30 Mart 2011 Çarşamba

HappyThankYouMorePlease



Sam Wexler, New York'ta mütevazı bir dairede yaşayan ve işinde kendisini henüz kanıtlayamamış, ve 30'lu yaşların kapısını çalan bir yazar.. Eserleri küçük öykülerle sınırlı ve bu durum kendisini rahatsız ediyor, roman yazarı olmanın tadına bakmak istiyor.. Bu amaçla iş görüşmelerine gidip kaliteli bir roman yazabileceğine yayınevlerini inandırmaya çalışıyor fakat işler istediği gibi gitmiyor.. Roman işini kotaramayacağını düşünenlerin neden bu fikirde olduklarını düşüyor hep.. Fazlasıyla sıradan bir hayat yaşamış, hiçbir zaman feleğin çemberinden geçmemiş ve enteresan olaylar yaşamamış oluşuna bağlıyor en sonudna yaratıcı şeyler bulamamasını..

Tekdüzeliğin hayatını işgal ettiği bir dönemdeyse, ileride beraberinde bazen acı bazen tatlı hisler yaşatacak olan bir tesadüfler zinciri çıkıyor karşısına, ve sarmalıyor o'nu.. Ailesi olmayan ve vesayetine sahip kişileri sevmeyen kimsesiz Rasheen'le beraber yaşarken buluyor kendisini.. Hedeflediği alanda başarıya ulaşamamış oluşu, Rasheen'de keşfettiği resim yapma yeteneğini bu kadar önemsemesinin ve bu yeteneği başarıya yönlendirmeye çalışmasının nedeni aslında.. Ve yapayalnız yaşarken bu küçük çocuk tarafından çok sevildiğinin idrakına varması.. Müthiş bir bağ kuruluyor aralarında..

Rasheen'le tanıştığı gün bir başka sürpriz daha gerçekleşiyor monoton hayatında.. Geçmişinde çok şey yaşamış fakat artık rahat ve huzurlu, deyim yerindeyse monoton bir hayat isteyen Mississippi.. Artık hayatları daha ilginç..

How I Met Your Mother'ın Ted'i Josh Radnor hem yönetmen, hem senarist, hem de başrol oyuncusu HappyThankYouMorePlease'de.. Bağımsız film vitrini Sundance Film Festivali'nde beğeni toplamış, ülkemizdeyse Josh Radnor, New York vs. gibi benzerlikler yüzünden objektif olarak değerlendirilememiş bir film HappyThankYouMorePlease.. Çok güzel lan ismi, durmadan söyleyesim var.. Neyse.. "Anammm himym'ın uzunu bu off süpedir hem ted var hem new york falan kesin müthiştir şöyle romantiktir böyle komiktir yihuu" insanları elbetteki hayal kırıklığına uğramışlar seyir sonrası.. Şunu bağıra bağıra söyleyeyim, bu filmin himym ile uzaktan yakından ilgisi yok, iyi ki de yok..

Filmlerde genelde mutlu son istenir hep.. Sevgililer kavuşur, yaşlılığa doğru emin adımlarla yürüyecekleri resmedilir huzur mesajlı karelerde.. Aile fertleri piknikte ve mutludur.. İntikam kovalayan kişi amacına ulaşmış ve ruhu rahatlamıştır.. Vs.. Bu gibi sonlar filmin akışı içerisinde köpek gibi istenir adeta.. Ve uç noktada duygular eşliğinde nihayete ererler, son olur, herkes mutludur, oh!tur.. HappyThankYouMorePlease'deyse insan yine aynı sonu istese de, başka bir şekilde hissediyor bunu.. Hikaye o kadar naif ve abartısız ki çünkü, sonucu da kesin çizgilerle olmasa, o sıcacık haliyle kalsa keşke diye.. Kimse geleceğe bakmasın.. Ama sadece o anı kurtarmaya çalışsın.. Yüzlerine yerleşen saniyelik tebessümle kararsın görüntü.. HappyThankYouMorePlease işte bu..

Kısa süresine rağmen ağır bir tempoya sahip fakat ben çok sevdim bu filmi.. Josh Radnor kamera arkasında müthiş bir iş çıkarmış bence ilk yönetmenlik denemesi olduğunu düşündüğümüzde.. Himym'da alıştığımız biraz abartı oyunculuktan sonra buradaki çok sıradan rolü en doğal ve olması gereken haliyle yansıtması çok güzel olmuş.. Kate Mara geri planda kaldığı sayısız rolden sonra burada parlamış resmen.. (VendettA çok takdir ederdi kendisini! İzle hemen yavrum!) Malin Akerman'a yapılan makyaj inanılmaz, performansı da iyi.. Chuck'ta Emmett Milbarge karakteriyle hem gıcık olup hem sevdiğimiz Tony Hale yanakları sıkılası Sam #2'ya hayat veriyor.. Bonus ise film içinde filmi yaşatan Mary Catherine ve Charlie'nin hikayesi.. Müzikler de süper ayrıca..

Genel kanı hoşnutsuzluk olsa da insanlarda, film aldı beni içine.. Fazlasıyla tatmin oldum.. Çok sevdim.. Himym, Ted, New York vs algılarınan sıyrılıp izlenirse daha sağlıklı olur.. Tavsiyedir..

8

29 Mart 2011 Salı

Stone



Robert de Niro, Edward Norton, Milla Jovovich üçlüsünü biraraya getirip bu kadar iğrenç bir film yaratabildiği için yönetmeni ve senaristi kutluyorum, yanaklarından öpüyorum.. Bütün film boyunca bazen direkt, çoğunluklaysa arkaplanda dinlediğimiz dini cümlelerden başka bir bok yok filmde.. Olan da dediğim işte! En sevdiğim aktör olan Edward Norton var, efsane herif Robert de Niro var ve sonuç rezalet.. Ne diyeyim bilemedim..

Mahkum.. Şartlı tahliye memuru.. Mahkumun karısı.. Konu ne derseniz, ben çözemedim.. Ne yapılanların bir nedeni var ne de sonucun.. Birşeyler oluyor ve izliyoruz.. Daha doğrusu olmuyor.. Din, isa, allah vs boklarının filmlerde her ana sokuşturulmasına küfrederim genelde hep, bu filmde bunu dahi yapamıyorum çünkü sıra gelmiyor.. O kadar iğrenç bir film ki.. Yönetmenden yine Edward babanın oynadığı, süper olmasa da gayet güzel diyebileceğim The Painted Veil gibi bir film çıkmışken birden Stone seviyesine inmesi ironik..

Milla var, götünü başını açalım da box office'e yansısın.. Edward'ı hak yoluna getirelim de dinimize hizmet etmiş olalım.. Robert da efsane kontenjanından kadroda olsun.. Al sana film.. Çok sinirliyim.. Hazmedemiyorum..

En acı olansa Edward Norton'ın filmografisinde kalitenin yıldan yıla düşmesi.. Fight Club, American History X, 25th Hour çizgisinden Pride and Glory, Stone çizgisine gelmek.. İnanılmaz.. Nasıl bir film seçimidir anlamıyorum.. Garip.. Ve kötü..

1

24 Mart 2011 Perşembe

Çınar Ağacı



Çınar Ağacı, her sene sansasyondan uzak bir şekilde vizyona giren ve 100000 izleyici barajını geçemeyen, düşük bütçeli, dizi tadındaki filmlerimizden biriymiş izlenimi veriyor insana ilk bakışta.. Bu yargıyı bir nebze olsun çürütebilen tek unsur da Nurgül Yeşilçay ismi fakat o da yanında popüler bir partner taşıyamayınca (Nejat İşler afişten de anlaşılabileceği gibi küçük bir rolde) bu düşünce de devre dışı kalıyor.. Aa ben buna kesin giderim denilip de plan yapılacak bir film değil yani, açık bu.. Tanışmam da anlık oldu bu yüzden..

Cumhuriyet'in yarattığı ilk neslin idealist ve Atatürkçü öğretmenlerinden dört çocuklu Adviye Hanım odak noktamız.. Kocasını seneler önce kaybetmiş olduğundan tek başına yaşamaya başlamış fakat kendisi aşırı derecede geçimsiz ve huysuz bir ihtiyar olduğundan bakıcıları bir bir kaçırıyor ve çocuklarında kalmaya başlıyor.. Çocukları ve onların aileleri toplanıp her pazar günü bir çınarın altında piknik yapıyorlar ve günün sonunda ailenin reisi Adviye Hanım bir sonraki durağına, sıradaki çocuğuna yerleşiyor..

Piknik ortamında hayat sorunsuzmuş gibi gözükse de herkes aslında kan kusup kızılcık şerbeti içmekte.. Hepimizin yakın veya uzak çevresinde çoğu kez gözlemlediği bir durum bu.. Sorunları halının altına süpürmek, yoklarmış gibi davranmak.. Hep gizlemek hep gizlemek.. Bazen elalem ne der diye, bazense aman düzenimiz bozulmasın diye.. İnsanları onursuzlaştıran, en acısından bir gerçek: İstikrar!

Dayanılmıyor bazen tabii.. Dört çocuğun da kendine göre bir yaşamı var ve ayaklarının altında dolanan ve bu zor durumu, ateşe körükle gider gibi iyice içinden çıkılmaz bir hale sokan Adviye Hanım'ı huzurevine yatırmaya karar veriyorlar nihayetinde.. En küçük kız olan, ailenin en okumuşu, en bilmişi Sonay (Nurgül Yeşilçay) önayak oluyor bu karara ve icraata geçene kadar da arkasında duruyor.. Bu karara en çok üzülen, tek karşı koyansa Sonay'ın oğlu Barış.. Anneannesiyle arasında çok yakın bir ilişki var ve anne babasının ayrı olmasının da etkisiyle iyice yalnızlaşmışken onun şefkatine çok ihtiyaç duyuyor, arkadaşı gibi görüyor.. Olaylar gelişiyor vs..


Türk dizilerindeki vıcık vıcık anlatımın sinemaya da epey sirayet ettiğini görüyoruz son yıllarda.. İnsanların sinema kültürünü Acı Hayat ve türevleri oluşturdu bu ülkede.. "bütün film ağladık", "gözpınarlarımız kurudu", "hüngür hüngür olduk ühüh" gibi sözler insanların beğeni kıstaslarıydı.. Ferdi-Orhan-İbo filmleri boşuna tutmadı o kadar.. Ne kadar ağladın? Şu kadar ağladım.. O zaman süper.. E 15 yıldır diziler var.. Kafa yorduran dolambaçlı süper kurgular zerre iş yapamazken (ccc Ezel ccc) başarı sadece gözyaşına endekslendi.. Reyting rekortmeni dizilerimizin en bilinenlerinden birkaçı şunlar mesela: Aliye, Zerda, Sıla, Öyle Bir Geçer Zaman ki, Yaprak Dökümü vs.. Daha fazla gişe için yapılmayan iğrençliğin kalmadığı şu dönemde duyguları sömürme ve öküz gibi ağlatma amacı güden film sayısı da arttı.. Ve Çınar Ağacı.. Başta korkmuştum, herkes gibi.. Ama bu film farklı..

İnsanı hayattan soğutan (çok az bir kesimi) vıcıklık bu filmde yok.. Müsterih olunuz.. Fazlasıyla o yola başvurulabilecek an varken, pas geçiyor hep.. Bu "eksikliğe" karşın ise bu denli duygulandırabilmesi, içine alabilmesi büyük başarı.. Bu film, biz.. Biz nedir.. Hayatın her alanında her dakikasında tanık olduğumuz ailedir.. Biz dir.. Bambaşka kültürlere sahipmişiz gibi gösterilen tonla yapımdan sonra çok başka hissettiriyor Çınar Ağacı.. Çarpıklıklarımız, hoşluklarımız, yozlaşmışlıklarımız, bağlılıklarımız.. Hepsinden bir tutam.. Ve yalın bir anlatım.. Celile Toyon'dan başlarda biraz overacting (bu da overrated underrated gibi türkçe'de en uygun karşılığı bulamadığımız türden vazgeçilmez bir kelime, napıyım yani) izlenimi verse de sonradan rayına oturan muhteşem performans.. 10 yıl sonra hakkında yapılacak her tür yorumda şarap kelimesi kullanılacak olan çok başarılı Nurgül Yeşilçay.. Kıyısından köşesinden katıldığı her yapımda müthiş fark yaratan Settar Tanrıöğen.. Film öncesinde belki de karikatürize edilemeyecek tek oyuncu olduğu rahatlıkla düşünülebilecek, fakat bu karikatürize edilmiş karakterde harika bir iş çıkartan ve yanıltan Ebru Özkan, sonlardaki duygu yoğunluğunda ciddi ciddi yaran Ragıp Savaş ve boyundan büyük iş yapan çocuk oyuncu Deniz Deha Lostar öne çıkan isimler.. Jülide Kural, Hüseyin Avni Danyal, Suzan Aksoy gibi isimler de elbette çok iyi.. Sürenin bu tarza göre biraz uzun olduğunu söylemek gerekir.. Akışın, kurgunun da çok iyi sağlanamamış oluşu eksilerden.. His anlamında doyurucu olsa da eleştirel gözler muhakkak olumsuzluklar yakalayacaktır fakat ben tatmini yakaladım kesinlikle.. Hıncal Uluç ve Attila Dorsay birlikte bu filmi deli gibi övmüşlerse o iş tamamdır zaten!


Mutlaka gidin tarzı tavsiyeler yapmak biraz abartı kaçacaksa da tereddütleri olanların, acaba diyenlerin filmi izlemelerini öneririm.. Güzel film..

---spoilerspoilerspoilerspoiler---

Çok rahatsız olduğum bir nokta var.. Filmin yönetmeni ve senaristi Handan İpekçi.. Bir kadın yani.. Fakat öyle detaylar var ki filmde, kadın düşmanı bir erkek dahi bu kadarını yapmaz yani.. Ekşi'de birisi filmi altın bamya'ya aday göstermiş, kesinlikle katılıyorum.. Neden?

Uğur (Hüseyin Avni Danyal), karısı Nihal'i (Jülide Kural) aldatmış.. Filmin başından itibarense Nihal'in ayrılık kararı vermesi ve bunu Uğur'a ve aileye açıklaması sürecini görüyoruz.. Şimdi bu Uğur bile isteye kadını aldatmış.. Bunu da kendi ağzından öğreniyoruz zaten.. "İlk defa böyle heyecanlandım şöyle hissettim böyle hissettim" vs.. Bahaneye gel.. Şu durumda bu okumuş ve aydın kayınvalidenin ne yapması gerekir? Gelinine arka çıkması, oğlunun yüzüne hatasını vurması ve desteklememesi.. Ama ne yapıyor Adviye Hanım? Gelininden oğlunu affetmesini istiyor.. Gelin de buna razı oluyor, kocasının yanına gidiyor, bir gülücük bir espriyle buzlar eritiliyor, her şey unutuluyor.. Aşırı derecede rahatsız oldum bu durumdan.. Hele ki böyle güzel bir filmde buna tanık olmak.. Her şey böyle tatlıya bağlanıyor yani şaka değil, bütün aile mutlu ve film biter.. Bu mudur yani.. Midesizlikti.. Adilikti.. Kişiliksizlikti.. Üçünün yaptığı da.. Aşağılıkçaydı..


Bunun yanısıra Adviye Hanım'ın sinir bozucu davranışları muziplik seviyesinde bırakılmalıydı.. Çok aşırıda kalmış.. Ev halkını ishal etmeler, her şeye inat etmeler, insanların arasını bozmalar vs kadını şirinlikten çıkardı itici yaptı çoğu kişinin gözünde.. Bıraksaydınız da sadece sevseydik.. Ama bu hali pek sevilecek gibi değil.. Klasik yaşlı huysuzluğundan çok öte bir durumdaydı Adviye portresi..

Adviye'nin Atatürk resmini yanında taşıması güzel bir detay.. Arada çok yalnız hissettiği için o resimle konuşması da.. Ama abartıydı.. Gerek yok bu kadar kör göze parmak mesaja.. Efsane film Nefes'teki büst ve tıraş aynasındaki yansıma gibi vurgulara benzer şekilde daha bir estetize (estetize! vay amk!) edilerek yansıtılabilirdi.. Atatürk resmi gördü mü amı götü kaybeden tarafçı şerefsizler bu filme gitmesin ayrıca.. Kırmızı, Atatürk, milliyetçilik (kafatasçı olanı değil) alerjisi diyelim..

---spoilerspoilerspoilerspoiler---

böyle.. hoş film..

18 Mart 2011 Cuma

Secretariat


Gelmiş geçmiş en iyi ve en başarılı yarış atı kabul edilen Secretariat'ı anlatıyor bize film adından da anlaşılacağı üzere.. Chenery ailesinin büyüklerinin vefatından sonra çiftliklerinin çöküşünü izlemeyi yüreği kaldırmayan evlat Penny Chenery(Diane Lane), çok özel bir bağ kurduğu ve yarışçılık sektörünün işbilir kişileri tarafından gelecek vaadetmeyen olarak nitelendirilen Secretariat'a inanıyor ve bütün vaktini o'nunla birlikte ailesinin mirasını yaşatmaya ayırıyor..

Bir hayvandan çok daha öte bir varlık olan Secretariat'la ilgili izleyeceğiniz her şey gerçek bu filmde, üstüne basarak belirtelim.. Zaten yer yer gerçek çekimlere ve anlatımlara başvurulması da filmi daha çekici kılıyor.. Erkek egemen bir ülke ve camiada yaptıklarıyla beyinlere kazınan Penny Chenery'ye hayran olacaksınız.. Diane Lane çok başarılı.. Dylan Walsh, John Malkovich gibi isimleri görmekse pek güzel..

Atlarla ve yarışlarla epey vakit geçirmiş biri olmamın dışında objektif bakarak söylüyorum ki bir dakika olsun sıkmayacak, hoş bir seyirlik olmuş Secretariat.. Seabiscuit'i sevenler bunu da sevecektir..

Bunun üstüne gece uygun bir anda Atla Gel Şaban'dan seçme sahneler izlemek de çok iyi tamamlayacaktır olayı!

ayrıl da gel ayşe!

7

13 Mart 2011 Pazar

Spartacus: Cocks of the Arena

spoiler..


Yurdum entelleri tarafından bir türlü kabul görmemiş, tadılmamış, bir de üstüne aşağılanmış efsane dizi Spartacus: Blood and Sand'in prequeli Spartacus: Gods of the Arena bizleri yine mest etti, ve elbette ki şaşırmadık buna.. Dizi hakkında önceden uzun uzun yazmış olduğum övgü cümlelerini yinelemek istemiyorum, isteyenler sağ taraftaki spartacus etiketine tıklayarak bir göz atabilirler.. Burada spoiler sosuyla birlikte aklıma ne gelirse yazayım istiyorum abd çöllerinde 70 model arabasıyla bir yandan şarkı mırıldanarak gezen, hayatın amına koymuş, vitesi(anladın bence) boşa atmış ve bizim çook uzak plan çekimden gördüğümüz abiler kıvamında..


Yukarıda görüyor olduğunuz sahne benim şu yaşıma kadar tanık olduğum en özel en cesur en biz sahnelerden biridir.. Var mı böyle bir doğallık ya.. Sen bir yandan türlü entrika çevir, haneni yüceltme planları yap, bir yandan da çatır çatır sıç.. Şu hijyen olayınaysa ayrıca bittim.. Kolay gele..


Capua şampiyonu, namı diğer "fucking gaul" Crixus, kaptan mağarı adamı görüntüsünün o'nu neden sinir bozucu bir hırlamayla konuşmaya zorladığını anlamış değilim.. Konuştuğu anlarda hanenin dilenci kılıklı pislik doktoru prostat muayenesi yapıyor sanki buna da devamlı ıkınarak homurdanarak konuşuyor.. Şekil şemal olarak hayli ayı dursa da, hanedeki ilk zamanlarında Spartacus'ün acemliğine göre hayli olgun ve akil takıldığını da belirtmeliyiz.. Çabuk yontuldu eleman..


Ashur tam bir orospu çocuğu.. Crixus'ın arenada onu çolak bırakmasıyla dünya için ne kadar hayırlı bir iş yapmış olduğunu söyleyebilseydim keşke ama bu sakatlığın o'na mevki atlatması ve bu gücü de daha fazla orospu çocukluğu yapmak için kullanmış oluşu Crixus'a işini eksik yaptığı için kızmamı gerektiriyor.. Cümleye gel.. Neyse.. Ashur da zaten o'nun yanık tenli çiçeği Naevia'nın özüne inip bedenine yürüyerek intikamını almıştı en acısından.. Dagan da mübarek fatmagül lan bildiğin.. Elin romalı piçi bunun götüne kaydı, Ashur gözünü çıkardı, en sonunda da mevta.. Senaryo aşamasına Kemalettin Tuğcu da diğer taraftan katılmış olabilir..


Gannicus tam biz aslında diyeceğim ama eh abartı olacak haliyle.. İşin kas, güç, tip, cesaret vs öğelerini bir kenara bırakırsak(daha ne kaldıysa amına koyim), seksi çok sevmesi (1.17), ye iç yat adamı olması, eziyete gelememesi falan çok hoş şeyler :) Herif 85li diyorlar lan inanılmaz bu da.. Ayrıca dizide gayet yakışıklı ve karizma durmasına rağmen şu eski fotoğraflarında çokça tam bir geeke benzemesi de şaşılası.. Bu cast direktörlerinin işlerinin nasıl zor olduğunu daha iyi anlıyor insan şundan sonra.. Bu tipten Gannicus'ı çıkarmak.. Takdire şayan.. Her takdire şayan diyişimde aklıma bu kelimeyle özdeşleşen hain adam(adam?) Hakan Şükür'ün gelmesiyse.. Ak..


5-6 sene önceki Batiatus'ın günümüzle(blood and sand) aynı düzeyde bir piçlik taşımasına karşın tecrübe yoksunluğu çekmesi göze en çok batan özelliği.. Salt piçlik sonucunda geldiği noktanın suratına işenmesi oluşu o'nda ilk kez intikam dürtüsünü ortaya çıkarıyor ve bu uğurda yaptığı planlar ona büyük tecrübe katıyor.. Gaia'nın memelerine yumuluşu gözlerimin önüne geldi şu an.. Evet.. Meme..


Gannicus, Oenomaus ve karısı Melitta'nın en yakın dostu.. Canımız ciğerimiz Oenomaus ikisini de kardeşi gibi severken, orospu karısı Melitta Gannicus'ın ivedilikle kendisini sikmesini istemekte.. Söylemlerine bakarsan dünyanın en sadık hanımı belki de ama gel gör ki adinin önde gideni aslında.. Aldatmak denen şeyin illa ki başkasıyla yatmak olmadığını kabul etmeyen yurdum şerefsizleri kendilerini her yavşaklıklarında masumlaştırmaya çabalayadursun; Melitta düşünceleriyle, bakışlarıyla, hayalleriyle Oenomaus'ı aldatmıştı henüz Gannicus'ın tadını almamışken dahi.. Gannicus şerefsizi de bu iğrençliğe aynı oranda katılmış ve de çiçeği burnunda Doctore'mize kıymıştır yosma aşığıyla birlikte.. Fakat kurban olduğum allah, diyeceğimi sandınız ama göt oldunuz an itibarıyla.. Burdan kendisine koca bir siktir! çekerekten devam edeyim.. Kurban olduğum adalet bir başka orospu Lucretia'nın etkisiyle de olsa tecelli etmiş ve Melitta nalları dikmiştir.. Su testisi!


Gaia=seksomanyak.. Hatun erkek köpek görse dahi sulanıyor.. İlginç.. Jaime Murray'yi Dexter'daki marjinal-seksi kimliğiyle tanıyoruz.. Doğal olarak yapımcılar da.. Cüretkarın kralı olan sayın Murray'nin, Ilithyia ve Sura'nın eksikliğini kapatmak, dizinin pompa kısmını tamamlamak için kadroya dahil edildiği aşikar.. Viva Bianca ve Erin Cummings'in yokluğunu doldurabildi mi? Elbette ki hayır!


Şu prequel dedikleri nane aslında inanılmaz zor birşey.. Dizilerde seyircinin ilgisini en üst düzeyde tutmanın öncelikli yolu ileriye yönelik bilinmezlikler iken, akıbetleri çoktan anlatılmış olan karakterlerin geçmişlerinin bu denli beğenilen bir şekilde yansıtılması müthiş bir başarı.. Spartacus'ün senaryo ekibinin muhteşem bir iş başardığını rahatlıkla söyleyebiliyoruz bu bakımdan..


Crixus acayip oynuyor tribünlere.. Sahada tonla mallık yapmasına rağmen tribünleri kendisine aşık edebilen topçu kanı var onda.. Arması olsa öpecek kesin.. Farkı tabii ki sahada da yardırması..


Şu dizinin starı kesinlikle John Hannah'dır.. Böyle güçlü ve baskın bir oyunculuk az görülür.. Şimdi ananı laciverde boyadım bakışı işte karşınızda.. Helal..


Barca dizinin en etkisiz adamı.. Boy var pos var başka da bir bok yok.. Arenada hiçbir olayını göremediğimiz gibi(babası olduğu söylenen elemanı öldürmesini gördüğümüz flashback haricinde) Batiatus'ın koruması görevini de beceremediğini hatırlıyoruz 104'ten.. Milletin yemeğine işeyip bu ortaya çıkınca irrite edecek şekilde gülmesi falan.. İğrenç.. Ak ibnesi.. Heh sen anca bunu yap(yukarısı).. Domal hemcinslerine, saçından çeke çeke kanırta kanırta siksinler.. İsabet oldu gebermen..


Son bölümün final sahneleri müthişti gerçekten.. Gannicus adisinin de ekibe 2. sezonda katılacak olması güzel yine de.. Sonuç olarak Gods of the Arena feci yardırmıştır! Oh..


Üşüyoruz Andy reyiz.. Sensiz olmaz!

12 Mart 2011 Cumartesi

The Crucible


allah yok din yalan.. Tahrip(k) gücü yüksek bomba niteliğindeki giriş cümlemi ortaya bırakmış olayım da önce; her inanıştan engizisyoncular sanık sandalyemi yontmaya başlasın, eheh..

Arthur Miller, dünya çapında ünlenmiş oyununun beyazperdeye aktarımında kamera arkasında yine katkısını veriyor ve kafasındaki atmosferin mümkün olabilecek en gerçekçi şekilde yansıtılmasını sağlıyor.. Hıristiyan dünyasının şimdilerde olanca yüzsüzlükleriyle kendilerini aydınlığın neferleri olarak görmelerine karşın ortaçağdaki aşırı yobaz ve karanlık yaşamları malumunuz.. Komünist kimliğiyle bilinen Arthur Miller'ın, 17. yüzyıldan yola çıkıp aslında kendi zamanındaki çarpıklıklara vurgu yaparak ciddi eleştirilerde bulunduğu cesur bir eser The Crucible..

Amerika'daki İngiliz kolonilerinin yaşamakta olduğu ve engisizyonun hayatın her alanında hüküm sürdüğü bir kasabada toplum tarafından ayıplanacak ve beraberinde ağır cezalar getirecek hareketlerde bulunan birkaç küçük kızın bu bedelden kaçmak uğruna kasabanın masum insanlarını cadılıkla, yani şeytanla işbirliği yapmakla suçlamaları, bunun sonucunda kasaba halkının büyük bir kaosa sürüklenmesi ve yoğun bir yargı sürecini konu ediniyor film..

Din denen şeyin bu dünyanın üzerindeki en büyük bokluk olduğu açıkken, bu filmde buram buram hissedilen ve açıkça görülen bağnazlık, yobazlık, acımasızlık, ve linç kültürü bizim ülke için de ne kadar tanıdık geliyor.. Din her yerde din.. Onu çıkarları için kullanan ve başkalarını hunharca suçlayanlar da aynı, din ve inanılan kurallar emrediyor diye acımasızlığın, sadizmin ve vahşiliğin sınırlarını zorlayanlar da.. Film bu kasvetli ortamı muhteşem yansıtıyor.. Gerilimi iliklerinize kadar hissedeceksiniz kendinizi bu iğrenç atmosfere bıraktığınızda.. Daniel Day-Lewis ve Winona Ryder'ın inanılmaz oyunculuklarının da katkısıyla hayli etkileyici bir eser buluyoruz karşımızda..

Dönem tarihini, yaşayışlarını, adetlerini vs. daha derinlemesine öğrenebilmek açısından da filmin beyne yerleştirdiği soru işaretleri pek faydalı.. Cadı kazanı, salem cadı mahkemeleri gibi kavramları sağda solda biraz araştırıp okumak faydalı olacaktır ilgililer için..

Kasvetin tavan olmasına ve sıkıcılığın sınırlarında gezinmesine karşın kesinlikle çok iyi bir tecrübe olacaktır izleyenler için The Crucible..

Son söz John Proctor reyizden gelsin;

-God is dead..!

8
Related Posts with Thumbnails