31 Ekim 2010 Pazar

Allah Hangi Takımlı?


çok hoş.. yapanların emeğine sağlık..

cevabı kendimce vereyim..
kötü insanların takımlarını tutuyor allah..
avuçluyor da olabilir..
onları baştacı ettiğine göre mütemadiyen..

30 Ekim 2010 Cumartesi

Antichrist


Yönetmenin adıyla oluşan referans ve genel beğeni derecesinin insanlara objektif bakış açılarını kaybettirerek yorum yaptıran sayısız filmden sadece birisi Antichrist(Deccal).. Şu film, aynen izlediğimiz şekilde, Lars von Trier değil de Ali Kaya, Hans Zwei ya da Nicolé Laurent adında sokaktan geçen bir vatandaş çekseydi(ama Lars çektiği için film böyle zaten vs diyen defolsun, biliyoruz herhalde), kasılarak yazıldıkları her hallerinden belli olan övgülerin çoğunun yerini sövgüler alırdı.. Enteller bana hikaye anlatmasın..

Film, kısıtlı ve önemsiz sinema geçmişimde izlediğim belki de en güzel açılış sahnesiyle başlıyor.. Böylesine sade, derin, sarsıcı bir girişi çekebilen bir yönetmenin filmin devamını da buna yaklaşık güzellikte hazırlamış olduğunu sanmam da benim hıyarlığım olsun..

Antichrist'ı analiz ederken iki yönden bakmak lazım.. Anlatılmak istenen ve vurgulanan şeyleri yorumlamak ve başından sonuna bir bütün kabul edilmesi gereken filmin bünyede bıraktığı olumlu veya olumsuz etkiyi dile dökmek.. Filmi övgüye boğan kitlenin çoğunun ilk şıkta takılı kaldığını söylemek mümkün.. Doğrudur, filmin anlatmak istediği şeyler var.. Peki ya bütün..? Film sembolizmin bağrından kopmuş bir defa.. Malum kesimin kullanımıyla: İmgelemlerden metaforlardan alegorik anlatımlardan geçilmiyor.. (uu beybi bi hareketlenme oldu bu kelimeleri kullanırken.. heyecan yaptım çok..) Ben de sevdim mesela hayvanların doğum ve ölüm anlarındaki havayı.. Ve he&she'nin bunları it'le ilişkilendirmelerini.. Etkileyiciydi.. Ama bütün parçaları olarak.. Filmde çok başarılı resimler, hayaller, diyaloglar var ama birçoğu eğreti.. Görüntü yönetmenini övmek isteyenler, "uff harikulade hazırlanmış fotoğraflar, muhteşem yaratılmış ortamlar" vs diyesi gelenler gitsin Valhalla Rising'i izlesin de görsellik neymiş görsün.. Ama sonra da gelsinler, aynı cümleleri kuruyorlar mı göreyim..

Ama, göte, sike, kana, vahşete falan takılmadım pek.. Anlatılmak istenenlerin dışında şeyler değildi genelde.. Ha, daha fazla insanın dikkatini çekmek, popülarite yaratmak için aşırıya kaçılmıyor mu, kaçılıyor, o başka.. (Trier'in sansürüne de uğramış amaaa diyenlere de güle güle)

Yönetmen ve filmi bence amacına ulaşıyor.. Kadınlarla erkekleri biribirine düşürüp feminizm odaklı uzun tartışmalara da sokabiliyor.. Aynı kesimlere, sunduğu sayısız mitle tarihsel olaylar arasında bir sürü ilişki kurdurmayı da başarabiliyor.. E film hani? Kimisine göre süper, çok çarpıcı, anlamak isteyen anlar, çapı olan görür vs.. Bana göreyse zayıf.. Zayıf olan ne..? Film.. Bir daha sorayım.. Zayıf olan ne..? Film.. Film.. Film.. Film.. Film.. Mit, metafor, sürrealizm, imge, din, tarih, psikoloji, felsefe vs lafı duydu mu gördü mü götü kaybedenler Antichrist'tan çok etkilenebilirler, hatta hayran olabilirler.. Buyrun olun.. Ben etkilenmedim.. Hayran olmadım.. Giriş sahnesi bir ömür aklımda kalacak.. Hayvanlarla ve daha birçok öğeyle oluşturulan simgesel anlatımlardan "ayrı ayrı ele aldığımda" hoşlanmış olacağım.. Charlotte Gainsbourg'un başarısını, her aklıma geldiğinde takdir edeceğim.. Ama asla, birçok sanat dalına vurgu yapıyor, alt metinlere çalışıyor, entel ruha hizmet ediyor diye götü kaybetmeyeceğim.. Yönetmenin diğer övgü almış filmlerini de izlememezlik etmeyeceğim..

5

Düşmedin Daha..!












Kanser kim oluyor ki..? Yendin.. Yine çıktı karşına.. Ve sen yine yeneceksin..! Düşmedin daha.. Düşecek gibi olsanda, kalkacaksın..! Spartacus gibi..

Diken Diken Olmak..



The Mentalist Soundtrack'in giriş müziği.. Zaten çok huzur bozucu, düşündürücü, etkileyici bir müzik olmasının yanında sanırım diziyi izliyor oluşum da şu an tüylerimdeki coşkuda bir etken.. Çok garip bir ruh haline büründüm.. Neden biliyorum.. Müzik tek başına beni böyle yapmadı.. Yoksa yaptı mı.. Red John.. John.. Canımı yakıyor bu tını ya.. Huzurumu bozuyor.. Ama huzur da veriyor sanki.. Red John'a olan nefretine karşın o'nun ruhuna bir daha kopamamacasına bağlanmış Jane gibi, Jane'e olan nefretine karşın o'nun ruhuna bir daha kopamamacasına bağlanmış Red John gibi bağlandım bu müziğe.. Kötüyüm.. Dingin bir kötülük ama.. Loop diyor elinoğlu.. Sardım dinliyorum.. Mal gibi de altyazı bekliyorum.. Altyazıya bağımlı olmak ne kötü.. Çevirin şunu aloo.. Believe.. Muhteşem..

29 Ekim 2010 Cuma

Midnight Cowboy

1969 yapımı ve en iyi film Oscar'ı sahibi bir başyapıt Midnight Cowboy..

Texas'taki beklentisiz ve tekdüze yaşamından fazlasıyla sıkılmış Joe'nun, en sonunda kendisinde gördüğü potansiyele güvenip hayatını değiştirmek amacıyla New York'a doğru yol almasıyla başlıyor.. Joe saflığın salaklık sınırına yakın kısımlarında gezinen bir yalandan kovboy.. Düşüncesine göre Texas'ta harcanmış ve New York o'na hakettiği parayı ve biraz da şöhreti verecek.. Bu konuda kuşkusu yok, çünkü kötü ihtimaller aklından bile geçmiyor.. Joe hayalleriyle yaşıyor çünkü.. Sadece onlara tutunarak yaşayabilecek kadar temiz.. Temiz bir jigolo.. Joe jigololukla hayatını kazanma amacıyla New York'ta turlamaya başlarken şehir hayatının gerçekleriyle karşılaşmaması imkansız tabii ki.. Joe daha ilk icraatında suratına gerçeklerin tokadını yiyor ve sonra da darbelerin ardı arkası kesilmiyor.. Joe kirleniyor.. Sonra Ratso çıkıyor karşısına.. Eski temizlerden, şimdinin kirlisi Ratso.. Onları buluşturan da bu kirlilik, yozlaşmışlık zaten.. Birinin zekası diğerinin saflığıyla birleşiyor.. Tutunuyorlar birbirlerine.. Hayatın her alanında kaybetmiş bu kişiler, loserlar, birlikte kazanmanın hayaliyle yaşamaya başlıyorlar.. Düşüp kaldıkları yerden kendilerini kaldırıp da attıkları her adımda hayalleri gözlerinin önünden geçiyor.. Hayatsa onlara daha fazla kaybettirmek için daima arkalarında bekliyor sinsice..


Çaresizler.. Ayakta duramıyorlar.. Joe'nun zihni, Ratso'nunsa bedeni.. Dünya çok acımasız.. Bir yolu sessiz sakin almaya bile izin vermemek için elinden geleni yapıyor.. Bir noktadan diğerine vardırmamak üzerine kurmuş sanki düzeneğini.. Herkes hayatları boyunca bir yerlere gidiyor olsun ve sadece yol alıyor olsunlar.. Kimse gittiği yere, hedefine, mutluluğuna erişemesin.. Sadece gitsinler, devam etsinler, bazı yerlerde mola verip bu düzeneğe hayat versinler, hayatlarını versinler, onu ilelebet yaşatsınlar.. Kaybeden olsunlar ki hayat kazansın..

Joe ve Ratso kaybetmiş insanlar.. Kaderleri aslında çok uç noktalarda felaketlerle çıkmaza sürüklenmemiş.. Herkesin başına gelen, gelmiş, gelebilecek şeyler.. Umutlarının sönüşü.. O kadar sıradanlar ki.. Bir yandan da çok özel.. Onlar ki bu dertlerin ufacık bir kısmını çekip de hayatın çarklarının sadece onlara karşı işliyor olduğunu sanan ve triplere giren tonla kesimin aksine bunlara kafa yoracak fırsatı dahi bulamamışler.. O derece çaresizler ve tükenmekteler.. Ve en kötü anlarda bile küçücük hayallerini gerçekleştirmek uğruna atabiliyorlar son kurşunlarını.. Naifler.. Kirlenmişler evet.. Ama içlerindeki şey.. O şey.. Kaybolmamış.. Saflar.. Joe ve Ratso.. Kaybetmişler sadece.. Ömrüm boyunca unutmayacağım efsane Jon Voight ve Dustin Hoffman performanslarıyla hayat verilmiş karakterler.. Gerçekler.. Onlar.. Joe ve Ratso.. Ben.. Biz..

9'dan, hissettirdiklerinin torpiliyle;

10

28 Ekim 2010 Perşembe

Prozac Nation


2001 yapımı bir teenager depresyonu filmi Prozac Nation.. Travmatik ortamlarda büyüyen milyonlarca yaşıtı olduğunu bilmesine karşın kendi dertlerini asla diğerlerininkilerle bir tutmayan ve kimsenin kendisini anlamadığını düşünen bir kız Elizabeth.. Kimse onu anlamıyor diyelim evet.. Ama o kendisini o kimselere anlatıyor mu peki..? Gerek yok tabii, niye olsun ki.. Herkes mal herkes gerzek bir tek o derin kişilik.. Böyle varsayınca da kendisini yazmaya adıyor ve başarılı da oluyor.. Fakat bu tavırları o'nu çok bencil bir kişi yapıyor en sonunda.. Hem anlaşılmak isterken hem insanları her seferinde yanından kovması.. Sonra da kendimin, yaptıklarımın farkındayım ama engel olamıyorum tripleri vs.. Into the Wild'daki sevmediğim ruh bu filmde de var.. Kimse beni sevmiyor, feleğin çemberinden geçiyorum her seferinde, i hate myself vsvs.. Evet bu hallere fena halde gıcığım.. Ancak filme karşı olan beğenimde bunları tek değişken olarak kabul etmiyorum elbette.. Prozac Nation gerçekten vasat.. Başarılı diyaloglar ve iç sesler elle tutulur olumlu yanlar.. Bunun dışında, eh.. Öncelikle kitabını okuyacakların hevesiyse kırılmasın yalnız.. Öyle ki filmi beğenmeyen birçok kişi kitap hakkında tam tersi şekilde düşünüyor.. Christina Ricci'nin çıplaklığı da aşırı eğreti duruyor.. Kitaptaki cinselliğe biraz olsun sadık kalınmak istenmiş sanırım ama, filmde sırıtıyor işte.. Abaza ergenlerin dikkatini çekmek için serpiştirilmiş bir sürü kıç baş meme vs gibi duruyor.. Otur sıfır.. Yok yok;

6

27 Ekim 2010 Çarşamba

Dizilere İnce Bakışlar #7

spoiler...

Dexter
/ 505



505 bütün sezonlar içinde hem en durağan, hem de Dexter'ın kendi felsefesini dolu dolu yansıtma yönünde en tatminkar bölümlerden biriydi.. Büyük bir kısım izleyici, bu bölümü izlerken oturduğu yerde pozisyon değiştirebilir, oflayıp puflayabilir, sıkılabilir.. Oysaki Dexter'ın bu bölümde barındırdığı metaforların iç seslerle birleşip sunduğu güzellikler harikaydı.. Bir dizi güzeldir, heyecanlıdır, senaryosu sağlamdır, oyunculukları iyidir vs.. Severiz o diziyi.. Fakat bir diziye bağlanmamızı, kalbimizde hissetmemizi sağlayan da bu felsefedir.. Ruhtur.. 505 Dexter'ın ruhuydu..


Dost edinmenin Dexter'a yaramadığını önceki sezonlarda görmüştük.. İnsanlarla yakın ilişkiler kurması, kontrolünü kaybetmesine neden oluyor ve işler karmakarışık bir hal alıyor.. Dolayısıyla mantıklı düşünemiyor, akabinde de Harry hemen arkasında beliriyor.. Bu bölümde de Lumen'ın intikamını devralması, daha doğrusu korumacı güdüsüne yenik düşmesi o'nu neredeyse tamamen yenik düşürecekti ve sırrı açığa çıkacaktı.. Fakat şimdilik kafasını toplamayı başardı.. Şapkalı hali pek karizmaydı..


Julia Stiles harika bir seçim.. En soğuk tavırlardan ve bakışlardan bir anda en savunmasız ruh haline geçişi muhteşem.. Dexter'la arasında oluşan kimya ise dizinin gidişatı ve bizlerde bırakacağı tat açısından çok olumlu..


Çok ağır bir tecavüz felaketinden çıkan Lumen'ın otel odasında kendisine kurmuş olduğu korunaklı! yatak içimi acıttı.. Güzel bir detaydı.. Ve akla Lilja 4-ever'da Lilja'nın hazırladığı sığınağı getirdi.. Hoştu.. Bu da öyle..


Oyunculuk deniyor bu üsttekine de.. Aynı bölümde birçok muhteşem detay.. Altta da havalimanında kadın polis tarafından fiziksel temas kullanılarak aranırken tecavüze dair hatırladıklarının tekrar günyüzüne çıkışının en etkileyici anlatımı..


Bölümün başında ve sonunda gördüğümüz Harrison-Dexter enstantaneleri de pek şekerdi.. Harrison'ın hırçınlığından ve etrafa zarar verdiğinden şüphelenen Dexter'ın önce bu kötü düşünceyi kendi kendine zihninde yok edip sonrasınd daa acı gerçeği yanağına geçen tırnakla farketmesi çok iyi düşünülmüş sahnelerdi..


Chuck / 505


505'te, Chuck ve Sarah'nın ajan anneyle tanışmasını izledik.. 3 tane ajanın buluşması haliyle ilginç ve ironik bir vaziyette gerçekleşmeliydi, öyle de oldu.. Anne Mary Bartowski'nin şu görmüş olduğunuz delici bakışlarının yanında Ellie'ye bakarkenki ifadesi de bir o kadar sevgi dolu.. Çok başarılı bir oyuncu seçimi olmuş..


Robert Englund.. Nam-ı diğer Freddy Krueger.. Hayal meyal hatırlıyorum, 4-5 yaşlarında televizyonda izlemiştim bir filmini amcamlarda.. Koltuğa dehşete düşmüş vaziyette sığınışım gözümün önüne geldi.. Herkeste bir anısı vardır eminim.. Chuck'ın bu efsane isimlere kucak açması beni çok mutlu ediyor.. Artarak devam etsin, hoşlaşalım biz de..


Dini hayvanlık olan muhteşem ikilimiz Jeffster yine kopardı korku dolu müzik eşliğindeki danslarıyla :D Devamı baydı biraz ama olsun.. Hayvanlık ya ahahah..


Chuck'ın telefonundaki şu Sarah wallpaperı tam gözükmese de çok süpermiş gibi duruyor.. Önceden görmüşmüydük ki bu pozu..? Ben pek hatırlayamıyorum tırt hafızamdan ötürü.. Hatırlayan, veya fotonun temiz haline sahip olan varsa vs bıraksın yorumlara bir zahmet.. Şimdiden +rep öptüm çav..


Gülmüş gene.. Yvonne Strahovski'yi ailecek takdir ederiz zaten, severiz çok kendisini.. Ehah..


Ellie'nin, içinden ana avrat kayarken bunu hafiften yüzüne de yansıttığı anlar çok tatlı ve komik oluyor.. Bu da kayınvalide karşısındaki triplerinden.. Ne şirin edalar ya ehehe..


How I Met Your Mother / 606


Yine basit bir bölüm.. Yer yer güldürse de beklediğimiz üzere, hayvanlaştırmıyor da kesinlikle.. Hayvan gibi kıkırdamak istiyorum eskisi gibi ama olmuyor maalesef bazı nadir anlar dışında uzun süredir.. Marshall var neyse ki, biraz olsun moda sokabiliyor..


Barney'nin challenge accepted balıklamaları sıktı artık.. Bölümlerin içini doldurmak için katıldığı o kadar belli ki.. Hayır zaten öyle olacak normalde de, orijinal değil artık.. Ted de orospu olmuş olsa da jestleri hala ilk günkü gibi doğal.. Seviyorum bu hallerini..


Beni en gıcık eden nokta ise dizinin artık öğüt vermek gibi bir misyon edinmiş gibi gözükmesi.. Sanki 12-13 yaşında çocuklar veya iyinin doğrunun gözümüze sokulmasına ihtiyaç duyan yetişkinmiş herkes ve himym senaristleri de bize durmadan çakıyomuş öğütleri gibi hissediyorum.. Tüm bölümü bebek cinsiyeti ve ismi üzerine kurun, sonra da "aşkım biz çok yanlış yapıyoruz, önemli olan bebeğimizin sağlığı, gerisi önemsiz, gel öpüşelim ihihi" ile bölüm bitirin.. Çok gıcık oldum.. O tartışma devam etmeliydi ya.. Bana ne doğrusundan falan.. Kreşte miyiz.. Ighh.. Haftaya Zoey var, oh..!

Dizilere İnce Bakışlar #6

spoiler..

The Mentalist
/ 305


The Mentalist 305 ile,1. ve 2. sezondaki çizgisini daha yukarıya çekmiş olduğunu bir kez daha gösterdi.. Bu sefer bölüm sırrını daha ilk anda çözmüş olsam dahi aldığım zevk hiç azalmadı.. At yarışı ve hipodrom geçmişine sahip bir adam olmam sebebiyledir belki de gizemi erken çözüşüm.. Eh, atlarla ve bahisle seneler boyu bu denli içli dışlı olmam da bölümü beğenmemde büyük etken doğal olarak.. Dizilerin hipodromda geçen bölümleri benim daima çok özel olmuştur zaten.. Hem mekan hem hava olarak çok şey katıyor dizilere bence bu tercih.. İlk anda aklıma gelenler Prison Break ve House oldu mesela.. Atlar, hipodrom, bahis, bağırışlar vs.. Süper.. E bir de bu değişik ve harika ortama Patrick Jane zekasının eklendiğini düşünün.. Böylece The Red Ponies çıkıyor ortaya.. Jane'in bölüm sonundaki kırbaçlı şovuna da özellikle dikkat :) Aşağıdaki pozu da çok sevdim.. Lisbon'a gel :) Lisbon bakışları içerikli bir postun geleceğini söylemiştim değil mi bir ara.. Gelecek bir gün illa ki..


The Event / 103-104-105-106


İlk iki bölümüyle umut veren The Event sonraki 4 bölümüyle de aynı umudu korumama, hatta yükseltmeme sebebiyet verdi.. 106'da dünya dışı biyolojik varlıklar şeklinde tanımlanan Inostranka mahkumları hakkında çok çok yavaş yaşlandıkları, birbirlerine olan bağlılıkları ve dünyaya yabancı oldukları haricinde neredeyse hiçbirşey bilmiyoruz.. ABD hükümeti ve orduyla ciddi bir savaş içerisine girecekleri ve bu savaştaki acımasız tarafın daha çok onlar olacağı hissettirilse de verilen bazı küçük mesajlar bu ayrımın net çizgilerle sunulmayacağını gösteriyor.. İzleyici de bu yüzden bu savaş hususunda ciddi derecede ikilemde kalacak gibi görünüyor.. Bu da beğenilere olumlu yönde yansıyacak bence..


Dizi durmadan FlashForward'la karşılaştırılıyor ki bu gayet normal bir durum.. FlashForward başlangıç için sansasyonel bir akış seçmişti ve bunun devamını getiremedi, hayal kırıklığı yarattı genel kesimde.. The Event ise kesinlikle büyük şeyler vaadetmedi giriş bölümleri itibarıyla.. Hikayeyi gayet sağlam kurdukları çok belli ki bu da performans çizgisini istikrarı bozmadan yukarı doğru sürüklemekte.. 1944 yılında gerçekleşen olayın yansımalarının son bölümde Manhattan Project ile ilişkilendirilmesiyse beni en çok heyecanlandıran ve beklentilerimi arttıran nokta oldu..


Bölüm süresince çokça flashbacke rastlıyoruz.. Kullanımının çok yerinde ve isabetli olduğunu düşünüyorum.. Özellikle Inostranka mahkumlarının geçmişine odaklanılan anlarda yaratılan duygu yoğunluğu diziyi FlashForward eğretiliğinden ayıran en önemli öğe.. Karakterlerin çok iyi seçildiği ve yeterli derinliğin sağlandığını da düşünürsek The Event şimdilik iyi gidiyor diyebiliriz rahatlıkla.. İnsanlar pek tatmin olmamış gerçi sözlükte falan ama, artık o kadar çok değişken ve yanardöner yorumlar kapladı ki ortalığı, o rüzgarlara çok da itibar etmemek lazım.. Kadrolu konuk oyuncu Zeljko Ivanek'e de parantez açmazsak olmaz.. True Blood, House, The Mentalist ve Lost'tan tanıyorum diyemeyeceğim zira büyük haksızlık olur.. Adamın filmografisi manyakça.. Ve bıraktığı iz de daima üst düzeyde.. The Event'teki rolü de cuk..

25 Ekim 2010 Pazartesi

The Answer


Çocukluğumun kahramanı, bana basketbolu sevdiren ve izleten en önemli kişiler arasında yer alan Allen Iverson artık Türkiye'den bir takım için, Beşiktaş için oynayacak.. Çok mutluyum o'nun artık yanıbaşımızda bulunacağını bilmekten dolayı.. Allen Iverson ya.. İnanamıyorum hala.. 10-11-12 yaşımda tavan yapmıştı AI aşkım.. NBA Live falan oynarken takımım hep Sixers idi.. AI için.. Evdeki plastik potamda kendi kendime Lakers'a karşı yaptırdığım maçlarda en çok sayıyı hep ona attırırdım adını haykırıp.. Ender Bilgin anlatımlarıyla Kanal D'de o kadar çok maçını izledim ki sabah 7'de yatıp.. O kadar çok seviyordum ki o'nu, bir A4 kağıdına olanca beceriksizliğimle bir resmini çizmiştim saçlar örülü, formasıyla, elinde top falan.. Yanında süslemeler, çizgiler, yazılar vs.. Bugün sakladığım bir sürü poster, dergi vs arasında bu kağıdı aradım ama bulamadım.. Çok üzüldüm.. O kağıt hem çocukluğumu tekrar yaşatacaktı bana, hem AI hayranlığımı daha bir derinden hissettirecekti belki de.. Bulamadım.. Üzüldüm.. Ama olsun.. O artık burada.. Takım renk vs gözetmeksizin en az bir maçını canlı canlı izleyeceğim mutlaka.. Playoff'ta da her zamanki gibi beşiktaş'la eşleşelim hatta.. NBA'in, dünyanın, kainatın efsaneleri arasında yerini almış 183 cm'lik bu insan evladını göreyim yeter ki.. Sorunluymuş, bilmemneymiş, cartmış curtmuş bunlar o kadar önemsiz ki.. O'nun sahaya her maç koyduğu yüreği yeter.. O aşırı vasat ve düz takıma oynattığı NBA finali yeter.. Hem de Shaq-Kobe ikilisinin sürüklediği efsane Lakers kadrosuna karşı.. Bugün Matt Geiger, Eric Snow, Aaron McKie, Derrick Coleman, Tim Thomas, Theo Ratliff, Larry Hughes gibi isimler hala ilk günkü gibi hafızamdaysa bu AI sayesindedir..

Başarılı olur mu, kendini verebilir mi, takımı şampiyon yapar mı vs gibi soruları sormamak lazım artık bunun üstüne.. Tek başına elbette ki bir mucize yaratamaz.. Ama en alakasız adamlara bile basketbolu izletecek AI.. Çok ciddi bir rüzgar yaratacak ülkede ve Beşiktaş camiasında.. Sözleşmesi iki yıllıkmış ama bir yıl kalsa bile ne süper bir olay.. Öyle aman aman ortalamalar beklemek de yersiz.. 25 dakika üstü almayacağı kesin gibi.. Bu süre zarfında da sayıdan çok takımı oynatmak yönünde terini akıtır ki mantıklı olanda budur.. 12-13 sayı, 4-5 ribaund, 7-8 asist, 3 top çalma civarı ortalamalar gayet de süper sayılabilir.. Bak gene detaya daldım.. Allen lan Allen.. Yaşayan Efsane.. Tadını çıkaralım.. Arkamdan iki kelam da ilk defa allen nickiyle nickiyle tanıdığım Joker'den gelir.. Şimdi birkaç unutulmaz ayarının videosunu koyalım da blogumuz şereflensin.. Devamını isteyenler videoların linklerine dalıp yönlenebilirler benzer görüntülere.. Buyrun..





Deja vu

Güzel filmdir.. Tempoludur.. Sürükler.. Dünyadan koparır.. Zekicedir.. Denzel baba da fena yardırmıştır..

8

Bu kadar :D

kehkeh

23 Ekim 2010 Cumartesi

Dizilere İnce Bakışlar #5

spoiler..

The Mentalist
/ 302-303-304



Gayet tatmin edici bir girişle 3. sezona başlayan The Mentalist ilk iki sezondaki genel çizgisinin yukarısında bir seyir izlemekte.. Bundan fazlasıyla mutluyum..


302, Patrick Jane'in geçmişine dokunan diğer tüm bölümler gibi standart zevkten fazlasını verdi.. Karısının kardeşinin bizlere tanıtıldığı bu bölümde gerek ikilinin geçmişe dair diyalogları, gerekse cinayetle kurulan bağlantı çok güzel sahneler izlettirdi.. Bölümün şaşırtıcı bir şekilde başlayıp oyunun parça parça kurulması alışıldık zekice kurgudan daha ilerideydi.. Jane'in anılara dalıp üzüldüğü, kahrettiği şu sahnedeki şu bakış için bile izlenir şu dizi..


303'te gündemden fazla uzaklaşmadan Red John'ı hatırladık tekrardan.. İsminin geçtiği her bölüm birer efsaneyken, adım adım yaklaştığımızı bilmek hele.. Ve bir yandan da hala ulaşılmaz oluşu..


Senaristler beklentiyi inanılmaz derecede arttırıyorlar ve bazen bu bekleyişin sonu hakkında soru işaretleri oluşuyor beynimde.. Sonra karaktere dair anlatılanları ve bölüm sonundaki Kristina'nın durumunu görünce anlıyorum ne kadar derin ve efsanevi bir karakterin bizleri beklediğini.. Altına girilen yük cidden çok ağır, ve bunu kaldıracak kapasitedeler bunca şeyi yaratan senaristler.. Peki ya sabırsızlık..? Böyle bölümler olsun da dayanırız her türlü.. Jane'in geçmişine ve Red John'a daha sık değinilecek sanırım bu sezon.. İlk iki sezondaki gibi uzun kopuşlar olmayacak artık sanırım.. Gidişat o yönde.. Ne güzel..


Ayrıca, karşılaştığımız önceki bölümde yoğun heyecan yaratan Visualize tarikatına tekrar değinilmesi de çok güzel olmuş.. Özellikle başkan Stiles'ı oynayan Malcolm McDowell'ın muhteşem oyunculuğu gerilimi ve hazzı feci arttırıyor.. Bölüm içi bağlantılar da çok sağlam.. Kristina-Stiles-Visualize-Red John-Jane.. Müthiş..


Bank sahnesiyse Ezel'deki bank sahnesinin yanında solda sıfır kalır.. Akıllı olsun The Mentalist :)



304 yine klasik Red John travması sonrası oluşan Jane depresyonuyla başladı ve çok iyi bir girişti.. Jane'in şu hallerine bitiyorum resmen.. Patrick Jane'den her bahsedişimde onunla çok benzer yönleri olan bir diğer muhteşem karakter House geliyor aklıma.. O'nun da bu depresyon ve bohem halleri muhteşemdir.. Şekil-A'da görelim uyuyan güzelimizi..


Rigsby'nin Van Pelt'e açılmaya kastığı anlar çok hoştu 2.sezonda.. Ayrıldıklarından sonra ise rolleri geri planda kalmıştı.. Şimdi yeni yeni fırından çıkarılan kıskançlık ve özlem dolu tripler tebessüm veriyor gene.. Ve Cho'nun yaran tepkileri.. Bunları da unutmasın yazarlar, hep böyle devam etsin gençlerin çalkantıları :)


Bölüm yine oldukça iyiydi.. Sezon zaten beklediğimden iyi başlamışken ve öyle devam ederken tek bölümlük harika kurguları izlemek de ayrı bir mutlu ediyor.. 2 sezonu devirmiş bir dizinin gün geçtikçe daha çok heyecan ve zevk vermesi.. Harika.. Jane'in onlarca kişiyi etrafında topladığı ve şovunu yaptığı sahneler her zaman muhteşem olmuştur ve son bölümdeki mum geyiği de muhteşemdi.. Nasıl bir büyüdür bu adamdaki ya.. Hayran olmak.. Aa sol tarafta niye yok ki.. Unutmuşum..! İlk fırsatta en uygun fotoğrafı seçeyim de koyayım bari..


Bölüm sonunda Jane'e hediye edilen silah çok önemli.. Adalet kavramı hakkındaki konuşmaları tam beklediğim ve istediğim gibiydi bugüne dek Jane'in.. Bunu da kanla sağlamak istemesi çok doğal.. Acımasızın önde gideni olmasını istiyorum o'nun Red John karşısında.. Silah bir yol gösterici bu noktada.. İpucu.. Ama ben kesinlikle o silah kullanmasını istemiyorum, çünkü çok hafif bir ceza olur.. Vahşet istiyorum.. Her tarafı kana bulanmış ve yıllar süren intikam duygusuna son vermiş, gözyaşları Red John'ın kanına karışmakta olan, içi boşalmış, karısına ve çocuğuna olan özlemiyle yanıp tutuşan ve pişmanlığı hala tepe noktasında yaşayan bir Patrick Jane.. Bu hayal ve beklenti çok güçlü içimde.. İnanılmaz bir merak duyuyorum.. Emir Büyükdereci'yi öldürüp hiç zaman kaybetmeden cesedine 15-20 tane mermiyi gözlerindeki dolulukla beraber boşaltan Ferit Çağlayan hırsı gibi bir hırsla intikamını almasını istiyorum.. Sonra da haykırmasını.. Hüngür hüngür ağlamasını.. Dinginleşmesini.. Ve.. Durmasını..

Related Posts with Thumbnails