımızda çok kullandık ama tekrar tekrar belirtmekte fayda var ki bu dizi ülkemiz sınırları içerisinde en underrated dizilerden birisi.. Sansasyonel konular vadetmemesi ve kulaktan kulağa döngüsüne bir türlü kapılamaması bu ilgisizlikte büyük etken.. Elbette birdexterdeğil sonuçta, ancak o dexter da farklı bir kategoride (diziler üstü bir yerde) değerlendirilmeli yani.. The Mentalist potansiyelinin henüz tamamını kullanmamış yapısıyla hala müthiş heyecanlar uyandırıyor ve iş işten geçmemişken bana bu satırları yazdırabiliyor daha çok insan izlesin isteğiyle.. Mesajı alınız..


Popülariteyi, her bölüm doyurucu şekilde gördüğümüz ince kurgu ve tek adam ağırlığıyla sağlıyor The Mentalist.. Aa mentalist varmış izleyelim hadi vakit geçer ehehçileri fazlasıyla tatmin edecek rutin bölümlere sahip olmasının yanında arka plandaki epik hikaye, fanatiklerini ekrana yapıştıracak cinsten.. O hikaye Red John.. İntikam kavramı, hakkı verilerek işlendiği bütün dizilerde heyecanı tavan yaptıran ve diziyi birkaç basamak yukarıya taşıyan bir unsurdur.. Herhangi bir yerde bu kelimeye tanık olduğumda ilk aklıma gelen Patrick Jane-Red John ikilisiyse, bu dizide intikam öğesinin tam anlamıyla amına koyulmuş olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz..


Kişilerin adalet anlayışlarındaki farklılıkların ustaca işlendiği bölümleri hatırlayınız(Lisbon-Jane).. Bu farklılığı yaratan en önemli unsur tecrübe.. Kimin canı ne kadar yandı kimse bilemez.. Ve o hisleri anlayamaz.. Dışı ve içi arasındaki uçurumun en büyük olduğu karakter belki de Patrick, dizilerde ilk anda aklıma gelenler içinde.. Her saniye cayır cayır yakan acısı ve soğukkanlılığı elden bırakmayarak hayatını adadığı intikamı.. Suçluyu başkalarının adaletine teslim etmesi mi, yoksa kendi mahkemesinde yargılaması mı.. Hangisi doğru?


"Acımasızın önde gideni olmasını istiyorum o'nun Red John karşısında.. Silah bir yol gösterici bu noktada.. İpucu.. Ama ben kesinlikle o silah kullanmasını istemiyorum, çünkü çok hafif bir ceza olur.. Vahşet istiyorum.. Her tarafı kana bulanmış ve yıllar süren intikam duygusuna son vermiş, gözyaşları Red John'ın kanına karışmakta olan, içi boşalmış, karısına ve çocuğuna olan özlemiyle yanıp tutuşan ve pişmanlığı hala tepe noktasında yaşayan bir Patrick Jane.. Bu hayal ve beklenti çok güçlü içimde.. İnanılmaz bir merak duyuyorum.. Emir Büyükdereci'yi öldürüp hiç zaman kaybetmeden cesedine 15-20 tane mermiyi gözlerindeki dolulukla beraber boşaltan Ferit Çağlayan hırsı gibi bir hırsla intikamını almasını istiyorum.. Sonra da haykırmasını.. Hüngür hüngür ağlamasını.. Dinginleşmesini.. Ve.. Durmasını.." Dizileri incelediğimiz bir postta bunları demişim.. Doğruluğundan, yakınlığından çok, birazcık dahi olsa Jane gibi hissedebildiğim için bu duyguyu, hayvan gibi mutluyum! Ramiz Dayı ne der: "Kim ne derse desin, intikam güzel şey yeğen.."


Dizi bitmiş ya da temele aldığı konu kapanmış değil kanımca.. Patrick de bunun farkında.. Ama ciddi bir ilerleme kaydedebilmiş oluşu, günahlarından emin olduğu birisini dünyadan siktir edebilmiş oluşu, intikam sonrası hissini kısmen yaşayabilmiş oluşu bile onu rahatlatmaya yetti.. Son yıllardaki en huzurlu 30 saniyesini geçirtti.. Ve daha çok şey izleyeceğiz.. ABD reytinglerinde tepelerde olan bu dizi, House sezon finalleriyle rahatlıkla ölçüşebilecek 3. sezon finaliyle daha çok uzun yollar katedeceğini gösterdi..


Çoğu insan bir diziye başlamak için önce ortada deli gibi bir rüzgarın dönmesini bekler.. Herkes izlesin beğensin, ben de izleyeyim nıhaha olayı.. Bu iğrenç furyacı zihniyet yüzünden birçok dizi de piç oluyor, unutuluyor.. The Mentalist'i kaçırmayın.. Efsanedir, ohadır, losttur, şudur budur demiyorum dikkat ediniz.. Ama çok güzel bir dizidir.. Jane'in kalbine girerseniz, daha da güzelleşir.. O karakter gerçek olsun, bir yerde buluşun ve o fincanında sen ince bellinde çay iç.. Bu istek kaplar içini.. Sonra da.. Check Please..


(Şunu da dinlememek olmaz şimdi.. Tam sırası..)

20 Mayıs 2011 Cuma

Rahmi.. Suçu İnsanlık..


Barakuda gene küfredecek; osurmayanlar, geyirmeyenler, analarının amından değil de ağzından çıkanlar falan şimdiden kaçsın bir zahmet..

Kimler kaldı? Ben sen o.. Güzeel.. Hazırsanız başlayalım mı?

İzlemiyorum bu diziyi.. Sanırım ilk kez, perşembe günleri maçlarının (uefa, tr kupası vs) bitmesiyle birlikte, pc başındayken ve yanda tv açıkken göz ucuyla bakmıştım öylesine.. Tek bir bölümünü baştan sonra izlemişliğim yok.. Birçok detayı da hala bilmiyorum zaten.. Lastik gibi uzatılan bir konu var ama boktan bir dizi olmamasının yanında çapı da pek geniş değil.. Anne dizisi bildiğin.. Neyse..

Burada bir adam var, 10 saniye dahi izlesen ağzına sıçıyor.. Rahmi Ketenci.. Fatmagül'ün abisi.. Bunların anne babası ölmüş 8-10 yıl kadar önce.. Rahmi de Fatmagül'ün sorumluluğunu almış.. Kendisinde biraz zeka geriliği var.. Hızlı düşünemeyen, kafası hinliğe çalışmayan, saf bir adam.. En kötüsü de bunun farkında.. Kabullenmiş ama.. Bir karısı var Mukaddes.. Orospunun kralı.. Bir de oğulları.. Ama Rahmi'den değilmiş.. Kadın bununla oğlu babasız büyümesin diye, yalnız kalmayayım diye evlenmiş.. Yalancı şerefsiz.. Rahmi, Mukaddes, oğlan ve Fatmagül beraber yaşamaktalar falan..

Rahmi o kadar iyi bir insan ki.. Kötü niyet sıfır.. Birisinin iyiliğini istemek denen bir şey varsa bu dünyada, en iyisini bu adam biliyor, yapıyor.. Bir insanı seviyor, kardeşi diyelim mesela. Ona zarar gelse dünyayı yıkar, canı pahasına korur onu.. Öyle çok sevmiş ki çünkü.. Kan bağını falan geç.. Seviyor lan.. Seviyor.. Karşıdaki ne hissederse hissetsin önemsiz.. Üzülmüş kırılmış kızmış falan hepsi boş.. Seviyor ölümüne.. Koruyor onu, sakınıyor.. İyi olsun diye çırpınıyor.. Midesi bulansa başı ağrısa yorgun düşse endişeden mahvoluyor..

Hayatını karartacak bir sırrı mı öğrendi.. Gözlerinden yaş akıyor.. İsyan dahi edemiyor şöyle haykıra haykıra.. Üzülüyor.. Öyle çok üzülüyor ki ekrana dalıp sarılasım geliyor adama.. Üzgünlük hali tanıdık çünkü.. Hayat çok zor ve pis.. Biliyorsun bazı hisleri.. Yaşasan da, yaşamasan da.. Rahmi'yi çok üzüyorlar.. Ağlıyor o.. Sadece ağlıyor.. Sevdikleri ve yakınlarının canları tehlikeye girene kadar sabrediyor.. O an geldi mi de, büyüyor Rahmi.. O kadar çok büyüyor ki gölgesinde küçücük kalıyor kansız orospu çocukları.. Yaşlı gözlerinden ateş çıkıyor.. Deviriyor karşısındakini..

Duruluyor sonra.. Dışı gülse de bazen, içi hep ağlıyor.. Umut ediyor, sevdikleri iyi olsun istiyor.. Kendine de üzülüyor.. Zekasının geriliğine üzülüyor.. İşte onu kimse bilemiyor.. Anlayamıyor.. Hayat zaten kötüyken, bir de kendine üzülmek.. Çok kötü kendine üzülmek.. Çaresizliğine üzülmek.. Başka türlü birisi olamayacağını bilmek.. Kaderinin daima aynı olacağını bilmek.. Sevginin her türlüsüne değil de, çok az bulunanına sahip olmak, sadece onu istemek, o'ndan istemek.. Ama hayat kötü.. Acılar da çaresizlikler de eziklikler de o gözyaşlarında gizli..

Bülent Seyran'a saygılar..

Rahmi'yi gerizekalı olarak yaratanın da götüne koyayım..

İzleyin.. Siktirtmeyin entelliğinizi..



(1,30'dan ortalara kadar gidiyor işte)



(4,30'dan 7'ye)

Ne diyim ki.. Ne diyim..

18 Mayıs 2011 Çarşamba

Kynodontas

Bu bir "Ben yandım, siz yanmayın." postudur.

Hali hazırda filme harcamış olduğum 1,5 saatten sonra daha fazla zahmete girip de üzerine bir şeyler yazmaya zaman harcamak istemiyorum.

0/10

İzlemeyin, izlettirmeyin. Bu neymiş böyle yaa...

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Düşüncesiz Ayılar..



2,15'ten 4,55'e.. 8,10'dan 10,20'ye.. Bir bakın.. Bu nasıl bir hayvanlıktır ya.. Nasıl bir düşüncesizlik.. İnsan olmak neden bu kadar zor? Amına koyayım hayatında bir kez olsun kendini düşünmeyip başkasının kalbini kırmamaya çalışmak niye zor niye? 2 dakika sabredemez misin? Sarıldın peki, yiyişme ayak üstü, sık dişini.. O kalp öyle bir kırılır ki daha da zor toplanır.. Ama yok.. Anlayışsızlığın, ayılığın, görgüsüzlüğün, düzlüğün ne zamanı ne mekanı ne de cinsi fark ediyor.. Hep aynı işte.. Dizisi, gerçeği, hayali vs.. Toplumsal anlayış, saygı, empati sıfır.. Sikeyim.. Sövesim geldi.. Napıyım.. Neyse.. Umarım bahriyeli yar da kaleyi içten fethederken kraliçesinin yanında böyle düşüncesiz davranmıyordur..

6 Mayıs 2011 Cuma

Al o heykelciği..


Vasat The Hurt Locker filmiyle efsane film Avatar'ı sürklase ederek toplamıştı oscar heykelciklerini bu orospu hatırlarsınız.. Tören öncesinde, sonrasında ve ödül aldığında her fırsatta kalbinin orta doğu'daki abd askerleri için çarptığını falan söylemişti.. İşte tanrı o askerlerimizi korusun, sağ salim evlerine dönsünler, canımız çok yanıyor, ühühü, vs.. Çoğu kişi 3d'ye, atmosfere falan odaklanmışken abd işgalciliğine karşı cesur bir duruş sergileyen Avatar'ın pasifize edilmesine yetmişti bu propaganda dolu film ve sonrasındaki lobi ve ajitasyon faaliyetleri..

Niye tekrar ediyorum peki o yaşananları? Bu iğrençliklerden gazı alan Bigelow, Ladin operasyonunun da filmini çekme kararı almış da ondan! Haliyle tavrıyla yaptıklarıyla feci nefretimi kazanmışken hala bu adiliklere devam ediyor olması.. Ne diyeyim bilemedim.. Canım küfür etmek istedi çok, ondan yazıyorum sanırım.. Umarım hemen ölürsün.. Zararlı bir insansın.. İnsan değilsin.. Hayvansın.. Hayvan da değilsin.. Götünü toruk siksin..

3 Mayıs 2011 Salı

Kinyas ve Kayra



Lamı cimi yok; bazı, sayıca hayli az insanın beyni genele göre çok değişik işliyor.. Görülmeyeni görüyor, herkesin gördüğünü ise herkesten farklı yorumluyorlar.. Sürüden ayrı oldukları aşikarken, bununla yetinmeyip , sürüdeki yozlaşmışlıkları ve ikiyüzlülükleri cesurca, fütursuzca ortaya koyup sürüdekilerin yüzlerine çarpıyorlar.. Hakan Günday da bunlardan biri..

Özel bir beyne sahip kendisi, tartışmam bunu.. Ancak çok yönlü gözlem ve analiz yeteneğini kazanmasında, aile etkisi nedeniyle ciddi anlamda geniş bir yelpazede aldığı eğitimin de etkisi büyük.. Rodos'ta doğmak, yurtdışında okumak, birkaç tane yabancı dil bilmek, hayata bakışını çok etkilemiş, yön vermiş olmalı doğal olarak.. Ha bunları hazır belleyip üstüne konmak ve çabasız yaşamak hatasına düşmeyip kendisini her alanda geliştirmese de madeni işlememiş, büyük hata yapmış olurdu o başka.. Lafın kısası, gelişimi takdire şayan..

Kişiler her ne kadar o yıllarda bunu reddediyor olsa da -ben, sen, o, herkes- 18-19 yaşlarındaki hayata bakışla 22-23 yaşlarındaki bakış çok farklı.. Dünyanın gerçekliklerine, insanların piçliklerine, tanrının götlüklerine olan isyanın tavan yaptığı ve biriken zehrin ivedilikle kusulmasını gerektiren yaşlardır 22-23..

Hakan Günday da bu kitabı, bünyesinde neden bulunduğunu sorguladığı Ankara Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümünde okurken içinde kopan fırtınalara karşı koyamıyor ve bir gün evinin oralardaki kıraathaneye gidip hemen yan taraftaki kırtasiyeden aldığı kağıtlara içini dökerek başlıyor kitabını yazmaya.. 2 ay boyunca ailesine okula gittiği yalanını söyleyerek o mekana gidiyor ve bitiriyor Kinyas ve Kayra'yı.. Kusuyor zehrini.. Boşalıyor..

Kinyas ve Kayra çok güzel bir roman.. Bunun karşıtını söyleyecek kişinin amına koyayım.. Ancak 2007 çıkışlı kitabı Ziyan ile karşılaştırdığımda bir gömlek aşağıda bir roman olduğunu söyleyebilirim.. Ziyan, kurgusuyla, akışıyla "roman" kavramının hakkını vermekte daha başarılı Kinyas ve Kayra'dan.. Fakat iş zihinde ve kalpte bıraktığı değere gelince Kinyas ve Kayra'nın yeri kesinlikle çok başka..

Romanlar, yazarların, oluşturdukları karakterler vasıtasıyla kendilerini ifade etmesidir herkesin bildiği üzere.. Günday'ın yaptığı ise bundan çok daha öte bir şey.. Kinyas ve Kayra tam anlamıyla bir Hakan Günday manifestosu.. Onunla tanışmak için çok uygun ve zevk verici bir yol..

Kayra ve Kinyas öldüresiye nefret edilesi iki baş karakter.. Bencillik, ruhsuzluk, acımasızlık, ukalalık gibi sayısız iğrenç özelliği bünyesinde barındıran bu ikiliden deli gibi nefret edip, tiksinti duyup, buna karşın bir o kadar merak ve çabayla anlamaya çalışmak çok garip hissettiriyor.. Ve yavaş yavaş ilerlerken de bazı anlarda onları anlayıp hak verecek olma ihtimalinin içte yarattığı korku, kendine ihanet duygusu, kitabın ne denli etkileyici olduğunu net biçimde kanıtlıyor..

Ayrıca, orospu çocuğu Kayra'dan biraz ukalalık çalıp diyorum ki Kinyas ve Kayra'nın ruhunu herkes kolay kolay kavrayamaz.. Düz adamlardan itinayla kaçırınız bu kitabı ve adamı(H.K).. Sevdiğiniz ve beynine güvendiğiniz birisine gönül rahatlığıyla hediye edebilir, kendiniz de öyle iseniz aynı rahatlıkla okuyabilirsiniz Kinyas ve Kayra'yı..

En büyük referansı ise Ezel'de selam çakılan eserlerden biri şerefine nail olmuş bulunmasıdır!

Related Posts with Thumbnails