
Senelerdir birçok yerde karşımıza çıkan, kalitesinden haberdar olunan, ve hep ilk izlenecekler listesinin başlarında yer alan ama bir türlü izlenmemiş filmler vardır içte ukde olarak kalıcı bir yer edinmiş.. Into the Wild da öyleydi benim için.. Neden ertelediğime dair tek bir fikrim yok.. Hani bazen bir arkadaş gelir aklınıza ama eliniz bir türlü gitmez aramaya, mesaj yollamaya, ulaşmaya.. Nedeni yok gibi birşeydir.. Sadece eylemsizlik durumu hakimdir bünyeye en derinden.. Bu filmi ve diğerlerini izlememek, ertelemek de aynı bu mantık gibi işliyor bende.. İzlemeyi çok istediğim bir filmdi bu da ve yine plansız şekilde, bir anda arşivim içinde gözüme çarpmasıyla izlemeye başladım ansızın.. Büyük umutlarla.. Motivasyonla..
Daha 15-20. dakikada filmin notunu vermiştim zihnimde.. Asla bir filmi daha ilk anda etiketlemek istemedim ama kendi adıma filmlerde aradığım en önemli şey olan samimiyetin bu filmde zerresini dahi göremediğimde olay bitmişti benim için.. Perdede veya ekranımda göreceğim şeylerin daima gerçek hayatın kurallarına uygun şeyler olması fetişim falan yok kesinlikle, bunu belirtmiş olayım.. Ama kendi içinde mantıklı olacak, tutarlı olacak, ve bu da sonucunda samimiyeti doğuracak.. Kitabı okumadım.. Filmde gördüklerimi kitabın sayfalarında görüp tatsaydım gayet çekici gelebilirmiş gibi hissettirdi bana.. Ama sinema bambaşka birşey işte.. Masal dünyası denen şey çok bıçaksırtı bir konu.. Bu film ne bir masal dünyasının içinden çıkmış büyülü bir anlatımdı, ne de o çok kafayı taktığı gerçeklik.. Arada kalmış, kimliğini bulamamış bir film Into the Wild.. The Fall geldi aklıma.. Amacı belliydi o filmin ve yapısını da bunun üstüne kurmuştu.. Gerçeklikle kafa ütülerken aslında gerçeklikten uzaklaş(tır)mıyordu.. Masal içinde masaldı..
Anlatılanın gerçek bir hikaye oluşuyla falan hiç ilgilenmiyorum.. Ben filmde gördüklerimle varım, sadece onlarla ilgiliyim objektif bakabilmek açısından.. Chris'in amacı ve yaptıklarının çok eğreti durduğunu düşünüyorum.. Özlü söz kasalım, millet dağılsın niyetiyle dakika başı araya sıkıştırılan tonla aforizma bile izleyiciye, dolayısıyla bana geçiremiyor bu kaçışın ve izole olmanın amacını.. Düzen denen şeye bu kadar isyan edip yine o düzenin yarattıklarıyla hayata tutunmak hiç samimi değil.. Kaçmak için, kaybolmak için bütün paranı yakmak şartmış gibi mesela.. Hem tam bir yok oluş sunarken, önerirken izleyiciye; hem de sonradan bunu kendi içinde defalarca çürütüyor film..
Evet bir genç var.. Öyle ya da böyle masum(du).. Ve bu masumiyeti yansıtabilmek için felaket öğeleri çok da göze sokulmamalıydı filmde.. Ama bu kadar da toz pembe bir yolculuk.. Midemi bulandırdı benim bu polyannacılık.. Hayat denen şeye bu kadar vurgu yapılıp da onun gerçeklerinden bu kadar uzak bir yol çizgisi oluşturmak çok yavan geldi bana.. Karikatür düzlüğünde ve yapmacıklığında yan karakterlerin film boyunca karşımıza çıkıyor oluşu da feci ekşitti.. Hep mi iyilik hep mi güzellik hep mi pamuk gibi insanlar.. İnsanlar hep filmin felsefesinden bahsetmiş.. Ben bir felsefeye, alt metine, kendi içinde olması gereken özel bir dünyaya dair hiçbirşey göremedim şahsen.. Bütün karakterlerin aforizma cümleleri dakika başı sıralamasına rağmen bile net bir duruşun ve amacın oluşturulamaması çok büyük eksik..
"Bana; aşk, para, inanç, şöhret, adalet yerine 'gerçeği' verin." Cümlenin benim nazarımdaki saçmalığını zaten geçtim; göze soka soka vurgu yapılmasına karşın içini hiç dolduramaması sinir bozucu.. O zaman en azından kendi içinde tutarlı ve yeterli diyebilirdim katılmasam da.. Hayatın en bildik ve saf duygularını birbirinden ayırıp gerçek denen şeyi ulaşılmaz birşeymiş gibi göstermeye gerek yok ki.. İnsan doğası denen şey hepsini aynı anda kapsar.. Gerçektir.. Basittir insan.. Aşktır.. Paradır.. İnançtır.. Şöhrettir.. Adalettir.. Hepsi aynı oranda olmasa da, hepsinden az veya çok vardır, sahiptir.. Toplamıysa, gerçeği oluşturur, gerçek gerçekliktir.. Gerçeği ararken diğerlerini yoksaymak, öldürmek, filmde olduğu gibi bencilliğin uç noktasında gezinen bir karakteri koyar önümüze.. Sevgiyi buram buram hissettiğini söyleyip de sevgisini beslediği kişileri hiç düşünmeden onlara acı çektirmeyi gösterir.. Bir maceraperestliğin yada idealistliğin eseri değildir ama bu bize verilmeye çalışıldığı üzere.. Düpedüz bencilliktir..
Into the Wild büyük bir hayal kırıklığı oldu benim için.. Aldatmaca.. Kandırmaca.. Sahtelik.. İçi boş gerçekçilik.. Koca bir yalan.. En güzel yanı olan, hatta muhteşem diyebileceğimiz müzikler ve şarkılar bile öyle eğreti bir şekilde yerleştirilmiş ki filme, tatlarını dahi çıkaramadım hakkıyla maalesef.. 15 dakika macera 5 dakika klip, ne güzel ne etkileyici değil mi..? İzleyici üzerindeki etkiyi arttırma çabasıyla kasarken, tam tersini yapmak, soğutmak..
Filmin bana hissettirdikleri, hissettiremedikleri dışında, olağanüstü bir görsel şölen olduğunu belirtmem gerekir.. Sahne müzik bütünleşmesi çok başarılıydı çoğu anda.. Tek başına değerlendirildiğinde sağlam sahneler vardı.. Emile Hirsch'ün genç kızların ölüp bitmesi hedefiyle özellikle seçilmiş babyface suratının filme hiç gitmediğini düşünsem de bu zor rolü müthiş kotardığını da rahatlıkla söyleyebilirim.. Uzun süre(150 dakika) önemli bir olumsuzluk.. Doğayla başbaşa sahneleri de müthiş keza.. Sonundaysa amaçlanan etkileyicilik yakalanmış, güzeldi; kolaylıkla tahmin edilebilir olmasına karşın.. Ama bunlar bir yere kadar işte.. Prodüksiyon vs bir noktadan sonra önemsiz benim için.. Sinirimi tavan yaptıran bir tecrübe oldu Into the Wild.. Kandırılmaya çalışılmış hissettim kendimi.. Kesinlikle overrated gözümde.. Sağda solda bu denli beğenilmesinin de linç kültürünün tersi kabul edebileceğimiz rüzgar kültürünün bir yansıması olduğunu düşünüyorum..
Film olarak 7 denebilir.. Bana verdikleriyse.. 0.. İsteyen bana sövebilir, saygı duyarım.. Yersen..