29 Nisan 2011 Cuma

Leyla ile Mecnun

Mecnun ve ak sakallı dede

Ülkede görmeye hiç alışık olmadığımız türden bir yapım, son zamanların en kaliteli komedi dizisi Leyla ile Mecnun TRT ekranlarında izleyicisiyle buluşmaya devam ediyor. İlk duyduğumda TRT'de yayınlanacak olması sebebiyle de biraz, ön yargıyla pek ciddiye almamıştım fakat ilk iki bölümünün aldığı övgülere ilaveten Ezgi Asaroğlu güzelliğinin de etkisiyle diziye başladım.

Leylaaa

Klasik ev halini üstteki fotoğraftaki gibi dizleri çıkmış eşortman, herhangi normal bir sweat, terlik ve depresyon hırkasıyla müthiş yansıtan Mecnun beşik kertmesi de diyebileceğimiz platonik aşkı Leyla'nın aşkından rüyasında da olsa çöllere düşer ve orada kendisine yardım etmeye çalışan ak sakallı dedeyi de alıp geri döner. Dizi böylesine absürt bir olayla başlayınca devamında olacaklar hakkında tahminlerde bulunmak garip kaçıyor, izleyen de kendini dizinin akışına bırakıp belki de hiç olmadığı kadar gülerken buluyor kendini.

İsmail

Ara sıra kendini dizide de kıyıdan köşeden gösteren Onur Ünlü yönetmenliğinde, Burak Aksak senaristliğinde devam eden dizide paçalarından dahi yetenek akan Ali Atay ve Ezgi Asaroğlu'nun yanı sıra Ahmet Mümtaz Taylan, Köksal Engür, Cengiz Bozkurt, Serkan Keskin, Osman Sonant, İştar Gökseven, Ushan Çakır gibi daha bir çok ismin yer aldığı dev oyuncu kadrosu yer alıyor.

İskender

Her bölümünde bir çok klişeyle de dalgasını geçen, göndermelerde çığır açan dizide her birinin üzerinde çok emek harcandığı belli olan, ayrı ayrı çok sevilen bir çok karakter bulunuyor. Açık öğretim işletme öğrencisi, nadiren babasının taksisiyle işe çıkması haricinde işsiz Mecnun, zengin kızı, örgün öğretim İngiliz Dili ve Edebiyatı öğrencisi Leyla, müzmin işsiz olmasına rağmen bir şekilde(!) her türlü işte tecrübe sahibi, cafcaflı takım elbiseleriyle, her tavrı ve hareketiyle yarmaya müsait, televizyon tarihinin en komik karakterlerinden İsmail, rüyadan fırlayıp gerçek hayata gelen ak sakallı dede, her yere taksisini iterek götüren Mecnun'un babası İskender, bakkalı yavaş yavaş küçük çaplı bir süpermarkete dönüşmeye başlayan, belki de aralarında en normali olan Erdal, Mecnun'un tek arkadaşı 10 yaşındaki bakkal çırağı Kaan, uzmanlığını televizyon üzerinden ilerleten Yavuz adlı hırsız, hemen her dizide kötü adam rolünü üstlenebilecek esas kızın eski sevgilisi rolünde, fakat en az diğerleri kadar sevilen Arda, gizemli kötü(!) insan Arda'nın babası (adı yok evet), 32 yaşında hala amatör takımda yedek bekleyen Kamil...

Erdal

Komedinin yanına hafif arabesk sosu da inanılmaz yedirilmiş diziye. Normalde yadırganacak bu arabesk tat harika bir keyif veriyor ve vazgeçilmez bir parçası oluyor dizinin. Odasında Ferdi Tayfur'dan Müslüm Gürses'e, Metin Işık'a kadar bir sürü sanatçının posteri olan, Ferdi Tayfur şarkısını Ferdi Tayfur'dan daha güzel söyleyen bir Ali Atay -nam-ı diğer Mecnun- var bu dizide. Sahnelere başka hiç bir şarkının yapamayacağı kadar cuk oturan arabesk şarkılar var.

Arda

Diziyi hiç izlememiş biri herhangi bir fragmanından zerre bir şey anlamayabilir, genelde o bölümde geçecek garip olayları peş peşe sıralarlar fragmanlarda. Ama bölüm başlayınca öyle bir getirirler ki o sahneleri karşınıza, başka bir yapımda göremeyeceğiniz o acayip, ilginç, değişik sahneleri bir an bile yadırgamadan izlerken, kahkahalardan yerlerde yuvarlanırken bulursunuz kendinizi. Çok kötü geçen bir günü bile unutturacak kadar diyeyim anlayın.

Yavuz

Ekranların bence Behzat Ç. ve Ezel'le birlikte en kaliteli ilk üç yapımından biri olan Leyla ile Mecnun önümüzdeki hafta çarşamba günü özel bir bölümle Behzat Ç. ekibini konuk edecek. Gelecek hafta pazar ise iade-i ziyaret var Star ekranlarında. Onur Ünlü ve Emrah Serbes yakınlığından çıkacak bölümlerin şimdiden heyecanı sarmış durumda.

Bitirişimiz muhteşem olsun;

26 Nisan 2011 Salı

Behzat Ç. Bir Emrah Serbes Efsanesi

Behzat Ç.

Türk dizi tarihine geçen 30. bölümden sonra uzun süredir aklımda olan Behzat Ç. postunu yazmanın artık sırası geldi sanırım. Şimdiye kadar tek tük yorumlar haricinde blogda yer vermediğimizin ayıbını da bir nebze olsun kapatmış oluruz bu sayede. Tavsiyelerimde abartılı övgüler kullanmaktan çekinirim başkalarında hayal kırıklığı yaratmamak adına fakat bu bölümden sonra Behzat Ç. için ne söylense az gelir. Türk dizi tarihine kafadan girmiştir bu dizi.

Savcı Esra

Sezon başında dönen tanıtımları pek çok kişi gibi benim de ilgimi çekmemişti açıkçası, hali hazırda artık tiksintiyle andığımız -Arka Sokaklar'ın başını çektiği- polisiye dizilerden biri daha başlıyor herhalde dedirtmişti. Bu hataya düşmemiş kitle başkalarını da bu hatadan döndürmek adına çok uğraştı, övgüleriyle sanal alemde büyük ses getirdi ve bu dizinin farklılığını sıklıkla vurguladı. Eğer Arka Sokaklar ve benzerleri bu dizinin izlenmesini engellemeyi başarabilseydi televizyon tarihine en çok zararı vermiş yapımlarda zirveye yerleşirlerdi tartışmasız. Ben de bir süre sonra övgülere kulak verip dizi izleyicileri, hemen peşine hayranları arasına katıldım.

Hayalet

Behzat Ç. Bir Ankara Polisiyesi Emrah Serbes'in Her Temas İz Bırakır ve Son Hafriyat adlı kitaplarından uyarlanan bir dizi. Çoğunlukla kitaba sadık kalınan dizinin başarısı bütün karakterlerinin çok iyi yazılmış, altı doldurulmuş olmasından geliyor en başta diğer başarılı dizilerde de olduğu gibi. Ana karakter müthiş bir anti kahraman Behzat Ç.'nin yanı sıra ekibini oluşturan Hayalet, Harun, Akbaba, Eda, Selim, Cevdet, Savcı Esra, Behzat'ın abisi Şevket Ç., anormal ve süper tatlı insan Şule, müdür yardımcısı Tahsin, Bahar, Gönül derken saymakla bitmeyecek başarılı karakter yer alıyor bu dizide.

Harun

Böyle güçlü karakterler aynı derecede güçlü senaryoyu da beraberinde getiriyor. Dizi polisiye olarak geçmesine rağmen çok güçlü bir drama da yatıyor arkasında. Kendi doğrularından şaşmayan ve bunun acısını da çoklukla yaşamış, belki de bu yüzden hayata tam manasıyla tutunamamış, açıkçası kaybetmiş bir baş komiser, her birinin ayrı zorluklarla devam ettirmeye çalıştığı hayatları olan insanlar, derin aşk acıları, adaletsizlikler, şerefsizlikler, yüzsüzlükler... Fazlasıyla hayatın içinden bir dizi olmasıyla birlikte komedi dizisi geçinen bir sürü yapımın beceremediği kadar güldüren sahneleri var her bölümde. Yakın zamanda ortaklaşa bir bölüm de çekecekleri haberlerinin geldiği Leyla ile Mecnun'u ayrı tutuyorum tabii burada. Behzat Ç.'nin Ankara'da çekiliyor olması da diğer bir önemli farklılık.

Akbaba

Tüm bunların yanında Behzat Ç.'yi diğer dizilerin çok çok önüne yerleştiren özelliği beklenmeyecek kadar cesur olması. Bu cesaret çok yönlü bir cesaret; diziye doğallık kazandırmak amacıyla senaryoda yer alan küfürler, içki masalarında geçen dertleşmeler bir yana en büyük cesaret örneği Türkiye gerçeklerine korkmadan değinmesidir. Diğer dizilerin ucundan bile değinemediği, bahsetmeye korktuğu her türlü konuyu açık açık gündeme getirdi bu dizi. Hrant Dink cinayetinden gazeteci tutuklamalarına, Ergenekon'dan askeriyenin çatlaklarına, polis içi cemaatçi yapılanmaya kadar bir ton konuya değindiler şu 30 bölümlük süre içerisinde.

Şevket Ç.

Erdal Beşikçioğlu -adı geçmişken Ankara'da oynadığı tek kişilik "Bir Delinin Hatıra Defteri" oyunu bilet bulabileceklere tavsiyedir-, Canan Ergüder, Ege Aydan, Ayça Varlıer gibi tanınmış isimlerin yanında Fatih Artman, İnanç Konukçu, Berkan Şal, Ayça Eren gibi oyuncular da başarıyla rol alıyor, hayran bıraktıracak oyunculuklar sergiliyorlar. Başta Nejat İşler olmak üzere Güven Kıraç, Aslı Tandoğan ve Zafer Algöz gibi konuk oyuncular da diziye renk katıyor. Pilli Bebek dizi müziklerine imzasını atarken Neşet Ertaş'ı ve 30. bölüme damga vuran Vega'yı da es geçmemek gerekiyor. Serdar Akar'ın genel yönetmenliğini yaptığı dizinin senaryosu Ercan Mehmet Erdem tarafından yazılıyor. Serinin yazarı Emrah Serbes ise her on bölümde bir yapıma direkt müdahil olarak düğüm çözücü bölümleri bizzat kendi yazıyor, seyir zevkini tavan yaptıracak bölümler ortaya çıkarıyor. Yukarıda bahsettiğim, uzun süre de izleyenlerin üzerinde bıraktığı etki geçmeyecek gibi duran 30. bölüm de kendi ellerinden çıktı zaten. Bu bölümle de çıtayı öyle bir noktaya çıkardılar ki artık beklentiler çok daha fazla. Neyse ki böyle bir bölüm çıkarabilen ekip bu beklentileri de karşılayabilecek nitelikte. Aynı şekilde serinin ikinci kitabı "Son Hafriyat"tan uyarlanacak, yazın çekilecek filminden de beklentiler çok büyük olacak artık.

Şule

Uzun yıllar sonra bile hatırlanacak ender dizilerden biri olacak olan Behzat Ç. şimdiye kadar yayınladıkları bölümlerle bile yukarıda da söylediğim gibi çoktan Türk dizi tarihindeki yerini almıştır. Henüz bu diziye şans vermemiş olanlar fırsatı kaçırmasın. Böyle bir diziye tanıklık edenler kendini şanslı saymalı. Başlarda rating sıkıntısı çeken diziye internette inanılmaz destek veren ve sahip çıkan hayran kitlesi bu emeğinin karşılığını da fazlasıyla almıştır sanırım. Sezon sonunda çıkacak olan sansürsüz DVDsi de bu hayran kitlesinin başucunda yerini alacaktır mutlaka. Emrah Serbes ve Erdal Beşikçioğlu'ndan başlamak üzere dizide en küçük emeği olan kişilere kadar herkese teşekkür etmek gerek.

23 Nisan 2011 Cumartesi

Orospu Ruhlar..

" Ofisteki kapımda Genel Müdür yazıyor. Annemin pasaportunda ev kadını yazdığı gibi. Balerin değil. Peki ben gerçekten kartvizitimde adı geçen şahıs mıyım?

Hayyam anlatır: Adam kadına demiş ki 'Ne kadar orospusun. Her gece kucaktan kucağa geziyorsun. Binlerce sevgiliyi gömlek değiştirir gibi değiştiriyorsun. Şarkılar söyleyip sevişiyorsun. Kıkır kıkır gülüyorsun. Fahişesin sen.' 'Evet' demiş kadın, 'Ben fahişeyim' ve eklemiş 'ama bakalım sen göründüğün adam mısın?' "

Sürüden Ayrı - Hakan Karahan, s-135

Orospuluğun cinsiyeti yoktur.. Eylem-düşünce ayrımı yoktur.. Yapmakla, kafada olması aynı şeydir.. Yedikleri bokları kendi içlerinde meşrulaştıran ve kendilerini daima masum gören, gösteren kim varsa alayının hayatını sikeyim.. Kandıran, rol kesen, yalan söyleyen, oynayan, saklayan, ve aldatanlar.. Sizlere lafım.. Şerefsizsiniz.. O işi yapanlar orospu.. Yedikleri belli yemedikleri.. Yalan dolan, gizli saklı yok.. Peki siz? Saf, iyi, temiz görünenler.. Bütün adiliklerinizin üstünü kapatıp hayatlarınıza hiçbir şey olmamış gibi devam edenler.. Siz? Sen? Onursuz bir pisliksin.. Yüzüme bak.. Kimsesin sen.. Belki kimse bilmiyor ama, kimsesin! Kimse.. Çaktırma sakın.. Al maskeni, geçir kafana, devam et rolünü oynamaya.. Umarım ölürsün.. Ölürsünüz..

19 Nisan 2011 Salı

Sürüden Ayrı Bir Adam: Hakan Karahan


Hakan Karahan'ı ilk olarak Sağır Oda'nın oyuncu kadrosuna katılınca tanımıştım.. Aynı zamanda dizinin senaristiyken, başrol oyuncusu Orhan Kılıç'ın kamera önünde oyunculuk namına hiçbirşey gösteremediğine vurgu yaparak kendisini durmadan eleştirince senaryo masasındaki diğer üyeler kendisine "çık sen oyna ulan o zaman" babında geyik bir çıkış yapmışlar ve o da kabul etmiş.. Ekran önündeki Oğuz Bey karakteriyle bugüne dek karşılaşmadığımız bir profil çizdi Hakan Karahan.. Kendi karakterine senarist de kendisi olduğundan ötürü çok şey katmıştı doğal olarak.. Gerçek hayattaki siyah kuşak aikidocu kimliğinin esintilerini sık sık görmüştük mesela.. ABD ajanları tarafından rehin alınıp sorgulanınca verdiği "anana sor" cevabı ne denli psikopat ve geyik bir rolde olduğunun kanıtlarındandır.. Televizyonlarda hiç denk geldiniz mi bugüne kadar hatun gördü mü direkt götüne bakıp anında abaza yorumu yapan bir karaktere? Oğuz Bey buydu işte.. Ekranda birçok tabuyu yıkmış fenomen bir karakterdi.. Dizi, başlarda çok sağlam başlayıp sonradan sıçmasına karşın Oğuz Bey karakteri sayesinde tutundu ekrana..


Dizi sürerken bu gizemli ve ilginç adamı elbetteki meraklılar olarak sağda solda araştırdık, tavsiyeler duyduk, bilgiler edindik vs.. Didikledikçe sandığımdan da garip bir adam çıktı karşıma.. 2000'li yılların başında Akbankın üst kademelerindeki işini bırakarak çok geç kaldığını düşündüğü bir hayata atılmaya karar veriyor Hakan Karahan.. 90ların ortalarından itibaren, içinde bulunduğu ağır depresyon ve kendisine hitap etmeyen bir hayatı yaşıyor olduğu hissi tavan yapıyor ve işten arta kalan kısımlarda kitap yazmaya başlıyor.. Tek amacı, ait olmadığı yerden, bankalardan, yatırımdan, tasarruftan vsden uzaklaşmak.. İktisat biliminin amına koymuş bir deha olmasına karşın onunla ilgilenmek zorunda kaldığı her an bir cehennem arz ediyor o'nun için.. Artık birşeyler yapmazsa, hayallerine kavuşmak için bir çaba göstermezse nefes almanın gitgide çekilmez bir hale bürüneceğini buram buram hissederken en sonunda bir kitap yazmaya başlıyor.. Bir aikido sevdalısı olarak ilk kitap için doğru bir tercih denebilir her ne kadar okumamış olsam da: Yeni Başlayanlar İçin Aikido(1995)..


Karahan'ı aynı zamanda uzatmalı sevgilisi Candan Erçetin'in seslendirdiği Onlar Yanlış Biliyor ve Hayranım Sana şarkılarının söz yazarı olarak da tanıyabilir ilgili kişiler.. Hayatın insanlığa bahşettiği sayılı çok yönlü adamlardan biri olan Karahan, müthiş bir maaşı ve sosyal statüyü elinin tersiyle kenara iterek maddi açıdan çok riskli bir hayata adım atarak cesaretine hayran bıraktırıyor biz takipçilerini..


Hakan Karahan'ın donanımının sırrı da elbette ki ailesinin gelir durumunun çok iyi oluşu ve çocukluktan itibaren köklü okullarda okuması, her tür hobinin bir ucundan tutan bir gelişim periyodu yaşaması.. Robert Kolej'de geçirdiği lise yıllarından sonra University of Miami'de işletme eğitimi alıyor ve akabinde Cenevre'de işe giriyor.. Tahsil hayatındaki kusursuzluğun yanında profesyonel voleybolla, aikidoyla, yelken ve benzeri birçok dalla da ilgileniyor.. Sporcu, dövüşçü, iktisatçı, futbol hastası, müzik tutkunu, alkol ve sigara delisi, edebiyat manyağı bir adam haline geliyor.. Dolu dolu ve çok hızlı bir gençlik yaşamış olması o'nun, statik iş hayatında sudan çıkmış balığa dönmesine neden oluyor fakat bunu idrak etme süreci çok uzun ve sancılı geçiyor.. Hayatına dair hakkında en az bilgiye sahip olduğum unsur olan ilk evliliği pek uzun sürmüyor fakat bir erkek çocuk sahibi oluyor.. Depresyon, anksiyete, panikatak gibi hastalıklar o'nu psikiyatrların kucağına düşürüyor ve az önce yukarıda bahsetmiş olduğum yeni hayatına başlangıç kaçınılmaz bir son olarak karşısında beliriyor.. Eski hayata son, hoşgeldin yeni hayat..


Aikido'ya karşı gönül borcunu yerine getirip kitabı yazdıktan sonra devamı geliyor elbette.. Kafamdaki Ses(1998) ve İntizar(2000) ile süregelen ruhsal üretim aşaması, Sürüden Ayrı adlı ilk romanıyla sağlam bir yol halini almış oluyor.. Hakan Karahan artık yazıyor.. Bu hayattan iyice emin olması o'nun en sonunda tarihi kararını alıp 2003'te işini tamamen bırakmasını beraberinde getiriyor.. 3-4 senelik hazırlık aşaması olarak adlandırabileceğimiz süreçte popülaritenin hala çok uzağında ise de içi tatmini fazlasıyla yakalıyor ve gemileri yakıyor..


Hasta Galatasaraylı oluşu kendisini daha çok sevmeme hoş bir sebep teşkil ediyor diyebileceğim Karahan, roman yazmanın diğer türlere göre bünyeye daha büyük hazlar verdiğini hissetmiş olacak ki Feramuz Güvenlik Üçlemesinin ilk kitabı olan 19'u(2004) piyasaya sürüyor.. Karmakarışık ve zeka fışkıran kafasının izlerini net biçimde görebileceğimiz, okunuşu çok kolay, ebatları minicik bu fıstık gibi kitap kendisini 4-5 sene öncelerde tanımaya çalışan sevenleri için süper bir fırsattı, bkz ben.. 19'u, benzer kelimelerle ifade edebileceğim Azrail(2005) takip ediyor.. 2006'daysa deneme türünde ilk eseri olan Ama Öyle'yi yazıyor ve hemen 1 yıl sonrasındaysa Feramüz Güvenlik Üçlemesi'ni sonlandırıyor Kıyamet Haritası(2007) ile ve artık karşımızda iyice ısınmış bir Hakan Karahan var..


Çok yönlülüğüne vurgu yapmış olduğum Karahan tabii ki yazmakla yetinmiyor.. Hasan Ali Toptaş'ın Gölgesizler romanını okuyup çok etkilenince, okuduğumda müthiş bir zeka ürünü ve sanat eseri olduğunu anladığım bu kitabın muhakkak beyazperdeye aktarılması gerektiğini düşünüyor ve bir şekilde yönetmen Ümit Ünal'la(9, Anlat İstanbul, Ara, Ses) aynı noktada buluşuyorlar ve Ünal yönetmen koltuğuna, kendisiyse yapımcı koltuğuna oturuyor.. Senaryo aşamasında Ümit Ünal kendisine başrollerden birini teklif eediyor ve o da kabul ediyor.. Çok uzun yıllardır gözü gibi baktığı ve neredeyse beline kadar uzattığı saçlarının rolü gereği kesilmesi gerekiyor ve kaderine boyun eğiyor.. Bugüne kadar izlediğim en aslına sadık, en özel ve ayakları yere basan kitap uyarlaması olan Gölgesizler'e hayat veriyorlar.. O sıralarda filmin bitiş jeneriğini oluşturan Candan Erçetin imzalı muhteşem şarkı da kulaklarımızın pasını siliyor..


Gölgesizler'den önceki aylarda Özlem Gürses'in vapur sohbetleri programına katılıp bizleri ve Özlem Gürses'i esprili, dobra ve rahat tavrıyla mest ettikten sonra Gölgesizler'in vizyona girdiği günlerde Saba Tümer'e konuk olup izleyenleri ve Saba Tümer'i ortadan ikiye bölmüştü anlattıklarıyla.. Kültür-sanat dünyasının sinema ve televizyon kısmına uzun yıllar boyunca uzak kalmasından ötürü filmin oyuncularından Selçuk Yöntem'i tanımıyormuş çekimler başlarken.. Kendisine senaryoyu defalarca okutan ekibe en sonunda isyan etmiş ve o neden bir iki sefer okuyor da ben kırk kez kasıyorum falan demiş.. Ekip de demiş "Selçuk Yöntem o be yuh".. Epey güldüler buna programda.. (Bu bilgi de kısmen eksik veya yanlış olabilir net hatırlayamadım).. Filmle ilgili detayları anlatırken sıra öpüşme sahnesine gelince ise krize sokmuştu herkesi.. Kamera önünde ilk kez öpüşeceği için çok heyecanlanmış sahne öncesi.. Partneri Taies Farzan önceden sevişme dahil birçok sıcak sahnede oynamış olduğundan epey rahatmış ama Karahan deli gibi terliyormuş, durmadan pudra sürüyorlarmış falan.. Neyse başlamışlar en sonunda öpüşmeye.. Kendisi programda diyor ki: "Ben hayatım boyunca üst dudağından öptüm kadınları.. O benim üst dudağıma yapışınca ben çok yadırgadım bu durumu.. Hiç alt dudaktan öpmedim ki ben kimseyi.. Baştan aldık ben bir anda durunca.. Sonra yine alt dudak üst dudak denk getirmeye çalışırken dişlerimiz çarpıştı.. Yine baştan aldık.. Sonra Taies öyle bir öptü ki beni sonrasında repliklerimi unuttum öylece kaldım vs".. :D Bunu o kadar kendine özgü ve komik bir şekilde anlatmıştı ki Karahan, Saba Tümer orgazmik kahkahalarını epey bir savurmuştu Karahan'ın yüzüne doğru..


Sonrasında yine Ümit Ünal'la ortaklığı olan Kaptan Feza(2009) vizyona girdi ancak ben kaçırdım filmi vizyonda çok kısa kalmasından ötürü.. Dvdsi de henüz çıkmamış, şaşırdım.. Yerli Leon diyorlardı.. Merakım büyük.. Bir de 2010 yapımı Yüreğine Sor'da(2010) yan rollerden birinde.. Son kitabını 2007'de çıkaran Hakan Karahan bu dalda uzun zamandır sessiz.. Sinema konusunda hevesini şimdilik aldığını düşündüğümden, edindiği tecrübeler sonrası eskilerinden daha iyi bir kitapla yakın zamanda döneceğini umut ediyorum..


Sürüden Ayrı.. İlk romanı olduğunu belirtmiştim.. Dolayısıyla bu kitap gerçek Hakan Karahan'dan çok iz taşıyor.. Bir nevi Hakan Karahan manifestosu diyelim.. Çocukluk ve gençlik yıllarına dair sayısız anı içeren ve bunları o müthiş üslubuyla anlatan Karahan, aynı zamanda akışla paralel ilerleyen ve sonlarda bambaşka bir hal alan müthiş bir kurguya da kimi gerçek kimi hayali olan anılarına ustalıkla ekliyor.. Kitaptaki karakterin adı Ayaz Tunçbilek.. %90 oranında bir Hakan Karahan desem yanlış olmaz sanıyorum.. Daldan dala atlanmış konular dikkati dağıtsa da bazen, 5-6 sayfalık salt ekonomi analizi içeren bölüm haricinde kesinlikle sıkmıyor.. Ekonomiden nefret eden bir ekonomi öğrencisi olarak o 5-6 sayfayı okumak hayatımın en boktan anlardından biriydi.. Amına koyayım.. Neyse.. Okurken kendinizi yazara çok yakın hissedebileceğiniz, bir ortamda biraraya gelip iki kelam etmek isteği yaratan bir kitap Sürüden Ayrı.. Sürüden dibine kadar ayrı bu adamın nasıl bir beyne, hayata, düşünce yapısına sahip olduğunu anlamak için müthiş bir fırsat.. Kitapçılarda bulunması epey zor olsa da 7.50 liralık internet fiyatıyla hayli cazip bir seçenek olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim..


Bu özel adamı tanımak benim için çok mutluluk verici.. Bu uzunca satırları karalamak da öyle oldu.. Güzel adamdır Hakan Karahan..

Bunlar da karma linkler olsun konuyla alakalı;

http://www.hakankarahan.net/
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/6244855.asp?yazarid=12
http://www.youtube.com/watch?v=x0EAqvv3sOo (dublaj)
http://fizy.com/s/16m6kh

17 Nisan 2011 Pazar

I soliti ignoti


1958 yapımı italyan filmi aynı sene Oscar'a da yabancı dilde film kategorisinde aday gösterilmiş ancak adaylığıyla kalmış.. Kaderin başka bir çıkış yolu bırakmadığı, her biri kendi halinde ve saflığında bir avuç insanın büyük bir soyguna girişmesini konu ediniyor.. Farklı kutuplarda yaşayan bu insanların yollarının kesişmesi ardı arkası kesilmeyen ilginçlikleri de beraberinde getiriyor ve talihsizliklerle dolu süreç başlıyor..

Dibine kadar absürd anlatımla paralel hafif duygusal hikayelerin de olması çok güzel.. Karikatürize karakterler zerre rahatsızlık hissi salmıyor bünyeye.. Her şey dozunda ve olması gereken komedi doğallığında.. Bu komedi kısmını basit sakarlıklara indirgememesinin yanında çok güçlü ve zeka dolu diyaloglara sahip ciddi derecede kopartan.. Müziklerin ve temponun da seyir zevkini epey arttırdığını söylemek gerek.. Uzun zamandır bu kadar güldüğümü hatırlamıyorum bir filmde.. Dönem İtalya'sı, çok doğal ve becerikli oyuncular, siyah-beyaz görüntü.. Fazlasıyla değişik ve kazançlı bir tecrübe oldu i soliti ignoti..

8

16 Nisan 2011 Cumartesi

As If I Am Not There


Saraybosnalı genç öğretmen Samira, kırsalda başladığı meslek hayatının ilk günlerinde köyü basan sırp grup tarafından diğer bütün kadınlarla birlikte alınır ve askeri bir kampa götürülür.. Şehir hayatına henüz veda etmişken yine bambaşka bir ortamda kendini bulan Samira, hemcinsleriyle birlikte neden o kampta bulunduklarını anlamaya çalışırken acı gerçek kısa sürede suratlarına, bütün vücutlarına, yüreklerine çarpacaktır.. Askerlerin cinsel tatminini, sadistlik ihtiyaçlarını, ruhlarını doyurmalarını sağlamak için oradadırlar.. Bundan sonra kafalardaki tek düşünce hayatta kalmaktır ve bunun idrakının o kadınların zihninde meydana getirdiği kişilik bunalımları ve kimlik bozulmalarına tanık olmak çok can acıtıyor.. Çaresizliğin had safhada olduğu ortamda bir yandan o cehennemden kurtulma, bir yandan da insanlığını kaybetmeme çabası.. Ve yapılan işkence ve adiliklerin, o kadınların içinde ömür boyu nasıl da kalacak oluşunun sarsıcı resmi.. Kadın yönetmen Juanita Wilson'ın film sonu soru-cevapta yaptığı işe bütün yönleriyle hakim olduğunu ve duyarlılığını görmek çok güzel.. Filmde ucuz çıplaklık ve gereksiz vahşetten kaçınmış olmasıysa yaptığı işe duyduğum saygıyı kat kat arttırıyor.. Çok sarsıcı, çok gerçek bir film as if i am not there.. İsmin de nereden geldiğini filmdeki özel bir sahnede hayranlıkla izleyerek anlayacaksınız..

8

Mesa sto dasos


(spoiler)

dijital fotoğraf makinesinin kamerasıyla çektim filmi; naturelim..

az detayla çok şey anlatmaya çalıştım; sembolistim..

97 dakika süresince sadece 1 kez, kısacık bir müzik kullandım; film etkisini müzikle arttırmaya ihtiyaç duyacak kadar yetersiz değilim..

diyalogların toplam uzunluğu 10 satır; oyuncu yönetimim, onları konuşturmaya ihtiyaç duymayacağım kadar müthiş..

filmim yanınızdaki insanın karnının guruldamasını duyacağınız kadar sessiz; dingin bir anlatım hedefledim..

bir penis ve bir vajinaya zum yaptım; varoluşçuyum..

bir erkeğin mastürbasyon yapıp menilerini göbeğine fışkırtmasını gösterdim; cesurum..

bir erkeğin bir erkeğe su altında oral seks yapmasını gösterdim, özgürlükçüyüm..

iki erkek ve bir kadının grup seksini gösterdim, marjinalim..

olmayan bir senaryoyla 97 dakikanın gayet de kolay oluşturulabileceğini gösterdim, yenilikçiyim..

hepiniz salaksınız, ben zekiyim..

0

Chico & Rita


1950 yılı civarlarında Havana'da başlayıp New York'a uzanan bir aşk hikayesi Chico & Rita.. Şarkıcı olmasının yanında hayat kadınlığını da alt kimliği olarak taşıyan Rita ve büyük potansiyel sahibi olmasına karşın bir türlü yırtamamış piyanist Chico'nun yolları bir gün kesişiyor ve o dönemde idol meslektaşlarının hedefi, çoğunluğununsa yeni yurdu olmuş kültür-sanat merkezi New York'a kapağı atma çalışmalarına hız veriyorlar..

Eh her aşk hikayesinde olduğu gibi önlerine sayısız engel çıkıyor ve o bizim kaavuşmalarıımızz aa yariimm maaahşeeereee kaaaldııı.. (jokerciğime hediyemdir) Türküye kaptırdık sayın dinleyen! (cengiz özkan üstada saygılarımızı sunmadan olmaz) Sözlere takmayın tabii, spoiler yoktu, sadece türkü geldi o an aklıma ehehe.. Ne diyorduk.. İnsan bir animasyondan daha fazla şey bekliyor Persepolis izlemiş biriyse eğer.. Chico & Rita ise fazla birşey vaadetmeyen, fakat samimi yapısıyla, harika müzikleriyle ve sıcak renkleriyle hoş bir seyirlik portresi çiziyor..

6

14 Nisan 2011 Perşembe

Incendies


Muhteşem..

Annelerinin ölümünden sonra, vasiyetindekileri yerine getirmek amacıyla Lübnan'a giden ve o'nun geçmişini, gizli kalmış sırları açığa çıkarmaya çalışan ikiz kardeşlerin yaşadıklarını sık sık geçmişe dönerek anlatan, Oscarlarda yabancı film dalında aday olmuş ama ödülü alamamış bir film türkçe çıkış adıyla İçimdeki Yangın..

İşin duygu yanına ağırlık vermiş ve bunu da başarıyla yansıtmış bir film genelde senaryo örgüsünde fazla birşey sunmaz izleyiciye.. Bu tarz 10 film izlediyseniz 9'u böyledir rahat.. Incendies'de(fransızca telaffuz edildi sunumda, ona göre okuyunuz) ise iki taraf birden aşırı kuvvetli.. Başlarda pek hissettirmese de, yavaş yavaş müthiş ustalıkla yazılmış bir senaryoyla karşı karşıya olduğunuzu anlıyorsunuz.. Ve her hayran olunan detay sonrası bir yenisi daha beliriyor.. Zamanlar arasındaki atlamalar, geri dönüşler, hikayenin akışı, sırlar.. O kadar müthiş, o kadar özenli ki..

İnsanı seven, hayattan bir an olsun vazgeçmeyen, gururunu ve gücünü insanlığın dip noktasında bile kaybetmeyen bir kadının dünyanın iğrençliğine başkaldırısı bu film.. Çok sarsıcı.. Çok etkileyici.. Çok gerçek.. Ayrıca Wajdi Mouawad'ın oyunundan perdeye uyarlanmış.. Bazı noktalarda da gerçek olaylardan esinlenmeler varmış başrol oyuncusu Lubna Azabal'ın dediğine göre..

Gün gelir filmin detayına da girerim spoiler sosuyla ancak şimdi tek odaklandığım insanların bu filmin varlığından haberdar ve seyir için de motive olmaları.. Bu film sinemada izlenmesi gereken filmlerden çünkü.. Geçen sene El secreto de sus ojos'u sinemada izlemek nasıl eşsiz hisler bıraktıysa bünyemde bu film de sizlerde aynı hissi yaratacak, eminim.. 29 nisan'da vizyona giriyor.. Boktan boktan filmlerin milyonları aştığı ülkemde şu film de hiç değilse bir 100000'i görsün..

Hayatımda izlediğim en güzel filmlerden biri oldu Incendies..

Muhteşem..

10

Mauvais sang


"50 yaşındayım.. 25 yaşındayken bir film çektim.. çok beğenildi.. anlamadım.. yıllar sonra birçok yerde kült tanımıyla taçlandırıldı.. anlamadım.. filmi çektikten ve izledikten sonra kendime dediğim şey 'ben bir film çektim' değil, 'ben ne bok yedim böyle' idi.. ancak zaman akıp gitmeye başlayınca gördüm ki tamamen şahsımın anladığı ve alakalı olduğu şeyler, olmayan anlamları yaratmakta usta olan entel manyaklar tarafından sembolizm, minimalizm gibi kavramlara oturtuldu ve önüne geçemediğim bir şekilde azgın bir cemiyetin başyapıt saydığı eserlerden biri haline geldi filmim.. deli gibi para kazanmak ve insanların çevremde deli divane olması çok hoşuma gidiyordu.. kazandığım popülarite sayesinde cebim ve yatağım daima dolu, egom ise tavandı.. İçi boş ve nereye gittiği belli olmayan öğelerin sessizlikle, seyirlik görüntülerle, aforizmalarla vs bezenerek yansıtıldığı filmleri hissettirdikleri ne olursa olsun deli gibi beğenmeye ve övmeye hazır bir kitlenin avucumda olduğunu bilmek bana inanılmaz zevk veriyordu.. filmimin 25 yıl sonra istanbul film festivali ekibi tarafından programa eklenmesi ve istanbul'a davet edilmem beni çok mutlu etti.. çünkü daha çok insana eziyet çektirebilecek ve beğenenlerin acınası hallerine daha yakından tanık olabilecektim.. filmin başındaki sunumda insanlara, filmi çektiğimden bu yana pek izlemediğimi, bu yüzden neler olduğunu pek hatırlayamadığımı söyleyip iyi seyirler dileyerek kendimce uyarmıştım onları.. evet biraz hınzırcaydı ama üstüme düşeni yapmıştım işte! zaten filmi de izlemedim onlarla.. deli miyim niye izleyeyim amına koyim.. şimdi mi? şarabımı içerek içimden gelenleri döktüm bu kağıda.. masraflar iksv'den olunca hele öyle bir tatlı ki.. ohh.. mis.."

leos carax.. yönetmen.. beyoğlu'nda bir otel odası.. 2011..

"ben öyle herkesin izlediği filmi izlemem.. hasbelkader izlediysem de beğenmem.. çünkü benim farklı olmam lazım.. sıradan insanlar gibi olamam asla.. öldürün daha iyi.. insanlara tepeden bakmazsam ruhum doygunluğa ulaşamaz.. avatar mı? ıyy herkes gidiyor.. çok popüler olmuş.. hayatta gitmem.. çizgi film işte be ne olabilir ki başka? abd'nin sömürgeciliğine işgalciliğine bir haykırış falan olmasını beklemiyorsunuz değil mi herhalde! aa the hurt locker.. hem geri planda kalmış hem de pek beğenen olmamış.. oo izledim müthiş.. kabadayı mı? kıro kenan oynuyor onda be hahah dümdüz bi film işte.. benim izleyeceğim türk filmi reha erdem'in nuri bilge ceylan'ın falan olmalı.. diğerleri kümenin dışında eleman kimliğimi bozar.. dizi falan? e çüş yani o kadar da değil.. ezel ne lan? öyle bir ney? mauvais sang.. inanılmazz.. büyüleyicii.. şahanee.. öyle cümleler var ki.. öyle etkileyici görüntüler var ki.. hayranlıkla izledim.. ama öyle herkes beğenemez bence.. ortalama izleyici fazlasıyla burun bükecektir.. e fazla da birşey beklememek lazım onlardan.."

dilara ayrık.. izleyici.. kadıköy'deki baba evinden..

"geberin.."

barakuda.. öküz.. draman..

0

13 Nisan 2011 Çarşamba

Salinui chueok


3-4 sene önce Oldboy efsanesiyle tanışmamdan bu yana methini defalarca duyduğum ve özellikle son 5 yıldır bizim buralarda güney kore sineması denilince başta sayılan filmlerden biri olan Salinui chueok(Memories of Murder), gerçek bir olaydan yola çıkmış bir "katil kim?" hikayesi.. Bugüne dek batı menşeli birçok dizi ve filmde belli kalıplarda işlendiğini gördüğümüz bu türün ezber bozan bir örneği.. Bunu da salt başka bir coğrafya ve kültürde geçiyor olmasıyla değil müthiş bir titizlikle işlenmiş senaryosuyla başarıyor..

Bir kasabada genç kızlara musallat olan ve ardı ardına cinayetler işleyen bir katil uzun süredir yakalanamıyor hatta işe yarar bir ipucu dahi bulunamıyor.. Emniyet teşkilatında görevli kasaba yerlisi polis, fazlasıyla düz bir bakış açısına sahip olup birilerini suçlu ilan ederek dosyayı derhal kapamaya çalışırken, benzer kafada olan diğer polisler de aynı etkisizlikte ve soruşturmada bir türlü ilerleme kaydedilemiyor.. Bunun üzerine Seul'den daha yetenekli ve soğukkanlı bir komiser kasabaya atanıyor ve bizim düz adam ile yanındaki türdeşleriyle beraber bir ekip oluyor.. İki zıt kutup bir araya gelmişse de olaylar öylesine karışık ve yorucu ki bir süre sonra kişilikler adeta erozyona uğruyor.. Bölge halkının olaya yaklaşımı, amirin baskısı, ve bir türlü çözülemeyen düğüm, araya ustalıkla katılan mizah ve absürdizmle birleşince seyir zevkini tavan yaptıran bir film çıkıyor ortaya.. Ve çoğu benzer nitelikte filmin kolaya kaçış yolu olarak tutunduğunu bildiğimiz, asıl heyecanı sona bırakmak, katili alenen gösterip bütün düğümleri tek tek gözlere sokarak çözmek gibi seçenekler bu filmin kitabında yazmıyor.. Filmi bu kadar güçlü kılan da bu cesaret ve orijinallik zaten.. Gücünü süreçten alması.. Sonuç mu? Korkmayın.. Çarpıcı..

9

12 Nisan 2011 Salı

Sherlock


Guy Ritchie yönetmenliğinde, Robert Downey Jr. ve Jude Law başta olmak üzere Rachel McAdams, Mark Strong gibi kaliteli oyuncu kadrosuyla başarılı bir Sherlock Holmes filmi izlemiştik geçen yıllarda. Üstelik bu yapım tek filmle sınırlı kalmamış, 2011'de devamının geleceği haberi biz filmi beğenenleri sevindirmişti. Bu haberler ve hisler henüz tazeyken piyasaya BBC yapımı yeni bir Sherlock Holmes dizisi çıktı; Sherlock.


Bu çıkış bir yandan çok cesur bir davranış olarak görülürken bir yandan da -hatta- ağırlıklı olarak sürekli yeniden çekilen yapımlardan sıkılmış sinema ve dizi izleyicisinin dikkatini çekmekte başlarda zorlanmıştı. Üstelik dizinin orijinal hikaye gibi geçmişte değil, -en üstteki fotoğrafta arka planda dikkat çektiği gibi- günümüz Londra'sında geçen bir Sherlock Holmes hikayesi olacak olması izleyicinin kafasında ekstra soru işareti yaratmıştı. Bu aşamada dizinin en büyük artısı televizyon dünyasını yakından takip eden izleyicinin Coupling ve Doctor Who'dan tanıdığı Steven Moffat'ın dizinin yaratıcısı olmasıydı. Sherlock Holmes severler bunun üzerine diziye en azından bir şans vermek adına ekranlarının başına geçti. İzledikçe buna hiç pişman olmayan Moffat takipçilerinin dizi hakkındaki övgüleri de diğer iki yapımı takip etmemiş, dolayısıyla Moffat ismine pek aşina olmayan benim gibi insanlara ışık tuttu ve bu harika yapımdan mahrum kalmamamızı sağladı.


Şimdilik 3 bölümlük mini bir dizi olan Sherlock, 1,5 saatlik bölümleri ve kaliteli çekimleriyle sinema tadı bırakıyor. Sherlock Holmes rolünde başlangıçta birçok izleyicinin kafasında soru işareti uyandıran Benedict Cumberbatch gitgide daha çok seviliyor ve hatta bazılarınca gelmiş geçmiş en iyi Sherlock Holmes olarak anılacak kadar iyi bir oyunculuk sergiliyor. Dr.John Watson rolünde karşımıza çıkan Martin Freeman da rolünde çok başarılı. Dizi günümüzde geçince Sherlock teknolojiden de ister istemez yardım alıyor, blog tutuyor, cep telefonu kullanıyor. Cep telefonu mesajları da güzel bir fikir olarak fotoğraftaki gibi birebir ekrana yansıtılarak seyirciye ulaştırılıyor. Başta burun kıvrılsa da bu teknoloji kullanımı Sherlock Holmes ruhunu kesinlikle sekteye uğratmıyor. Sherlock Holmes'ün en çok beğenilen taraflarından biri olan detaylı gözlem yapması, çıkarımları da müthiş anlatım tarzıyla seyirciye yansıtılıyor, yapılan çıkarımların anında seyirciye aktarılması sağlanıyor. Ağır ağır haşır neşir olmaya başladığımız Moriarty ile birlikte klasik Sherlock Holmes müzikleri diziye renk katıyor. BBC yapımı bir dizide hem Sherlock Holmes hem Londra olunca İngiliz aksanı kaçınılmaz oluyor, süper duruyor.


3 bölümlük ilk sezonuyla seyircinin ağzına bir parmak bal çalan Sherlock'un yıl sonuna doğru yine 3 bölümlük bir sezonla devam edeceği söyleniyor, sevenlerine de bu mutlu haberle birlikte heyecanla beklemek düşüyor. Hayatınızın şimdilik bir 4,5 saatini bu diziye ayırın, pişman olmayacaksınız.

10 Nisan 2011 Pazar

Kim Bok-nam salinsageonui jeonmal


Bedevilled, Güney Kore'nin merkezden uzak bir adasında dışa fazlasıyla kapalı ve aşırı gelenekçi bir grup insanın yaşamını, bize göreyse küçük çaplı bir cehennemi sunuyor.. Çocukluğunun bir kısmını bu adada geçirmiş olan Hae-won, o günlerden arkadaşı olan Kim Bok-nam'ı ziyarete gelmiştir 10 yıl kadar sonra.. Çocukluklarında dahi aralarında yaşam kalitesi bakımından dağlar kadar fark olan bu ikilinin arasındaki uçurum yaşları ilerledikçe daha da artmıştır üstelik.. Kim Bok-nam adadaki tek genç kız, hatta çalışabilme kapasitesi olan en genç kişi.. 9-10 nüfuslü yerde hem herkesin cinsel tatminini sağlayan, hem bütün ağır işleri yapan, hem de bunlara rağmen en çok lafı yiyen en çok aşağılanan kişi.. O vakte kadar bir gün Hae-won'un o'nu ve kızını şehre, Seul'e, yanına alacağı ümidiyle yaşamış fakat karşı taraftan bu beklentisinin kabul görmemesi ve adada kendisine uygulanan baskı ve şiddetin gitgide artması neticesinde ömrü boyunca tutunmayı seçtiği sabrını bir kenara koymaya karar vermiş, ve filmin türkçe çıkış adına, "cinnet"e keskin bir geçiş yapmıştır..

Filmde bazı detaylar bizim ülkemizle tıpatıp aynı.. Bizde bildik şeylerdir hani kadının yaşça büyük hemcinsleri tarafından daima aşağılanması, her konuda kocasının haklı görülmesi, dayak ve aile içi tecavüze maruz kalması, koca yatarken tek çalışanın o olması falan.. Burada da bunları, belki de daha fazlasını bu kadar açık ve el değmemiş biçimde görmek çok sarsıcı, rahatsız edici.. Filmin amacı da bu aslında zaten.. Seyirci bu adiliklerin ve çaresizliklerin etkisiyle öyle bir moda giriyor ki perdeye dalıp olaylara müdahale etmek istiyor.. Bu yüzden bir başka filmde karşılaşılsa kimileri için mide bulantılarına yol açacak, olayı salondan çıkmaya kadar vardırabilecek sahneler olağan karşılanıyor seyirci tarafından.. Çünkü çok sağlam nedenleri var bu cinnetin..

Başlarda küçük çapta başarılı bir drammış gibi dursa da her dakika eşik atlayan, senaryosunun gücünü sonradan ortaya koyan, ve şiddeti vahşeti bu denli etkileyici bir estetik anlatımla yansıtan Bedevilled müthiş bir deneyim seyir açısından..

8

9 Nisan 2011 Cumartesi

A torinói ló


Nurtopu gibi bir efsane filmim daha oldu hafızamı işgal eden.. Kinatay, Valhalla Rising, Loong Boonmee raleuk chat ve My Son, My Son, What Have Ye Done'a kardeş geldi.. Adı Torino Atı.. Ne kardeşi.. Bildiğin babaları bu.. Sinemaymış sanatmış zerre umursamadıklarını düşünüyorum bu tür filmler çeken adamların.. Yegane amaçları, filmlerinin festivallerdeki gösterimlerine katılarak izleyicinin cehennemi yaşarcasına verdiği bunalma, daralma, sıkılma, delirme tepkilerinden psikopatça bir zevk duymak, insanları salak yerine koymalarının hazzını dibine kadar yaşamak.. Bir de sanat filmi görünce yücelteceğim diye ne yapacağını şaşırıp götü kaybeden kişilerin övgülerini duyunca, dışında zevke gelip içinde onlara hakaretler yağdırmak.. Bunlar da biliyor ne bok yediklerini çünkü.. Ay çok minimalist, ay çok soft, ay çok sembolist vs.. Geçiniz.. Bunları ayırt etmeyi biz de biliyoruz, ama bu filmde gördüğümüz çok başka şeyler yahu.. 146 dakika boyunca bir müziği 30 defa kullanmak, toplamda 5 dakikalık diyalog anca bulundurmak, vs vs.. Sokarım böyle sanata.. Reha Erdem de film çıkışında gözyaşları içindeyken görülmüş.. Yorum yapmıyorum.. Les carabiniers izleyecektik, kopyasında sorun çıkmış, bunu izledik.. Şansımı sikeyim..

0

Sandcastle


Singapur filmi Sandcastle'da babasını erken yaşta kaybetmiş ve annesiyle birlikte yaşayan 18 yaşındaki En, hayatla bağlantısı bilgisayarı ve karşı cinse duyduğu ilgiden ibaret olan sıradan bir gençtir.. Babasını o güne kadar neredeyse hiç tanımamış olması o'nun hedefsiz, idealsiz, önünü göremeyen biri haline gelmesinin en büyük nedeniyken bir gün dedesiyle, babası hakkında yaptığı konuşma ve aldığı bilgiler, kafasında bazı şeylerin yerinden oynamasına sebebiyet verir.. Bu günden sonra geçmişine doğru yaptığı kazılar o güne dek arasında uçurumlar olan annesiyle ilişkisine yeni bir boyut kazandıracağı gibi hayata bakışını da değiştirecektir.. (bu cümleler de bir anda alıntıymış hissiyatı yarattı bende oha.. değil lan! belirtmiş olayım.. fazlaca cümle kurdurmayan filmlerde bu tarz bir özet geçmek güzel oluyor.. ve ileriki zamanlarda hafızaya yardımcı olmak açısından da pek faydalı.. burası paylaşımın yanında ciddi de bir hafıza tazeleyicisi sonuçta benim için.. neyse ak)

Oturduğu temeli başarıyla aktarsa da genel olarak vasatı geçemeyen bir deneme olarak karşımızda film.. İzleyici içine almakta zayıf kalıyor olmasının yanında senaryo anlamında da elindeki malzemeye rağmen biraz kıt kalıyor.. Yine de coğrafyasının, tarihinin, resmettiklerinin bünyeye katkısı önemli tabii.. Değişik olan her zaman tahammüle ve şansa layıktır..

5

Picco


Almanya'da bir ıslahevinde yaşanan trajik ve travmatik olayları anlatıyor Picco.. 4 kişilik koğuşa yeni giriş yapan Kevin, ilk haftalarda hem koğuştaki arkadaşları, hem de tesisteki çoğunluk tarafından aşağılanmakta ve türlü tacizlere maruz kalmaktadır.. Başlarda sabretmeyi ve yanlışa karşı durmaya çabalamayı seçip doğrunun peşinde gitmeye çalışırken işlerin zamanla, ıslahevinde kalış süresinin uzaması, canından olma tehlikesi gibi sonlara varacak raddeye yakınlaşması Picco(çömez gibin bişey) lakaplı Kevin'ı bütün ahlaki değerlerini bir kenara atıp nefes almaya devam edebilmek için güçlü olmaya çalışmasını da beraberinde getirir.. Güçlünün güçsüzü ezerek hayatta kaldığını acı tecrübelerle öğrenen Kevin için artık tek çare herkes gibi olmayı başarabilmektir..

Sistem eleştirisi için gereksiz kasmayıp olanları bütün yalınlığıyla anlatan film vasat başlayıp, sonlara doğru aşırı rahatsız edici, fakat aynı zamanda buram buram kalite ve özen kokan bir seyir zevkine(eziyetine) bürünüyor.. En masumun dahi kolaylıkla insanlıktan çıkabildiğini ve güçsüz olanın ezilmeye mahkum olduğunu en mide bulandırıcı şekillerde yansıtıyor.. Adıyla başlı başına bir çelişki oluşturan ıslahevlerinin tecavüz, hırsızlık, cinayet gibi başlıca vahşet öğeleriyle nasıl içiçe olduğunun tokat gibi bir resmi Picco.. Başarılı..

8

The Whistleblower


Whistleblowerımız yani muhbirimiz Kathy Bolkovac(Rachel Weisz) mesleğini severek ifa eden, fakat bu yüzden çocuklarının vesayetini ayrıldığı kocasına kaptırmış ve onlara kavuşmak için önüne gelen ilk fırsata daha çok para kazanmak adına balıklama atlamış, abd'de yaşayan ilkeli bir polis.. Yeni göreviyse, Bosna-Hersek'te Birleşmiş Milletler bünyesinde savaş sonrası çöküş döneminde olan yerel halka hizmet etmek, sorunlarını çözmek..

Bırakın okyanus ötesi toplumları, bizim ülkemizde bile şiddet dendi mi akla ilk gelen yer, belki de tek yer ortadoğu'dur.. Bizim insanımız yanıbaşımızda 10küsür yıl önce yaşanan vahşeti neredeyse unuttuysa veya hiç bilmiyorsa, abd'deki kendi halinde bir polisin bu konudaki bilgisinibir düşünün.. Kathy Saraybosna caddelerini otobüs camından ilk gördüğünde, arkada konuşulan şey binalardaki kurşun izlerinin yere paralel ve bir insan kafasının hizasında sıralandığıdır.. Kathy'nin nasıl bir yere geldiğinin ilk farkındalığının net kanıtıdır bu detay..

BM, Amerika, cart vakfı curt vakfı vs, bunların hepsi bu tür savaş bölgelerinde yöre halkını kalkındırmak, düzeni sağlamak, yardımlar yapmak vs gibi nedenlerle oralarda bulunuyor sözde.. İşin aslıyla büyüklüğü tahmin dahi edilemeyecek boyutlarda olan çeşit çeşit ihaleler, yani rant.. Ve birsürü er kişi orada bulunurken en temel ihtiyaçsa kadın! Bize sunulan kesitse bu "mal"ların tedarik ve kullanım aşaması!

Bir gömlek alt seviyede bir Lilja 4-ever var karşımızda.. Doğu bloku ülkelerinden kaçırılan kızların burada yerel polise, bm görevlilerine, güç sahiplerine acımasızca pazarlanıyor ve hapsediliyor oluşu gerçeğiyle yüzleşen Kathy duruma müdahele etmek ister ancak ucu açıkta olan ipi çektikçe düğüm düğüm olmuş devamı eline gelmektedir.. Kendisinden başka bu işe dur diyecek birisini bulamaması kendisini iyice çıkmaza sürüklerken vakıfların, devletinin, güvenlik ve yardım teşkilatlarının yozlaşmışlıklarıyla da sık sık karşı karşıya gelir.. Bir yandan bu engellerle uğraşırken bir yandan da kızların umutlarını taze tutmaya çalışmaktadır fakat bu hiç de kolay değildir..

Ne kadar cesur olabilir ki sorusu epeyce yankılanabilir kafalarda film için seyir öncesinde ancak çok net söylüyorum ki, takılmayın bu tarz şüphelerinize.. Film çok cesur ve yürekli.. Gerçekleri kimseyi koruma gayesi gütmeden çatır çatır açıklayıp suçlamalarını da eğilip bükülmeksizin yapıyor.. Çaresizliği ve insanların hayata dair umutlarının nasıl köreltildiğini öyle sarsıcı biçimde anlatıyor ki..

Rachel Weisz zor rolü iyi kıvırmış, genç kızların hepsi müthiş etkili, Monica Bellucci öyle sabit dursa yeter zaten, tempo da bir an olsun düşmüyor, konu harika, film korkusuz.. Bu dünyaya, adalete, göğe, yere, o'na! küfretmek, lanet okumak için, buyrunuz..

8..

8 Nisan 2011 Cuma

Blue Velvet


Toplum ortalamasından, hatta toplum ortalamasının üstündeki kesimin kendi içindeki ortalamasından da epey bir yüksek zekaya sahip nadir kişilerden biri olan David Lynch'in ilk filmlerinden biri Blue Velvet.. Lakin bana çok uzak işte o'nun kafa yapısı.. Olabiliyor bazen böyle.. Efsane bir yazardır, herkes ölür biter, ama sevemezsin işte, frekans tutmaz.. Ya da bir takım.. Ya da bir şarkıcı.. Gibi.. David Lynch'in tarzından ölene dek nefret edeceğim sanırım.. Ama bu elbette ki kendisinin nasıl özel bir beyne sahip olduğu gerçeğini kabul etmememe sebep olamaz..

Karanın da karası, rahatsız, manyak bir film Blue Velvet.. David Lynch'in yapımcılığını üstlendiği ve filmekimi'nde izlemiş olduğum My Son, My Son, What Have Ye Done'daki kasvet-karikatürize karakterler-ego tatmini için çekilmiş olması gibi etmenler bu filmde de aynen mevcut.. Elbette ki her film yönetmeninin senaristinin dünyalarının esintilerini taşıyacak.. Ama burada olay çok başka.. Başlı başına kendi için çekmiş adam bunu.. Bu film olmasa kariyerinin devamı gelmeyecek sanki, öylesine bir imza taşıyor..

Ama ben sevemedim.. Sevmiyorum..

4

7 Nisan 2011 Perşembe

Año bisiesto


Cannes'da ödül almış bir filmmiş bu Leap Year.. Ayrıca yalnızlığın minimalist keşfiymiş, iksv öyle diyor.. Hiç minimalist film görmemiş olsak neyse.. Geçmişinde ciddi travmalar yaşamış bir kadın.. Toplumun tamamıyla dışında kalmış.. Kendine bir kimlik oluşturmaya çalışıyor.. Daha doğrusu yakınları nazarında fazla ezik gözükmemek için "normal" bir imaj çizme gayretinde.. Günün birinde eve attığı bir adamla ilişkiye başlıyor, sonra o ilişki sado-mazo sınırlarını zorluyor geçmişin Laura'da bıraktığı izlerin de etkisiyle.. Ve absürdlükler silsilesi başlıyor.. Ne aşırı çıplaklık, ne çok rahatsız edici sahneler, ne de durağanlıkla benim derdim.. Film bildiğin kötü.. Bir de şu filmden aşırı anlamlar çıkarma telaşıyla övgüler yaratıldığını gördüm ve yine dellendim.. Biz de görüyoruz takvim yapraklarının anlamını falan, kör değiliz.. Ama minimalist filmin de bir kendi içinde saygınlığı, sağlamlığı vardır.. Böyle ne demeye çalıştığı belli olmayan ve sadece düşündürmeden sarsmayı amaç edinmişse, ı ıh, olmadı.. Çok zayıf..

2

Ezel: Karagözlüm Gazinosu


Gönül isterdi ki Spartacus: Gods of the Arena'yı andıran başlık aslında gerçek olsun; "Karagözlüm Gazinosu", Ezel'in iki sezon süren 1997-2011 macerasının prequeli olsun.. Maalesef bu tren kaçtı artık çoktan..


Bu sezonun şu ilk analizinde değindiğim üzere diziyi geçen seneki çizgisinin birazcık aşağısında çeken başlıca etken sırların çok erken açığa çıkmasıydı.. Muhteşem geçmiş ve efsaneleşmiş ilk sezonun ardından mevcut sırların çıkışı pek ala geciktirilebilirdi akış bozulmadan.. İlk sezon için sırlara Ali, Bahar ve Meliha'nın vakıf oluşları gayet de yeterliydi temponun bozulmaması ve kalitenin korunması için.. Cengiz 2. sezonun ilk yarısının ortalarında, Eyşan ise tam ortalarda öğrenebilirdi.. Dolayısıyla dizi halen Ezel'in intikamını temel alarak ilerliyor olurdu ve sezon ortasında yapılacak Kenan Birkan takviyesi ile Dayı da ön plana çıkardı, kim neyin intikamını alacaksa alırdı.. Bu senaristler bu veya buna benzer bir akışı en kral şekilde kotarabilecek insanlardı sonuçta.. Olmadı..


Oyuncuların iki sezonluk anlaşması korunabilir, 2. sezonun sonunda sağlam bir finalle dizi noktalanabilirdi.. Ama geçmişte bir çok nokta hala açıkta kalmış olacağı için 1971'den itibaren izlediğimiz Ramiz-Kenan-Selma olayları 15 bölümden oluşan yarım sezonluk bir dizi halini alabilirdi.. Ve muhteşem de olurdu.. Açıkta tek nokta dahi kalmazdı ve kurgu daha da kolaylaşırdı, hatalar azalmış olurdu.. Ama ne biz ABD'yiz, ne de halkımız o kadar sabırlı.. Ve elbette diziyi bu sene taşıyacak unsurun 1971 çizgisi olacağını kim bilebilirdi..


Reklam süreleri nihayet 5 dakikaya -insani bir seviyeye- çekilmişken dizi süreleri de 50-60 dakikaya indirilseydi -ki eskiden bütün diziler böyleydi. 40 dakikalık Süper Baba ve Deli Yürek bölümleri vardı be, neyse- ve Ezel işte o süreçte yayına girseydi eminim ki böyle dalgalanmalar olmazdı ve efsaneye herkes saygı duyuyor olurdu.. 100 dakikada ne kadar başarılabilir ki yani akıl fikir biraz ey ahali..


Yapımcı dayatması olduğunu düşündüğüm Kıvanç Tatlıtuğ hamlesi diziyi nazarımda en aşağı seviyesine çektikten sonra Mert'in ölümü ve Serdar'dan alınacak intikam ikilisiyle geçen birkaç bölüm içimi rahatlatmıştı.. Bu süreçte Bade ve Yusuf Eğir gibi hamleler kanımca fazla eğreti kaçmış olsa da, Ezel'in geçen sezon da aynı zaman diliminde azıcık ucundan bir yavaşlama dönemine girdiğini ve sonrasında nasıl güçlü çıktığını bildiğimden sabretmeyi seçtim.. Sabrın sonu selamettir yeğen! (siktir lan serzenişleri kabulümdür, çünkü bok selamettir.. neyse..)


Bölümler ara ara fazla durağan olduysa da bazı müthiş sahnelerle koca bölümlerin kurtarılabildiğine dvurgu yapmıştım üstte linkini verdiğim postta.. 51. bölüm bu tanımı en iyi karşılayan bölümlerden biriydi belki de.. Genel değerlendirmeye aldığımda vasat gözükse de Ramiz, Kenan ve Selma'nın geçmişindeki zaman açısından en ileri noktayı Yusuf Eğir'in katılımıyla beraber gördüğümüz sahne fazlasıyla merak uyandırıcıydı.. Bunun yanında Dayı'nın tekerlekli sandalyeden ayağa kalkışı ve bölüm sonunda Yusuf Eğir'den yılların intikamını alışı, akabinde de "Kim ne derse desin yeğen, intikam güzel şey" diyerekten yardırışı on numaraydı..


Türk dizilerindeki en fantastik, hatta tek fantastik sezon finalini izlediğimiz 33. bölüm "6 ay sonra" yazısı eşliğinde kumar masası etrafında bitmişti yerleri tamamen değiştirilmiş satranç taşlarıyla birlikte.. Bu nasıl böyle olur, şu nasıl şurada olur diye kendimize bir dolu soru sorduk ama senaristler bu cesur hamlelerinin altını fevkalade doldurdu ve 52. bölüm sonunda herkesi gayet mantıklı bir biçimde yerlerine dizdi.. Sahnenin kendisi beklentileri pek karşılayamadı ama öncesindeki hazırlık süreci takdire şayandı..


Senaryonun (bu genel olanı değil de bölümleri uzatmak için araya sıkıştırılmak zorunda kalınan yan konuları diyorum) sallandığı dönemde tepeye çıkmak isteyen Ali'nin iyice iticileştiğini gördük.. Fakat ne kadar burun bükmüş olursak olalım o sürece, o müthiş Ali-Tefo atışmalarını ve kavgasını bizlere sunduğu için sorun yok!


53. bölümden sonra birkaç bölüm hikayede kalan ve çok önemli bir yer tutmasa da bence harika oynayan Komiser Engin epey hareket kattı hikayeye.. Özellikle Ezel'le atışmaları ve sonrasında kafasında adalet kavramlarını sorgulamaya başlaması aşaması çok iyiydi.. Bir de bunun üstüne 1. bölümde Ömer'i sorgularken portakallarla döven usta oyuncu Mesut Akusta'yı yeniden görmek ve Ezel'in intikamını izlemek süper oldu.. İntikam güzel şeydi elbette.. Komiseri ssg'ye benzetmişler, harbi benziyor lan..


54, iki sezondur merak ettiğimiz, Ali'nin soyguna katılma nedenini anlattı bize.. Tam üstte duran Ali'nin gençliğini Barış Falay görünce ne düşünmüştür merak ediyorum.. Olay sadece tip benzerliğiyle değerlendirilmemeli elbette.. O bakışlar, gülüşler, ses tonu, vurgular falan inanılmazdı.. İzleyen herkes ufak çaplı bir şok yaşadı zaten.. 33. bölümün başlarında Ezel ve Ali tamirhanede tartışırken Ali, "Hepimiz iyiydik baba.. Hepimiz çocuktuk lan.. Herkes şıp diye kötü olabiliyomuş lan meğer" demişti..(3,15.. Ama süper sahnedir bütünüyle, hatırlatmış olayım, izleyin lan!) İşte o iyi Ali'yi gördük 1977 ve 1985 Zonguldak'ında..


Ben tatmin oldum(Abdullah Gül stayla) Ali'nin soyguna katılma nedeninden.. Niye banka soymadı şunu yapmadı bunu yapmadı da Ömer'e ihanet etti diyenler çıkacaktır.. Ama sonuçta o güne kadar Ali bir arpa boyu yol alamamış olsa da ciddi hatalar, adilikler de yapmamıştı nihayetinde.. Uzak durmaya çalışıyordu büyük çaplı belalardan.. Ancak Eyşan'dan babasının hapisten çıktığını öğrenmesi o'nu en kolay ve halihazırda denklemi kurulmuş planda rol almaya itti.. Meyhane'deki sahne muhteşemdi belirtelim.. Ali'nin babasını oynayan abiyi de nerden bulmuşlar çok merak ettim.. Bu kadar sıradan görünüp bu kadar içten oynaması acayipti.. 1997-Zonguldak'a geçtiğimizde ise asıl dramı gördük, ve parçalandık.. Şu sıra fedakarlık denince ilk aklıma gelen şeylerden olan Rıza Kaptan'ın, elden ayaktan düşmüş bir halde, oğlunun haykırışlarına sadece "vur-ma, vur-ma" diyerek karşılık vermesi mahvetti herkesi..


Azad'ı Kenan'ın kızı sanmıştım çoğu kişi gibi ama ters köşe olduk.. O konuda hala soru işaretlerim var.. Gerçek kızı şak diye bulmalar, konuşmalar, Kenan'ın kafasında şüphe kalmaması vs garip geldi.. Azad nefretiminse tavan olduğunu söylemeliyim.. Diziye kızgınım şu açıdan: Ali'yi moddan moda soktunuz, eğdiniz büktünüz, soğuduk.. Azad'ı da.. Tefo Azad'a Ali'nin kaset olayı sırasında "Ne yani bırakalım bir 10 sene daha mı yatsın Ezel?!" dediğinde Azad'ın Ezel'i zerre umursamaması iğrenç bir andı.. Burçin Terzioğlu iyi oynuyor ama..


Meliha ve Mümtaz, Ezel'in sırrına vakıf olduklarından beri iyice vasıfsızlaşmış ve sinir bozucu olmaya başlamışlardı, birkaç bölümdür ortada yoklar.. O ağlak haller bir süre sonra delirtiyordu zaten, iyi oldu gözükmemeleri.. Ayrıca başlarda ciddi ciddi geren Temmuz'un artık iyice orta malı ve salak bir hale büründürülmüş olması yazık dedirtiyor.. Bu kadar iyi resmedilmiş bir karakter böyle etkisizleştirilmemeliydi..


56, ilk sezonda neredeyse bütün bölümlerde karşımıza çıkan, başından sonuna ince kurgulu bölümlerden birisiydi.. Tefo Şebnem'i içi yana yana kekledikten sonra plan işlerlik kazandı ve Kaya ağa düşürüldü.. Böyle şaşırtıcı final izlemeyeli epey olmuştu sanırsam.. Asla hata bulma fetişisti uyuz piçlerden olmadım ama Tefo'nun garson kılığında kaptan mağarı adamı sakalı da pek garip duruyodu lan, eheh..


Bu tarz dizileri izleyen ciddi bir ülkücü kesim var ülkemizde.. Bu tarz diziler derken de Ezel'i Kurtlar Vadisi, Deli Yürek gibi dizilerle bir tutmuşum gibi oldu, düzelteyim.. At gözlüğüyle bakan önyargılı hayvan insanların değerlendirmesinden yola çıkarak öyle dedim.. Heh ne diyorduk.. Ramiz'in, kendisinden solcularla çarpışmak için silah yardımı isteyen ülkücü danalara ayarı verip kovması(0,40) içimin yağlarını eritti.. Bizim bu sözkonusu yalandan milliyetçi heyecanlı gençler uyuz olmuştur epey, eheh.. Flashbacklerde artık tarihin yazılmamasına da fena takığım.. Tamam bugüne dek bir iki hata yapıldı ciddi ölçüde ama bu yapılanla daha da bok oldu bence..


Kenan haklı beyler.. Tecavüz hayvanlık evet.. Ama olay sadece bununla değerlendirilirse çok büyük kansızlık yapılmış olur.. Kenan çok zeki, hınzır birisi olmasının yanında çok da yufka yürekli bir adamdı eskiden.. Selma'nın saçının teline zarar gelse en çok üzülecek adamken ona tecavüz edebilecek birine dönüşmesi kesinlikle o'nun suçu değil.. Yahu travmayı bir düşünsenize.. Bir an olsun kendinizi Kenan'ın yerine koyun.. En yakın arkadaşı, babası kadar güvendiği Ramiz ve sevdiği kadın, sevdiği ne ya sevgilisi olan Selma, o'nu aldatıyor.. Çatır çatır sevişmelerinin öncesinde hem de.. Hisleriyle aldatıyorlar.. Saklayarak.. Açıklamayarak.. Sonra çakış başlıyor iş fiiliyata eriyor.. Kenan anca ondan sonra öğreniyor.. Sonra bu ikisi bitti diyorlar.. Kenan ikisini de affediyor, tekrar ellerinden tutuyor.. Sonra ne oluyor? Aldatmaya devam!


60. bölümde Kenan Ramiz'e haykırışlarında dibine kadar haklı.. Dizideki bütün herkesten daha tehlikeli, günahkar, adi olan Selma ve o'nun için ilke ahlak tanımayan Ramiz.. Ve onların bozduğu Kenan.. Tecavüz masumdur demiyorum ama, adaletin terazisine bir dikiz atın diyorum.. Objektif olun diyorum.. Kenan insanlıktan çıktı, bariz bu.. Abisini dahi kurban etti Selma'ya kavuşmak adına.. İnanılmaz bir sahneydi başından sonuna dek.. Altın Küre'miz falan olsaydı yetenek abidesi Cahit Gök alayına giderdi kesinlikle..


Castingde müthiş işler çıkıyor dizi başladığından bu yana.. Mert'in küçüklüğü, güvenlikçinin oğlu, bıyıklı yavşak gardiyan, Tefo'nun kardeşi, Ali'nin babası, Portakallı psikopat, Kandıralı, Engin Komiser, Yusuf Eğir'in gençliği, Ali'nin küçüklüğü ve birsürü örnekle çoğaltılabilecek müthiş seçimler önümüzdeyken bir de Dayı'nın karısı Rabia'nın günümüz haline can katan usta oyuncu Ayşegül Uygurer.. Böyle içten ve vurucu bir performansı 3-4 dakika içinde sergilemeye ne demeli ki.. Müthişti..


Kenan'ın abisini oynayan Serhat Kılıç'ı unutmak olmaz.. 71 sonrası süreçte Kenan-Ramiz-Selma üçlüsünün yanına 4. olarak girmiştir müthiş oyunuyla.. Her "abicim" diyişinde içim titredi lan.. Kendisi Hatırla Sevgili'deki Ayla'nın dayısı oluyor, hatırlamayanlara gelsin..


Koca bir bölümün(57) Ezel ve Bade sevişecek mi sorusuyla geçmesine delirdim, çıldırdım.. Karaktere zaten uyuzum, bir de saatlerce günlerce ha oldu ha olacak vs.. Öff.. Eyşan ölüyor lan orda! Ben Eyşancıyım napıyım.. Selma'nın öldüğü bölüm de zayıftı.. Karakterin yaşlılığı epey sevimsizdi ve işlevi de kalmamıştı.. Ancak öleceğinin bu kadar belli edilmesini sevmedim.. Alışmıştık sürprizlere biz..


Kenan'ın Eyşan'a aşık edilmesini anlayabilirim.. Ancak Ezel'e çektiği nutukta adeta tüm Türkiye'yi kendisinin sayan -ki öyleydi- ve elinin uzanamayacağı yer olmayan bir adamın aylardır Dayı'nın yerini bulamaması, düşmanlarının telefonlarını takip ettirmemesi gibi olaylar feci çizdi karizmasını.. İlk 5-10 bölümde çizilen portreyle şimdikinin arasında dağlar kadar fark var.. İhtiyatlı ve cool hallerinin yerini yeri geldi mi çocuk gibi kaçan küçük bir kız gibi zırlayan bir adam aldı.. Ve tek derdi aşk meşkmiş gibiydi.. Son bölümde biraz dark sidea geçti yine neyse ki..


Ulan adama yapmadığınız şerefsizlik kalmadı.. Gitti sırtından kurşunu yedi(hem mecaz hem gerçek).. Abisinden ailesinden de ayrıldı sizin için.. Bir de karnına cam parçası soktunuz her şeyin üstüne.. Şu nefret dolu ifadeye bakın hele Selma'nın.. Vay ki vay..


61 sırf Dayı öldü diye değil, bütünüyle çok iyi bir bölümdü.. Ama balık hafızalı malların yine etrafta "şimdiye dek izlediğim en kral bölümdü! en iyi ezel bölümüydü! en süperiydi!" gibi abartı laflarla dolaşmasını engelleyemedi.. İlk sezon bölümlerinin 3te2si havada karada yer bu bölümü.. Dayı'nın veda niyetine yaptığı icraatları akil olan anladı.. Ancak salak olan çoğunluk yüzünden dizide durmadan açıklama yöntemine başvuruluyor.. Yoksa onlar da biliyor iki saat açıklama yapmadan sırf tüyolarla birşeyler anlatmayı.. Ama bu embesil kitleyle imkansız işte..


Çatışma sahnesini beğendim ben.. Efektler vs daha iyi olamaz mıydı, olurdu elbette.. Ama verilen duygu önemli benim açımdan öncelikle.. Yoksa dizilerde doğallık ve teknik açısından Alacakaranlık'taki(bundan tıvaylaytı anlayan varsa kendini camdan aşağı bıraksın bir zahmet) çatışmalar gibisi hayatta gelmez, sanmıyorum..


Evet, Dayı'nın aslında ne mal olduğunu öğrendiysek de 2 sezon süren bir hukukumuz var neticesinde.. Sevdim seni bir kere dayı! Şu üstteki bakışa ayrıca dikkat çekmek istiyorum.. Bütün hayatın yorgunluğu var bu bakışlarda.. Çok etkilendim tam da bu anda.. Yorgunluk bir süre sonra dinginliğe geçiyor.. Bir garip hüzün.. Off, kötü oldum, bayrağı Oğuz Haksever devralsın.. Hee bu arada, Handel-Sarabande de müthiş uymuş o silahların konuştuğu sahneye.. Sarsıcı olmuş.. Aa yok ama Ezel kıro dizi değil mi.. Antichrist'ta falan duyunca götünüz düşer.. Siktirin..


Evet gözlerimden yaşlar döküldü usul usul.. Çok başka bir sahneydi bu çünkü.. Dayı'nın ölümü değildi sırf hissedilenler.. Bir dostluk vardı orada.. Sevdiklerini ileride bir gün sike sike kaybedeceğinin resmi.. Ve çaresizlik.. Sarılmaktan başka yapacak birşey yok.. Tuncel Kurtiz ve Kenan İmirzalıoğlu'nun önünde eğilinir bu eşsiz oyunculuklar için..


Ezel..

(toptan girişince bir çok nokta unutulabiliyor, türlü salaklıklara yol açabiliyor.. bu tarz eksiklikler varsa yorumlara uyarılarınızı düzeltmelerinizi bırakabilirsiniz..)
Related Posts with Thumbnails