
The Kids Are All Right kadrosundaki yıldız oyuncularla ilk anda ciddi beklenti yaratan ve bu şekilde bir izlenim yaratıp sonradan hayal kırıklığını en derinden yaşatan türdeşlerinin aksine sırtını sadece afişe koyduğu isimlere dayamayıp hikayeyi de olabildiğince doldurabilmiş başarılı bir film..
Lezbiyen çift Nic(Annette Bening) ve Jules(Julianne Moore), kim olduğunu hiç bilmedikleri bir sperm donöründen sahip oldukları çocukları Joni ve Laser'la birlikte mutlu ve durağan bir hayat sürmektedir.. Nic evin geçim yükünü çeken, aşırı kontrolcü, tutucu ve biraz dışa kapalı iken, Jules daima anı yaşamak isteyen, marjinal, daha rahat, let it go'cu ebeveyn rolünü üstlenmektedir evde.. Nic'in kızı Joni tıpkı annesi gibi çalışkan, akıllı, kendi kendine yetebilecek bir evlatken, Jules'un oğlu Laser ise kolayca dağılabilen ve manipüle edilebilecek, Joni'den 3 yaş küçük, evin en küçük bireyidir.. Laser günün birinde biyolojik babasının kim olduğunu merak eder ve Joni'yle birlikte girişimlere başlayıp bir şekilde onunla, yani Paul'le (Mark Ruffalo) tanışır.. Gayet iyi geçen tanışma sonrası Paul yavaş yavaş ailenin yamacında gezinmeye ve iyi ya da kötü anlamda bu dörtlünün hayatına doğrudan etki etmeye başlar..
Filmin Altın Kürelerde komedi-müzikal dalında aday gösterilmesini çok saçmasapan bulmuştum ki fragmanı henüz izlediğimde defalarca göze sokulmuş olan "funny" etiketinin bu tercihin başlıca nedeni olduğunu gördüm.. Bu filmi neden bu şekilde tanıtmışlar anlamış değilim.. Tebessüm ettiren detaylar olsa da yer yer, film tam anlamıyla bir dram..
Film, sahip olduğu güçlü anlatıma karşın verdiği mesajlar ve bazı arada kalmış çıkarımlarla dudak bükmemi sağladı.. Gayet iyi kurulmuş olay zincirinin yanında bu olayların sonucunda ruhsal çöküntülere düşmüş karakterlerin kendi içlerindeki rehabilite süreçleri de bir o kadar özensiz.. Bununla beraber, hayatın her alanında ve anında karşımızda çıkan ve sadece bir aldatmacadan ibaret olduğunu düşündüğüm "move on" felsefesinin bayağılığı ve saçmalığı da büyük eksi.. İnsan doğasındaki belki de en saf ve gerçek duygu olan kinin bu denli es geçilmesi, yok sayılması ustaca kurulmuş aile dramının gerçekliğini hayli bozuyor nazarımda..
Kişisel yakınmalarımı bir kenara bırakırsam ortada öyle ya da böyle çok başarılı film olduğunu söyleyebilirim.. Black Swan fırtınasında kaynamaması gerekiyor kesinlikle.. Zaten gay rolüyle Oscar'a normalde kat kat daha fazla yakın olunabilinirken bir de bu muhteşem performansları sergileyen Julianne Moore ve Annette Bening'in bu sene Kodak Theatre'da en ön sırada oturacaklarını şimdiden söyleyebilirim.. Mark Ruffalo da şimdiye dek gördüğüm en cool haline bürünmüş ve hayli de başarılı bir oyunculuk sergilemiş..
Güzel başlangıç.. Güzel hikaye.. Güzel akış.. Bence kötü son.. Ama iyi film..
8
Lezbiyen çift Nic(Annette Bening) ve Jules(Julianne Moore), kim olduğunu hiç bilmedikleri bir sperm donöründen sahip oldukları çocukları Joni ve Laser'la birlikte mutlu ve durağan bir hayat sürmektedir.. Nic evin geçim yükünü çeken, aşırı kontrolcü, tutucu ve biraz dışa kapalı iken, Jules daima anı yaşamak isteyen, marjinal, daha rahat, let it go'cu ebeveyn rolünü üstlenmektedir evde.. Nic'in kızı Joni tıpkı annesi gibi çalışkan, akıllı, kendi kendine yetebilecek bir evlatken, Jules'un oğlu Laser ise kolayca dağılabilen ve manipüle edilebilecek, Joni'den 3 yaş küçük, evin en küçük bireyidir.. Laser günün birinde biyolojik babasının kim olduğunu merak eder ve Joni'yle birlikte girişimlere başlayıp bir şekilde onunla, yani Paul'le (Mark Ruffalo) tanışır.. Gayet iyi geçen tanışma sonrası Paul yavaş yavaş ailenin yamacında gezinmeye ve iyi ya da kötü anlamda bu dörtlünün hayatına doğrudan etki etmeye başlar..
Filmin Altın Kürelerde komedi-müzikal dalında aday gösterilmesini çok saçmasapan bulmuştum ki fragmanı henüz izlediğimde defalarca göze sokulmuş olan "funny" etiketinin bu tercihin başlıca nedeni olduğunu gördüm.. Bu filmi neden bu şekilde tanıtmışlar anlamış değilim.. Tebessüm ettiren detaylar olsa da yer yer, film tam anlamıyla bir dram..
Film, sahip olduğu güçlü anlatıma karşın verdiği mesajlar ve bazı arada kalmış çıkarımlarla dudak bükmemi sağladı.. Gayet iyi kurulmuş olay zincirinin yanında bu olayların sonucunda ruhsal çöküntülere düşmüş karakterlerin kendi içlerindeki rehabilite süreçleri de bir o kadar özensiz.. Bununla beraber, hayatın her alanında ve anında karşımızda çıkan ve sadece bir aldatmacadan ibaret olduğunu düşündüğüm "move on" felsefesinin bayağılığı ve saçmalığı da büyük eksi.. İnsan doğasındaki belki de en saf ve gerçek duygu olan kinin bu denli es geçilmesi, yok sayılması ustaca kurulmuş aile dramının gerçekliğini hayli bozuyor nazarımda..
Kişisel yakınmalarımı bir kenara bırakırsam ortada öyle ya da böyle çok başarılı film olduğunu söyleyebilirim.. Black Swan fırtınasında kaynamaması gerekiyor kesinlikle.. Zaten gay rolüyle Oscar'a normalde kat kat daha fazla yakın olunabilinirken bir de bu muhteşem performansları sergileyen Julianne Moore ve Annette Bening'in bu sene Kodak Theatre'da en ön sırada oturacaklarını şimdiden söyleyebilirim.. Mark Ruffalo da şimdiye dek gördüğüm en cool haline bürünmüş ve hayli de başarılı bir oyunculuk sergilemiş..
Güzel başlangıç.. Güzel hikaye.. Güzel akış.. Bence kötü son.. Ama iyi film..
8







































