27 Kasım 2010 Cumartesi

26 Kasım 2010 Cuma

Dizilere Kalın Bakışlar #11

spoiler..

Dexter / 508-509


Aksiyon ve heyecan katsayısı diğer sezonlara oranla önemli ölçüde azalış gösterse de kurulan hikayeler arasında ilk sezondan sonra en güçlüsü bence 5. sezon hikayesi.. Trinity ve Kyle Butler olayı biraz geri planda kalmış olsa da son 3 bölümde tekrardan ortaya döküleceği belli oldu gibi hem, paniğe mahal yok.. Ayrıca insanlar kırılan kapı detayına takadursun (bence de olmaması lazımdı ama büyütmeyin yani olur öyle), şu sezonun müthiş inceliklerle örülmüş kurgusunu izliyorum ben hayranlıkla.. Santa Muerte'ye de sıra gelir yani illa ki, ona da takmayın..


Jonny Lee Miller Jordan Chase karakteri için müthiş bir seçim olmuş.. Özellikle seminer sahnelerindeki ses tonu ve enerjisi inanılmaz.. Trinity bütün sezonların en baskın kötü karakteri gibi dursa da Jordan Chase bence o'nu geçecek.. Bariz şekilde yakışıklı olmasının yanında fıldır fıldır gözleri ve delici bakışları o tipini dahi gölgede bırakıyor.. Karakter, sinsiyim ben diye haykırıyor resmen susarak.. (Angelina Jolie'nin eski kocası imiş ayrıca.. Boşver abi mahalle karısı orgenizeyşın bildirdi..)


508'in adı Take It demiştik.. "Take It"'i kıyısından köşesinden, göbeğinden gerdanından bir şekilde tanımış olsak da ruhunu en derinden hissettiğimiz bölüm buydu kesinlikle.. İnsanların ne kadar kolay manipüle ediliyor oluşundan tutun, kitle psikolojisine, birçok alt metin vardı seminer sahnelerinde.. Beklemediği anda Dexter'ın da dahil olduğu bu seans ise, o'nun Rita'dan bahsedişiyle birlikte mükemmel bir sahneye ev sahipliği yapmış oldu.. Michael C. Hall'un ses tonuna dikiz..


Dexter'da (dizi olanı) hayran olduğum, taptığım, eridiğim, ibadet ettiğim müthiş bir özellik var.. Dizi, en can alıcı sahnelerde arka plana öyle sakin ve etkili müzikler yerleştiriyor ki aynı anda hem terörü hissedip hem de dinginleşebiliyorsunuz.. Bölümün tavan sahnesinde Dexter zıvanadan çıktığı anda ortamı dolduran müzik ve sahnenin akışı.. Ve Lumen'ın bu müthiş uyumu tamamlayan, dehşeti ve huzuru birlikte içeren bakışları.. Demek istediğim anlaşılmıştır sanıyorum.. Yakın zamanda Dexter'ın naylona sardığı adamı kovaladığı ve Deb'e yakalanmak üzere olduğu anı hatırlayın.. Heyecan katsayısını, müziği, slow motion görüntüyü.. Müthiş.. Müthiş.. Müthiş.. Öyle bangır bangır müziklere seri akan sahnelere bağırışlara çağırışlara ihtiyaç yok işte.. Ne diye yırtırduk kendimiz..? Doğal.. Saf.. Naif..


Dexter'ın Miguel ve Harry'ye vurgu yaptığı iç ses detayı süperdi.. Ben Lumen'ı inanılmaz sevdim, eminim çoğu kişi de aynı fikirde.. Dexter'la olan elektriğinden zaten bahsetmiştim.. Lumen Dexter'ı en iyi anlayan ve Dexter'ın da ölümüne güvendiği ilk ve tek insan belki de.. Daha doğru tanımla; Dexter'ın kendisini bütün çıplaklığıyla açabildiği.. Bu gerçek hayatta zaten muhteşem bir his iken, dizideki bilinçli savunmasızlığı görmek çok güzel hissettiriyor.. Lumen'a verebileceği en güzel hediyeyi verdi resimde görüldüğü üzere.. Yine muhteşem sahneydi ve bu hediye son değil tabii ki..


Jennifer Carpenter'a Emmy, Golden Globe, kıl, yün herhangi bir ödül vermeyen, aday dahi göstermeyen ne kadar komite, topluluk, cemiyet, cemaat, altın günü grubu vs varsa ta amına koyayım.. Hatta efsane karakter, müthiş insan kendisi sövsün: "motherfucking fuck!"


Dexter gene çaktım ceddinize bakışını atar..
Ve güzel olmayan, seksi olmayan, fakat gözlerinden tasvir edemediğim bir ışık hüzmesi yayılan büyülü insan Julia Stiles'ın ayışığıltısıyla (ben uydurdum hemen şimdi tam 1 saniye önce) bölüm biter..


509.. Dexter düşmanlarıyla yine yakın ilişkiler kuruyor zorunlulukta dolayı.. Ancak 4. sezonda iyiden iyiye gözardı etmeye başladığı disiplini ve dikkati başına ciddi işler açacak gene.. Hem bu sefer karşısında tek bir kişi değil, psikopatlardan oluşan ilk bakışta küçük, ama olası sempatizan desteğiyle birlikte devasa bir ordu olabilecek "Take It" var.. Gözönünde bulundurması gereken faktörler çok arttı ve bu da işini epey zorlaştırıyor.. Bunun yanında, sırrı ilk kez aynı anda bu kadar çok kişi tarafından biliniyor ve nereye, hangi birisine yetişeceği muamma.. 5. sezonun son olmayacağı kesin demek yanlış olmaz sanırım; yani sezon finali, kimliğini çok yakınlarından birisinin öğrenmesiyle gerçekleşecek desek nolur peki? Deb mesela..? 6. sezon da toplum önünde aklanma, suçlanma, yargı, vicdan, kaçış, itiraf, infaz gibi öğelerle geçebilir hayli hayli.. Off, düşünmesi hem coşturuyor hem korkutuyor.. Neyse..


Bu bölümde Take It'e sızışın yanısıra çok kişiye cazip gelmese de benim bayıldığım aile içi sorunlar başroldeydi ve Dexter'ın koruyuculuğuna defalarca kez vurgu yapıldı.. Dexter önceden de çokça bahsettiğim üzere sevgisini gösteremeyen birisi ve bu da o'nun üzerinde büyük bir baskı oluşturuyor.. Bunu kırdığı nadir anlar ise çok etkileyici sahneler olarak tüketimimize (tüketim ne lan.. iktisat etkisi naparsın.. sikeyim..) sunuluyor.. Astor'la arabadaki konuşması muhteşemdi..


Astor ve Cody'ye verdiği zararları tamir etmesi mümkün değil Dexter'ın ama o kalbi yok mu kalbi.. (Hani duyduk ya.. Ya Harry o'nu bu yola yönlendirmeseydi, ne olurdu diye.. Asla bilemeyecek, bilemeyeceğiz.. Güzel bir andı..) Onlara dış etkenlerden gelen bir zararda o'nun gözlerinden çıkan ateş her şeyi anlatıyor aslında.. Olivia'nın babasına girdiği sahnede dark defender'ı bir kenara bırakıp yalnızca endişeli bir baba olarak sergilediği edalar.. Arada ince ince kendini gösteren deli ruh.. Ve müthiş ışık.. Yine güzel..


Şu herif beni acayip geriyor.. 5. sezon oyuncu seçimlerindeki başarı maksimum düzeyde ve Lumen, Jordan, Boyd'dan sonra Liddy de fena yardırmakta.. Bak şerefsizin tipe ya.. Dexter'a niye bu kadar takıyor diyenler olacaktır.. Ama o takıntılı hali bu denli yansıtabilmesini düşününce kendimize vereceğimiz "e karakter böyle işte olm" cevabı yeterli olacaktır.. İğrenç.. Etkili bir iğrenç ama.. T-Bag gibi..


Lumen'ın üstündeki şeye bayıldım.. Evde giy dışarda giy(giyme gerçi feci dikkat çekiyor) falan.. Saçla uyumu da çok güzel.. Kesimleri falan.. Çok yakışmış.. Güzel kombinasyon..


Dizinin "alemin kralı" karakteri Batista, Laguerta'ya verdiği tarihi ayarla, içindeki beyaz atleti öpme isteği uyandırdı.. Ne dedim ben..? Sırtına vursak yeter tabii.. Böyle diyelim.. Helal baba..! Büyüksün..! (Bu Laguerta nasıl ki Deb'in ipini çekiyor mecazi anlamda, gerçek anlamda da seneye Dexter'ın ipini çekmeye çalışacak medya ve toplum önünde puan kazanmaya çalışmak için ama teşkilat o'na cephe alacak filan.. Yazdım senaryoyu hemen.. Haklı çıkarsam seneye bu günlerde çıkartırım bunu ortaya.. Göt olursam da nah hatırlarsınız bunu o zaman, zuhahah)


Jordan'ın Dexter'ı kendi içinde ifşa aşaması biraz çabuk oldu gibi sanki ama, çok da tın.. 510 promosunda görüldüğü üzere savaş başlıyor artık.. Kılıçlar çekiliyor.. Bu savaş sonunda Lumen'a birşey olursa.. Yavlarırım olmasın.. :(


Lumen'ı üzmeyin olm..! Pörtlek piç..! Yatacaksın o masaya elbet.. Ben hafiften gaz..


Bu da imrendiren detaylardan.. İç gıcıklayan, tebessüm ettiren, ahh çektiren.. Felaketlere rağmen elele tutuşmak.. Yürümek.. Hep yürümek.. Düşsen de kalkmak..

24 Kasım 2010 Çarşamba

Seni Seviyorum Jennifer Morrison

HIMYM ufaktan spoiler içerebilir. Pek spoiler sayılmaz gerçi de, neyse uyarmış olalım.

--------------------------

Dünkü 610 bölümünde Zoey, nam-ı diğer Jennifer Morrison tekrar ve beklenmedik şekilde Ted'i sabah sabah o muhteşem güzelliğiyle karşılayınca ayrı bir postta anmak gerekliydi artık kendisini. İnsan ister istemez özeniyor tabii, şöyle bir gülümsemeyle başlamak istiyor güne, mutluluğun kaynağı yanı başında. Ah ulan hayat.


Zamanında ufaktan anmıştık kendisini gerçi House değerlendirmemizin en altında, solda da harika bir gülümsemesi bize her daim eşlik ediyor zaten. HIMYM bölümünde aşkım tekrar depreşince bir google taraması yapayım dedim tekrardan. Bu sayede birazdan ileteceğim müthiş kaynağa ulaşmış oldum, bencillik yapmıyorum ve blogu takip edenlerle de paylaşıyorum bunu, öyle de iyiliksever insanım. :) Niyeti bozanı kırarım o ayrı. :)

Linki tıklıyorsunuz ve karşınıza müthiş bir fotoğraf çıkıyor o tamam. Linkteki 1 rakamını 25e kadar tek tek artırıp diğer yüksek kalite fotoğraflara da erişiyorsunuz. Yeniden hayran kalıyorsunuz, daha önceden kalmadıysanız bu sefer kesin kalıyorsunuz.

Seni seviyorum Jennifer Morrison.

23 Kasım 2010 Salı

Spartacus: Gods of the Arena


Şimdiden gözümde efsane mertebesine erişmiş dizi Spartacus: Blood and Sand, 22 Ocak 2011'de 6 bölümlük ara sezonla geri dönüyor.. Bu 6 bölümde Ludus bünyesindeki karakterlerin geçmişlerini izleyeceğiz.. Başta kafada soru işaretleri yaratsa da trailer fazlasıyla doyurucu bir serüven vaadetmekte.. Andy Whitfield sonrası 2.sezona nasıl alışacağız meçhul ise de, bu güçlü yan karakterlerin entrikalarla, felaketlerle, acılarla bezeli önceki hayatlarına tanık olmak da hayli zevkli olacak.. Spartacus: Gods of the Arena (prequel) trailerını, resimlerini, kamera arkasını, gladiator camp'i falan da koyalım ve gaza gelelim artık yavaş yavaş..















Dizi hakkında hiçbir fikri olmadan "ay sırf kan, meme, göt falan var ıyk çok bayağı" vs diyenleri de Segovax siksin..


Spartacus: Blood and Sand
Spartacus..! Spartacus..! Spartacus..!
Spartacus İyileşti..!
Düşmedin Daha..!

18 Kasım 2010 Perşembe

Geberin..

spoiler var hee.. ama bu filmi de hala izlemediysen, öeh..

gün geçmiyor ki bu ülkeye olan nefretimiz katlanarak artmasın.. sinan çetin in hayatında yaptığı belki de tek iyi şey, efsane detaylarla dolu bir film çiçek abbas.. 2.02 - 2.37 arasını izliyorsunuz.. o son kısımda güzel bir kadere isyan var yukarıya bakarak.. ancak ülkenin açık ara en nefret ettiğim, başbakan olsam direkt başına kaan sezyum u getireceğim ve tüm kanal yöneticilerine her şey serbest emrini verdireceğim kuruluş rtük, nasıl korkuttuysa milleti.. bugün bu filmi veren tnt o kısmı kesti.. 27 - 37 arasını kesti, sıradaki sahneye atladı. halkı isyana ve ateizme teşvikten ceza mı veriyorlar nedir..

direkt söz konusu andan başlayıp izlemek için;

http://www.youtube.com/watch?v=BFUoIECWfl8#t=2m1s

17 Kasım 2010 Çarşamba

Bob Marley..

"gerçek şu ki, herkes seni incitecek. yapman gereken tek şey, acı çekmeye değer birini bulmak."

"belki de hepimiz hiç düşünmeden kalbimizin en iyi kısmını vermişizdir. hem de karşılığında bizi düşünmesi bile zor olanlara."

"aslında sürekli tebessüm edenler, içten içe acı çekenlerdir. unutma, her gülen yüz mutluluk ifadesi değildir"

rip..


"get up, stand up, don't give up the fight!" demişliğin de var ama, biz onu yapamıyoruz be baba..


Düşünsene..

Hayallerimle gerçeklerim arasında kocaman bir uçurum var ve bu mutsuzluğun en önemli etkenlerinden birisi..
maddi şeylere aşırı düşkünlük, eski zamanlarda bu kadar yokmuş gibi gelir hep bana.. tabii bunu ebeveynlerimiz veya akranlarıyla tartışmaya olanak yok, büyük ihtimalle size " aa olur mu.. mesela o zaman da biz bi muhallebicide oturmanın özlemi içindeydik" gibisinden derin cvplar vereceklerdir.. lan bari "babam bana bi mustang alamıyordu ama komşuda vardı" falan de, saygı kazan..

geniş bir kapitalizm makalesi yazacak halim yok ama gelişen, büyüyen dünya ve vahşi kapitalizmin kurbanı falan mıyız nedir.. en güzelini, en iyisini gösteriyorlar sana, rahatlıkla izleyebiliyorsun hepsini, pop starlar, sporcular, artistler, markalar, arabalar, villalar, havuzlar, nefis kadınlar, para, güç, harika dış görünüm, şöhret vs.. öyle olabileceğine inandırıyorlar aslında seni, özendiriyorlar, hayallerini belirliyorlar adeta..

öyle olmaya inanmak.. bu cümleyi görünce ben okuyucu olsam "hey, sen 14 yaşında falan mısın?" derim valla.. off elbette hayır, bu kadar basit değil, ben güzel anlatamasam da sen anlamaya çalış bari..

peki amerikan rüyasından çıkalım.. dön ülkene, çık sokağa, sahip olmak isteyip olamayacakların, ulaşmak isteyep ulaşamayacakların, yapmak isteyip yapamayacakların tokat gibi çarpacak yüzüne.. yeterince çabalamamak, hatta hiç çabalamamak, bana ne, napıyım, olmaz zaten, şans yok gibi lafları sıralayıp durmak, aşırı tembellik ve negatiflik eleştirilerine her zaman açığım ama insan bir günde böyle olmuyor, bende bunu anlatabilsem..

hayal kırıklığı biriktirmek hiç hoş değil inanın ve "senden kötü durumdakiler var şükret" cevabı tatmin etmiyor.. sanki 'o insanlara yazık değil, gebersinler' diyoruz da.. ha bazen bnm dediklerim gerçek olsa, dünya üzerindeki insanlar ve yaşamları, bütünüyle, her şeyiyle tek tip olur gibi geliyor.. herkes her şey eşit, aynı.. güzeli anlayamayacaksın çirkin olmayacak çünkü gibi düşünün.. her bi sik aynı, eşit. farksız, sınıfsız insanlar topluluğu.. bu da kulağa aşırı zevksiz ve anlamsız geliyor ama belki de daha insaflıdır.. sonuçta doğuştan adaletsizliğin kucağına düştüğün ve elinde olmayan eksikliklerinle, tanrının (senin) çırpınışını seyredip, egosunu tatmin ettiği orospu bi dünyada, mutlu bir azınlık, zavallı bir çoğunluk yerine, dümdüz, ot bir çoğunluk.. en azından eşit ha..

"düşünsene" diye başlayan cümlelerle dolu bizim hayatımız. bizde gülüyoruz artık.. "düşünsene x olsa..." ya da "düşünsene x olsam..." diye başlar gider geyikler.. sonu da yok.. o x hep o üstün azınlıktandır.. fiziğinden çekicilik akar, para bok gibidir, ilaheleri sikmektedir.. bu mu lan bu mu yani diyen varsa.. evet bu, bu kdr..sana göre yüzeysellik bana göre saadet..

ama asla olmayacak.. olmayacak, yok.. bu değil senin hayatın. sen busun işte bi bak kendine, o'sun, o kadar.. hayal kur bol bol, hah ama bazen sanki bi anda gerçek olacakmış gibi kaptırıyorsun ya kendini, yapma.. abartma, çocuk olma, ya da abart anasını satayım, kandır beynini, mutluluk salgılasın bi an.. bi an öyle hisset kendini.. sonrasında yatağına gidip alıcan ne de olsa cenin pozisyonunu..

her gün olmasa bile haftada bi kaç gün yaşıyorsun işte bu hisleri, aklından atamıyorsun, kabullenemiyorsun gerçekleri.. kendini de sevmiyorsun dünyayı da. bir yetişkine yakşmayacak davranışlar doğru, ama çaresi yok, yol belli, hadi usul usul yürü şimdi.. doğuştan yediğin tokat yetmezmiş gibi hayat içindeki detaylar da vuracak sana.. arabanı yıkattığın gün yağmur yağacak mesela.. sen küfürü basarken mutlu insanlar sakin sakin acaba bi doktora mı gitsen, şükret diye devam edecekler oyunlarına..

16 Kasım 2010 Salı

Şarz değil ak Şarj..

Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj.. Şarj..

Tamam mı..?

Şarj..

12 Kasım 2010 Cuma

Keşke..

amacına ulaştığında, görebiliyorsan karşındakinin de bir zamanlar senin yaşadığın acıyı tatmış gözlerini eğer,
ruhunu kanatırcasına sıktıklarını hissediyorsa ve kıpırdayamıyorsa yüzüne bakarken,
kurtulmak için çırpınıp, hala üzerine üzerine yürümeye gayret ediyorsa
ve en sonunda ayaklarının dibinde köpek gibi yığılıp kalıyorsa
ve sen sırtını dönüp gidebiliyorsan umarsızca,
işte o an intikam anıdır, o yaşadığın en güzel orgazmdır..

bu yazıyı "5 sene önce" internette bi yerde bulmuştum. kime ait bilmem, zaten büyük ihtimalle netteki anonim yazılardan birisidir.. o günlerin anlam ve önemine(!) uyduğundan beğenip kenara kaydetmiştim.. şimdi bi anda çöplüğümde bulunca sallıyım dedim bloga..

keşke yaşayabilseydim bu orgazmı.. alamadım tabii bi bok, ne intikamı hiç bi bok başaramadım, hiç bir şey alamadım.. alamayacağım da.. intikamlık bi mevzu da yok aslında ya neyse.. bi can yakmak isterdim ama, bi ah dedirtmek.. bak şimdi düşününce fazla sert geldi bu yazı, "beni anacaksın günün birinde" naifliğinde olur oysa bnm intikamım bile..

neyse, hak edene yapmak güzeldir bunu, güzel şey intikam.. ama hakkıyla alabilen az, keşke diyen çok.. bi ezel bayraktar dan ümitliydim aha böyle doğduklarına pişman eder mi diye, yanına aldı herif hepsini.. olmadı.

10 Kasım 2010 Çarşamba

All I Know

spoiler..

Televizyonda tanık olunan, duyguları tepe noktasında yaşatan nadir anlardandır Nip/Tuck 2. sezon finali.. Sağda solda her durum için rahatlıkla kullanılıp gitgide özünden koparılan koltuğa çivilenmek tabirini dibine kadar yaşatır..



Dünyayanın kötülüğüne akıtılan bir gözyaşıdır Nip/Tuck..


Ve ekran kararır.. Dünya üzerindeki en özel fontla, dünyaya kalıcı şeyler bırakabilmiş en özel adamlardan ikisinin ismi görünür.. Sadeliği haykırmaktır Nip/Tuck..


9 Kasım 2010 Salı

Benim Yalnız ve Güzel Ülkem

alıntıdır..

"öncelikle şunu söylemeliyim: iyiyiz. vücudumuzdaki çeşitli morluklar ve ezikler dışında hiçbir problemimiz yok. ortopedist kuzenimi de aradım rapor verdim tehdit oluşturacak bir durum da yok. dakika dakika rapor alıyor benden zaten. kırık-çıkık, kısaca risk oluşturan hiçbir durum yok. yani telaşlanmanızı istemiyorum.

şimdi olayı anlatmaya geçiyorum:

yaklaşık iki saat önce, davulcumuz aşkın, vokalistimiz fatma ve ben galatasaray'daki stüdyomuzda kayıtlarımızı bitirmiş eve doğru yola çıkmıştık. gayet neşeli ve heyecanlıydık. istiklal'deki mc donald's ın oraya geldiğimizde yaklaşık 50-60 kişilik bir kasımpaşa taraftar grubu "beşiktaş ananı sikmeye geldik!" şeklinde bağırarak caddede yürüyordu.

o noktadan sonra gelişen olaylar nasıl gelişti inanın çok net analiz edemiyorum. ön sıradaki 4-5 kişilik bir grup arkamızda artık bir beşiktaş'lı mı gördü, yoksa benim altımdaki siyah-beyaz eşofmana mı takıldılar bilemiyorum.

bakın arkadaşlar abartmıyorum, en az 50 tane gözü dönmüş adam, size şu an tarif edemeyeceğim bir şiddetle bize vurmaya başladı. inanın ağzımızdan ne tek bir kelime çıktı, ne adamlara bir bakış attık. sadece üzerimize öldürmek için gelen 50 tane adam gördük.

öldürmek için vuruyorlardı arkadaşlar. insan evladı, bırakın insan evladına, önündeki boş kutuya bu hırsla, bu kuvvetle vuramaz.

arkadaşlar, hepsini geçtim. biz iki tane adamız. evet buraya kadar bile "insan" olanın aklı almıyor. yanımda 1.55 boyunda 45 kilo bir kadın var. aklınız, dimanız alıyor mu a dostlar?

ne "abi bizim bir alakamız yok" demeye takatiniz var, ne de bunu duyacak adam. ortada durumu fark edecek ne bir polis var, ne de onların biz ölmeden bizi kurtarmasına yetecek zaman.

ben fatma'nın üstüne kapaklanmış kaçırmaya çalışırken, tam birileri dolu bir bira şişesini aşkın'ın sırtında patlattığı sırada mc donald's dan insanlar bizi içeri çekti, ben fatma'yı yaka paça içeri fırlattım ve kapılar kapandı.

arkadaşlar eğer bizi kurtarmasalardı, size teminat veriyorum ölmüştük. hiç şansımız yoktu. inanın durumun şokuyla abartmıyorum. ben kimsenin kimseye böyle vurduğunu görmedim hayatımda. ben böyle bir şeye tanık olmadım.

şimdi, eminim şu ana kadar bir çoğunuz yapmıştır, ama kendinizi benim yerime koyun.

istiklal caddesi.

istanbul.

2010.

saat 22:30

3 genç

üzerimizde provakatif hiçbir kıyafet yok.

ağızlarımızdan çıkan tek bir kelime yok.

o tarafa bakmıyoruz bile.

beşiktaş'lı bile değiliz anasını satayım!

ben takım tutmuyorum, maç bile izlemem ben!

50 tane gözü dönmüş adam yalnızca saf bir nefretle öldürmek için size vuruyor.

yanınızda canınızdan çok sevdiğiniz 1.55 boyunda 45 kilo bir bayan, sizin kalçanıza, göğsünüze, bacaklarınıza, kafa tasınıza, her yerinize gelen öldürmek amaçlı ve zaten ölümcül darbelerden nasibini almasın diye kapaklanmış sadece "abi bizim alakamız yok!" diye bağırıyorsunuz.

ve sonra tesadüfen bir kaç kişinin sizi açık kapıdan içeri çekmesi sayesinde canınızı kurtarabiliyorsunuz.

benim yerimden düşünün.

şimdi beni bu insanları sevmeye kim ikna edecek?

beni bu "güzel" ülkenin "güzel" insanlarını sevmeye kim ikna edecek?
bu insanlar ezilmesin diye eylem yapmam için beni kim ikna edecek?

sevdiğimin istanbul'unu temiz tutmak için ben motivasyonu nereden bulacağım?

ben bu ülkeye neden emek vereyim?

ben, bu insanların teker teker, istisnasız, sorgusuz sualsiz katledilmesine neden karşı çıkayım?

bırakın bana, "aslında onu oraya getiren şartları tartışmak lazım," ayaklarını.

sen orada değildin. orada ölmek üzere olan bendim, ben. sebepsiz yere. yok yere. ben müzisyenim. ben albüm kaydediyorum. ben üniversite öğrencisiyim. ben 23 yaşındayım. ben hiç suç işlemedim. ben kimseyi kışkırtmadım.

bana bu insanların neyini savunacaksın?

ben neden bu insanları öldürmek istemeyeyim?

bana bunu açıklayın.

ben neden bu insanların benimle eşit olduğunu düşüneyim.

neden yaşama hakları olduğunu savunayım?

işte ilkin böyle düşündüm. aslında hala da biraz böyle düşünmüyor değilim.

her şeyi bırakıp kaçmak istedim sadece.

hiç kimse hiçbir şey için değmez dedim.

hele bu ülke. hele bu insanlar.

bırakın bana "geri bıraktırılmış" ayaklarını, dedim.

onlar bu ülkedeyse ben de bu ülkedeyim.

ben onlardan çok daha fakir büyüdüm.

ben onlardan çok daha fazla ezildim. bunları kuşkusuzlukla söyleyebilecek kadar sert geçti çocukluğum benim.

bu insanlar daha geçen günlerde, şehit anneleri için imza toplayan adamları dövdüler. evet yine kasımpaşa taraftarları.

bugün rastgele 3 genci öldürmek istediler?

biz bir grup genç olarak, çok ciddi çevreci-aktivist bir hareketin teorik altyapısını oluşturmakla meşgulüz şu aralar.

şimdi beni devam etmeye kim ikna edecek?

bu insanlar için çaba sarf etmeye beni kim ikna edecek?

ama işte!

bunları yazarken bile kendime inanmıyorum.

çünkü eminim, yarın bin katı hırsla sarılacağım o projeye. bir istiyorsam bin istiyorum şimdi. sebebini bilmiyorum ama öyle. içimden öyle geliyor işte!

gece gece kafanızı şişirdim.

sadece neyle karşı-karşıya olduğumuzu, neyi değiştirmeye çalıştığımızı en çıplak gerçekliğiyle karşısında nefes alırken görmüş birinin birinci ağızdan düşünceleri bunlar.

şimdi iyi sayılırız. biraz kas gevşetici, ağrı kesici aldık.

vücudumun her tarafı mosmor, ezik ve çürük içinde.

sevgiler.

mor.

can temiz."

bu ülke neden yalnız bunu düşünüyor muyuz hiç..? bu ülkenin neresi güzel..? bu insanlık dışı olayların takımla, renkle, tiple, ırkla, kültürle vs bir alakası yok.. sorun bu ülkede.. dünyada olmuyor mu vahşet içeren olaylar.. oluyor.. ama neden bu ülkede bu kadar fazla.. neden.. neden.. neden.. nefret ediyorum bu dünyadan.. bu ülkeden.. bu insanlardan.. yaratıcı kimse neyse ondan.. yarın da 10 kasım.. bir güzel anar herkes.. bense o'na acıyacağım bizim gibi bir millete denk geldiğinden ötürü.. başım önde o'nu selamlayacağım, utancımla.. layık değiliz ki.. neyse.. hayat güzel tadını çıkarmak lazım pozitif olalım heyoo heyooo bi de carpediem dedik mi güne sporla başladık mı kahkahalarla sokakları çınlattık mı tamamdır ihihi

"Lost batırdı yeaa"

Rüzgarcı, nabızcı, şerbetçi insanlar unuttu bile Lost'u.. Çok yazık.. Ömür boyu hatırlayacağım anacağım geyiklerini yapanlar daha son 1-2 sezonda başlamıştı zaten yanardöner tavırlara.. Mantıklıca eleştirenlere bir lafım yok zaten ben de eleştirdim çünkü.. Ama işi aşağılama boyutuna getiren ve nankörlük edenlere her daim gıcığım.. Ve gün içinde kafamdan tonla şey geçtikten sonra bile şu alakasız anda Lost'un zihinlerimize kazıdığı şarkılarla, sahnelerle, detaylarla doldum.. Nasıl oldu bilmiyorum.. Tek bildiğim kaybeden insanların anlatıldığı muhteşem dizi Lost'a olan özlemimi ilk kez bu denli yoğun hissedişim.. Fena oldum.. Aradan geçen vakitleri düşündüm.. Gün gün erteleyip en sonunda güç bela 3. sezon sonunda diziye yetiştiğim ve akabinde o müthiş heyecanı gün gün yaşama fırsatını kaçırdığım için kendime ettiğim küfürleri hatırladım.. Fenayım.. Özlemek çok garip bir his.. Hem iğrenç hem huzurlu.. Uzatmayayım.. Senaristlerin son 2-3 sezonda ilk sezonları aratmış olmasına halen kızgın olmakla birlikte dizi hakkındaki genel fikrimin ancak %1'ini falan etkilediğini de belirteyim.. Bu müthiş karakterleri, kaybetmeyi, çaresizliği, kişinin kendi özünü keşfetmesini, en saf duyguları, muhteşem bir örümcek ağı hikayeyi yaratan da aynı adamlardı.. Şimdi Lost'tan yadigar kalan birkaç şeyi de aşağıya not düşelim ve bu büyüyü tekrar yaşayalım.. Elele tutuşup yuvarl.... öeh..





Dizilere İnce Bakışlar #10

spoiler..

Dexter / 507


Geçen bölümki tempo artışından sonra bu sezonki düşmanı daha iyi tanıyabilmek açısından taşları yerine dizmek maksatlı hafif bir bölüm oldu 507.. 508'in adının Take It olduğunu düşünürsek asıl hareketin de orada kopacağını söyleyebiliriz.. Bu bölümde düşmanları(mızı)n yüzlerini gördük ve tehlikenin ne kadar büyük çapta olduğu yüzümüze çarpıldı.. Ice Truck Killer, Freebo, Trinity.. Bunlar hep tek tabancaydı ve arzettikleri tehlikeler sınırlıydı.. Take It ise Dexter'ın bugüne kadarki en zor sınavı olacak.. Bu savaşın vaadettikleriyse heyecanı katlamaya yetiyor..


Dexter-Lumen ortaklığı ilk planlı icraatlarıyla resmiyet kazanmış oldu.. Dexter'ın korumacı içgüdüsünü buram buram hissettik, Lumen da öyle.. Aralarındaki elektriğin muhteşem olduğundan bahsetmiştim.. İkili sahnelerinde bu büyü aynen devam etmekte.. Geçen hafta izlediğimiz promoda da görülen "we" vurgusu çok güzeldi.. Prison Break 3. sezonda elinde kuş kitabıyla gezinen James Whistler buradaki güvenlik şefi Cole oluyor; hatırlamayanlar için.. Lafı geçmişken, o 3. sezonu çok beğenmiştim ben nedense, genelin aksine.. Prison Break ruhuna inanılmaz uyan gerçekçi bir ortam ve çaresizlik havası hakimdi Sona'da.. Scofield'ın Whistler'a düello teklif ettiği sahne hele.. Off dur açayım hemen..


Julia Stiles'a hayran olmamak mümkün değil.. Diziye kattıklarının yanında her bir bakışı efsane.. Ses tonuyla oynayan oyuncular vardır dünyada.. Ülkemizde mesela son zamanlarda tekrardan artan popülaritesiyle Haluk Bilginer geldi aklıma ilk anda.. Bir Edward Norton, bir Kevin Spacey.. O ses tonunda bütün duygular barınır.. Her şekle bürünür.. Julia Stiles'ta da bu var.. Golden Globes, Emmy.. Neden olmasın..


Bu yukarıda gördüğümüz, Dexter'ın huzuru haykıran en sıcak gülüşü.. Alttakiyse "şimdi ananı laciverde boyadım" gülüşü..


The Walking Dead / 102


Tanıtım yazısında vurgu yaptığım gerçekçi ve sade anlatım 102'de de aynen devam etti ve bu da diziden artık tamamen emin olmamı sağladı.. Müthiş bir prodüksiyon var karşımızda.. Bu mükemmeliyet de prodüksiyonün büyüklüğünden çok sunuş tarzından kaynaklanıyor.. Ki burada zombi külliyatıyla alakası olmayan benim övgülerim değil, diğer tüm zombi yapımlarını yutmuş birçok kişinin The Walking Dead'i gelmiş geçmiş en iyi zombi yapımı addetmesi önemli..


Pilot bölüm sonunda tankın içinde sıkışıp kalan Rick'in diğer insanlarla bağlantı kurup o kapandan kurtulmasıyla başladı bölüm.. Bu, diğerleri diyebileceğimiz kişilerin Rick'in karısının ve eski iş arkadaşının da bulunduğu kamptan geliyor olması dizinin duygusal kısmı için şimdiden yeterli çalkalanmalar vaadediyor.. İlk bölümdeki düşük tempo -ki bu dizi için asla olumsuz bir özellik değil- bu bölümde ciddi artış gösterdi ki verdiği hazzı da muhakkak arttırıyor.. İlk sezonun 6 bölüm süreceğini düşündüğümüzde doğal zaten olayların akışın hızlanması..


Şehir merkezinden kaçış planı, hazırlanma aşamasıyla bütün mideleri mahvetmiştir sanırım.. Zekiceydi, iğrençti.. Uygulama aşaması ise müthiş gerdi.. Birşey izlerken oturduğum yerde bu kadar geriye yaslandığım ve kasıldığım bir anı hatırlamıyorum son zamanlarda.. Harika çekilmiş sahnelerdi.. Sarah Wayne Callies'in Prison Break'teki hayran olunacak karakterinden sonra burada adeta bir nefret objesi olarak gözükmesiyse garip geliyor.. Rick ise bir fenomen olma yolunda ilerliyor sanki.. Kısacası, The Walking Dead yardırmaya devam ediyor ve 2.sezonu şimdiden garantilemesiyse bunun en büyük kanıtı diyelim..


The Mentalist / 307


Tek bölümlük eski karakterlerin tek bölümlük geri dönüşler yapması Chuck'ta olduğu gibi The Mentalist'te de gelenek haline geldi sanırım.. Başta konu mu bulamamışlar gibi paranoyalar yaptırsa da kurdukları yeni hikayeyle anında çizik atıyorlar kafadan geçenlere.. 307 zeka sosunun üst düzeyde olduğu bir bölümdü ve bazı nadir 1. ve 2. sezon bölümlerinin aksine izlenebilirlik katsayısı yüksekti..


Jane için de epey hareketli oldu bölüm :) Düzayak bir zeminde yürürken önüne çıkan yatağı takla atarak geçmesi nasıl bir zihnin tezahürüdür yahu hala gülüyorum :D Dayak yemek de acayip yakışıyor bu adama.. Açık arttırma sahnesindeyse vurdumduymazlığıyla yardı gene..


Lisbon'ın o kılkuyrukla işi pişirmesiyse lanet ettirdi.. Bir de istemiyorum, bana ne, hiç de bile tavrına girip en sonunda atlamıyorlar mı deli oluyorum.. Senaristlerin, Jane'le yakınlaşma beklerken Jane'i Kristina'yla, Lisbon'ı kılkuyruk zenginle birbirlerine yazmaları gıcık etti.. Bari şu dizilerde karnımız ağrımasın ya.. Allah belanı versin Lisbon.. Ablacım seviyosan git konuş bence yani, neden baştan yalan söylüyosun, inkar aşamasına giriyosun ki.. Ve biz o'nun altından kalktığın anda öğreniyoruz bunu.. Yalandan bohem yalandan duvar..

8 Kasım 2010 Pazartesi

Stay


Beyni fazlasıyla yorabilecek, kısa süresine karşın bünyeyi allak bullak edebilecek, 2005 yapımı zorlu bir film Stay.. Çok karışık kurgusu, arka plan detayları, zaman ve sahne atlamaları, bir dolu sır, sürreal katkılar vs sunmasıyla, birçok türdeşinin arasından sıyrılmayı başarıyor.. Piyasada bu yolu seçmiş ve kült olmuş rakiplerini tekrar etmeden kendi özgünlüğünü -başarıyla-yaratabilmesi takdire şayan..

Baştan itibaren zihni sarsmayı amaç edinen film, sonucu klasikleştiği üzere en sona bırakıyor.. Tabii bunu kötü bir yönmüş gibi algılamamak gerekir.. Seyir sonrası birçok yorum okuyunca taşların yerine oturması kolaylaşıyor ve sona kadar olan kısmın nasıl ince ince işlendiği daha iyi anlaşılıyor.. Bu tür filmlerin bazısı final bölümüyle resmen izleyicinin yüzüne haykırır "sen bir salaksın ben çok zekiyim eheheee!!" diyerekten yönetmenin sesiyle.. Filmi, amacı, her şeyi bu mesajı vermek üzerine kurarlar.. Bu da samimiyetsizliği doğurur.. Stay bu noktada ayrılıyor işte.. Yarattığı gizemlerle finali daha etkileyici kılmaya çalışıyorsa da, bunlar kesinlikle zorlama değil.. İşleyişteki birçok detay ve sanatım ben diye bağıran anlatımlar çok etkileyici.. İzleyenlerin büyük kısmının senaryodan çok görsellikten, diyaloglardan, teknikten bahsetmesi bundan zaten..

Genel olarak baktığımda aşmış bir film diyemem elbette.. Stay güzel bir film.. Karma gibi gözükse de fazlasıyla orijinal aslında.. Mest eden nokta ise bir yandan çok süslüymüş izlenimi verip özünde çok sade ve yumuşak olan anlatımı.. Tristan Reveur ismini araştırıp da aslında hayali bir karakter olduğu gerçeğiyle mala bağlayan bir sürü kişiden biriyim.. Zorlama sanatsal kaygıyla piç edilen birçok filme nasıl gıcık olduğumu bilir buradaki birkaç postu okumuş kimse.. Stay'deki sanat sosuysa hikayeyi mükemmel tamamlıyor, asla sırıtmıyor.. Bana da her zaman hatırlanmak üzere Tristan Reveur hayali kişisinin şu mükemmel sözü kalıyor;

"kötü sanat trajik olarak iyi sanattan daha güzeldir.. çünkü insanın başarızlığını belgeler.."

8

Blue Mountain State


Dizilerde filmlerde teoriler, akıl oyunları, karışık kurgular, sırlar, gerçeküstü olaylar, mitler vs daralttı mı sizi biraz olsun? Sizi Blue Mountain State'e alalım.. Tüm bu saydıklarımın karşısına alkol, seks, piçlik, şaka, kaka vs koyun ve kafanız rahatlasın azıcık.. Diziyi tanımlayan etiket kelimeler büyük oranda bayağılık vaadediyor, doğrudur.. Ama Blue Mountain State'i sayısız türdeşinden ayıran en önemli nokta bu bayağılığın bile hakkını fazlasıyla vermesidir.. Klasik Amerikan gençlik filmi-dizisi tarzıyla aynı gibi dursa da inanın çok farkı var.. Başarısı da buradan geliyor zaten.. Başlarken önyargılıydım, klişelerle dolu olacak, sadece et pazarlayacak vs diye ama haksız çıktığımı daha ilk bölümde anladım..


Dizi bayağı bir okulun bayağı insanlarının yaptığı bayağı şeyleri anlatıyor ama içindeki ince zeka, saflık, hinlik gibi duygular o kadar doğal ki.. Bunda etken olansa başarılı senaryonun dışında tabii ki süper oyunculuklar.. Yukarıda formasıyla görüyor olduğunuz Alex Moran dizinin ana karakteri durumunda ve sırtındaki yükü başarıyla çektiğini söyleyebilirim.. Mimikleri muhteşem.. Komedi tarafında ise mutlaka herkesin tanıması gerektiğini düşündüğüm Thad Castle(aşağıda) var.. Tam bir hayvan, aptal, bazen zeki, genelde mal, bir garip adam.. Sammy'yi nasıl unuttum ki.. Loser kanı ayrı çekiyor tabii..


Bu tür yapımlarda araya mutlaka hüzün sıkıştırılır.. Kimisi başarır ve etkiler, kimisi başaramaz ve sırıtır.. BMS'teyse hüzne dair tek bir şey yok :) Bütün meseleler adilikle, kurnazlıkla, seksle, alkolle, ayılıkla falan çözülüyor :) Cidden çok rahatlatıcı bir dizi.. 20 dakika zaten süresi.. Al içeceğini koy önüne, aç bölümleri, ehehe vaziyette izle.. eşekherif'in müthiş çevirisine ve jenerik notlarına da değinmemek olmaz.. Dizinin kendisine güldüğüm kadar gülüyorum valla.. Küfürleri olduğu gibi çevirmeyen kişiler var, bunu hiçbir zaman anlayamadım.. eşekherif ne varsa aynen döküyor ortaya, dizinin ruhunu bozmuyor.. Tebrikler..


Şu üniversite hayatı da feci moral bozuyor bir yandan da.. Hele ki kendi üniversite ortamına lanet eden biriysen, ara ara kafayı yememen imkansız.. En güzel ve verimli geçmesi gereken yaşların bizim buralarda ot gibi geçmesi bir tarafta, BMS gibi ortamlar bir tarafta.. İnsan cidden üzülüyor.. Biraz rahatlık, boşvermişlik, zevk vs yani nedir ki.. Neyse.. Cehenneme devam..


BMS asla hayran olunacak, efsane olacak bir yapım değil sonuçta.. Ama ben şahsen geriliyorum bazen 45 dakikalık diziler, 2 saatlik filmler arasında mekik dokurken falan.. BMS terapi gibi geliyor.. Kafayı yormuyor, eğlendiriyor, güldürüyor.. Daha ne.. Bayağılıklara başta burun kıvıranlar bakış açılarını bir daha gözden geçirsinler bence.. Komedi dizisi diye izliyor olduğum How I Met Your Mother'ı da katlar BMS bu bağlamda.. Henüz 17(13+4) bölüm yayınlanmış olduğu bilgisini de verelim..


Süper gaz müzikli jeneriği de koyalım, dizinin özeti gibi zaten.. Ben boşuna yazmışım be..

6 Kasım 2010 Cumartesi

Sanat ne mi..?

Fazla kasmayın.. İçi boş olanları yüceltmeyin.. Olmayanı oldurmaya çalışmayın.. Ota boka mest olmayın.. Sakin olun.. Kör olmayın.. Gör olun.. Bakmayı bilin.. Basiti sevin.. Safı hissedin.. Sanat ne mi..?


Bu..

Yalnız Değilsin..

spoiler..


Kalplerimizin kapısı sana her zaman açık, bekleriz.. Yeter ki üzülme güzel insan..

The Walking Dead


Popüler çizgi roman The Walking Dead dizi uyarlamasıyla görücüye çıktı birkaç gün önce.. Abd'de ve Türkiye dahil birçok ülkede ciddi tanıtımı yapılan dizi çok büyük bir beklenti yaratmıştı kuşkusuz.. Pilot bölümüyle de ben dahil pek çok kişiyi tatmin etmiş gözüküyor.. Sadece kendi adıma konuşursam, çok beğendim..


Abd temelli yapımların genelinde rutindir var olan gerçeküstü olayların aşırı dramatize edilişi.. Dizinin atmosferiyle aklıma ilk gelen I am Legend'dı mesela.. Pek tutmamıştım o filmi.. Samimiyet ve sadelikten uzaktı.. The Walking Dead ise 67 dakikalık pilot bölümün ilk dakikasından itibaren kimliğini belli ediyor.. Bizler bu dizide baskın müzikler eşliğinde giriş gelişme sonuç şeklinde cereyan eden vurdulu kırdılı atlamalı zıplamalı aksiyon sahneleri görmeyeceğiz.. Öncelikli amaç her daim zombiler arasında hayatlarını sürdürmeye çalışan insanların psikolojilerini yansıtmak olacak.. Onların bu korkunç gerçeği yaşarkenki dehşet anlarını sadece çığlıklarıyla ve gözyaşlarıyla görmeyeceğiz.. Şoke oluşlarını mimikleriyle, çaresizliklerini sessizlikleriyle hissedeceğiz..


Birçok dizinin pilot bölümünde altından kalkılması çok zor şeyler vaadettiği, birçok çözümü zor detayı aynı anda sunduğu bir ortamda The Walking Dead'in haddini ve kendini bilir hali beni gelecek bölümler için çok heyecanlandırdı.. Zombilerle, hayaletlerle, vampirlerle pek içli dışlı olmayan ve de sevmeyen biri olarak bu diziyi sevmiş olmam bana da şaşırtıcı gelmiyor değil.. Ama dediğim gibi, aynı doğal ve ayakları yere basan çizgi sürerse ileriki vakitlerde, kült olması kuvvetle muhtemel gözüküyor..


Birçok insan -benim gibi- konuyu görüp işim olmaz vs diye düşünebilir.. Pek cezbedici bulmayabilir.. Bir şekilde sallarlar işte.. Yapmayın diyorum.. Çok güzel bir pilot bölüm var önümüzde.. Geciktirmeden izlenmeli, bir şans verilmeli.. Sevmeyen zaten bırakır illa ki, köprüden önce son çıkış değil sonuçta.. Amma ve lakin çok da iyi bir pilot bölüm sözkonusu..


Dizinin ihtiyaç duyduğu ve gayet başarıyla sağladığı kasvet ortamının üstüne çok duru oyunculuklar da gerekiyordu haliyle.. Başrol oyuncusu Andrew Lincoln pilottaki çok ağır ve uzun rolünü müthiş oynamış.. Baba-oğulu canlandıran ikili aynı derecede müthişken diğer bölümlerin kadrosunda görünmemeleri çok üzücü.. Eski dost Sarah Wayne Callies'i (Sara Tancredi) görmek de hoş oldu, özlemiştik..


Atmosferi gerçekçi kılan ve dehşet verici havayı iliklere kadar solutan makyajları da es geçmek olmaz.. Bütün zombilerdeki özeni ve detaylı çalışmayı görünce prodüksiyona daha da bir inanıyor insan.. 2. bölümü heyecanla beklemekteyim.. Kısacası, The Walking Dead'i izliyor olduğum için mutluyum; duyurulur tereddütteki ve arayıştaki kişilere..

Related Posts with Thumbnails