30 Eylül 2010 Perşembe

Ölüleri Yenemezsin..

spoiler... ezel...



“ah be ömer. doğruyu söyle hadi. biz mi kandırdık aslında seni? yoksa sen mi bir oyun oynuyorsun bize? bu hikayenin kötü adamı benim, iyisi de sensin, öyle mi? hazır oradayken bir sorsana, o kadar basit mi sahiden? bence öyle değil kanka. bence sen kolayı seçtin. hile yaptın. çünkü öldürmek ölmekten zor be ömer. çünkü gitmek kalmaktan zor be ömer. çünkü bence iyi-kötü hikaye. hayatta bir gidenler var, bir de kalanlar. bir de ikisini de yapamayıp tam ortada duranlar. ”

(2006 - cengiz, can’ın kendi oğlu olmadığını öğrenmiştir. ömer’in mezarı başındadır)

"merhaba. ben cengiz atay.
mahallenizin kara kedisi..
kötü tohumu..
kötü şeyler yaptım hayatta, evet.
ama bana kötü diyen adam
hiç sevmemiş demektir.
çünkü siz kimi kandırıyorsunuz?
birini sevmek, başka her şeyi daha az sevmek demek değil mi?
birini seçmek başka her şeyi ateşe atmak demek.
biriyle gitmek,
biriyle gerçekten çekip dibine kadar gitmek,
arkandaki herkesi öldürmek demek.
işte o yüzden ömer, bana hikaye anlatma kanka!
benden daha safsın diye daha çok haketmiyorsun eyşan’ı.
haksız mıyım?
işine gelmeyince susarsın..
az değilmişsin sen de..
tam kazandım dedim, son gülen sen oldun kanka..
niye mi geldim?
kıçımı kurtar diye geldim tabii!
ne bok yiyeceğim ben şimdi!
kız sana ihanet etti
yedi bitirdi seni
öldürdü..
ama yine seni seçti!
çocuk, senin çocuğun…
aşk mı bu şimdi?
aşk, her türlü boku yiyip yine onun kapısının önünde mi bulmak kendini?
niye gidemiyor bu kız senin yanından ömer?
niye unutamıyor oğlum seni?
bak senden bir şey istiyorum kanka,
bir daha bana bakıp da seni düşündüğünde,
alma oğlum yanına!
öldün oğlum sen! napacaksın gül gibi kızı..
her şeyi hesapladım sandım..
bir şeyi unutmuşum
ölüleri kandıramazsın..
ölüleri yenemezsin..
o zaman ne kalıyor bize?
gitmek kalıyor….
görüşürüz ortak..
orada buluşuruz diyeceğim ama
içimden bir ses aynı yere gitmeyiz diyor!
bu işin sonu nasıl bitecek bilmiyorum sanma ömer!
biliyorum…
bu oyun mezarda başladı
mezarda bitecek
öyle bir oyuna giriştim ki seninle kanka,
kazanmam mümkün değil..
denemedim sanma
ama zaten öldürdüğün biriyle nasıl rekabet edebilirsin?
çünkü ölüler hep iyi kalır…
oysa sen, her an kötü bir şey yapabilirsin
çünkü kendimden biliyorum ömer!
aşık insan sevgisine değil, öfkesine yenilir sonunda..
öyle kızıyorum ki eyşan’a ,
öyle bitmez tükenmez bir öfkem var ki ona,
nereye gidersem gideyim sonunda bir tek o’nun kollarında diniyor öfkem..
o yüzden bu işin sonu nasıl bitecek biliyorum kardeşim.
nereye götürürsem götüreyim onu,
o sonunda bir şekilde sana geri dönecek."


ama herkes izliyo bu diziyi.. o zaman ben izlemiim, herkes gibi olmiim, farklı oliim.. aferin bana..

replikler nervusvagus'un entrysinden alıntıdır..

26 Eylül 2010 Pazar

Alıntılar.. Saf, Temiz, Lekesiz.. Gerçek.. #1

"Mollalar ne derse desin, yalnızca bir günah vardır, tek bir günah. O da hırsızlıktır. Onun dışındaki bütün günahlar, hırsızlığın bir çeşitlemesidir.

Bir insanı öldürdüğün zaman bir yaşamı çalmış olursun. Karısının elinden bir kocayı, çocuklarından bir babayı almış olursun. Yalan söylediğinde, birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın. Hile yaptığın, birini aldattığın zaman doğruluğu, haklılığı çalmış olursun."


Kusursuzluk örtüsüyle bezeli maskeleriyle, artlarındaki gerçekliği saklayıp özleriyle alakası olmayan duruşlarla yaşayarak hayatları boyunca kandıran, aldatan, oynayan, sevilmeye çalışan, istiflerini hiç bozmadan yalan söyleyebilen, ve bütün ilişkilerini diyaloglarını hayatını bu yalanlar üzerine ustalıkla kurabilen sinsilere gelsin..

The Kite Runner, s-21

25 Eylül 2010 Cumartesi

Into the Wild


Senelerdir birçok yerde karşımıza çıkan, kalitesinden haberdar olunan, ve hep ilk izlenecekler listesinin başlarında yer alan ama bir türlü izlenmemiş filmler vardır içte ukde olarak kalıcı bir yer edinmiş.. Into the Wild da öyleydi benim için.. Neden ertelediğime dair tek bir fikrim yok.. Hani bazen bir arkadaş gelir aklınıza ama eliniz bir türlü gitmez aramaya, mesaj yollamaya, ulaşmaya.. Nedeni yok gibi birşeydir.. Sadece eylemsizlik durumu hakimdir bünyeye en derinden.. Bu filmi ve diğerlerini izlememek, ertelemek de aynı bu mantık gibi işliyor bende.. İzlemeyi çok istediğim bir filmdi bu da ve yine plansız şekilde, bir anda arşivim içinde gözüme çarpmasıyla izlemeye başladım ansızın.. Büyük umutlarla.. Motivasyonla..

Daha 15-20. dakikada filmin notunu vermiştim zihnimde.. Asla bir filmi daha ilk anda etiketlemek istemedim ama kendi adıma filmlerde aradığım en önemli şey olan samimiyetin bu filmde zerresini dahi göremediğimde olay bitmişti benim için.. Perdede veya ekranımda göreceğim şeylerin daima gerçek hayatın kurallarına uygun şeyler olması fetişim falan yok kesinlikle, bunu belirtmiş olayım.. Ama kendi içinde mantıklı olacak, tutarlı olacak, ve bu da sonucunda samimiyeti doğuracak.. Kitabı okumadım.. Filmde gördüklerimi kitabın sayfalarında görüp tatsaydım gayet çekici gelebilirmiş gibi hissettirdi bana.. Ama sinema bambaşka birşey işte.. Masal dünyası denen şey çok bıçaksırtı bir konu.. Bu film ne bir masal dünyasının içinden çıkmış büyülü bir anlatımdı, ne de o çok kafayı taktığı gerçeklik.. Arada kalmış, kimliğini bulamamış bir film Into the Wild.. The Fall geldi aklıma.. Amacı belliydi o filmin ve yapısını da bunun üstüne kurmuştu.. Gerçeklikle kafa ütülerken aslında gerçeklikten uzaklaş(tır)mıyordu.. Masal içinde masaldı..

Anlatılanın gerçek bir hikaye oluşuyla falan hiç ilgilenmiyorum.. Ben filmde gördüklerimle varım, sadece onlarla ilgiliyim objektif bakabilmek açısından.. Chris'in amacı ve yaptıklarının çok eğreti durduğunu düşünüyorum.. Özlü söz kasalım, millet dağılsın niyetiyle dakika başı araya sıkıştırılan tonla aforizma bile izleyiciye, dolayısıyla bana geçiremiyor bu kaçışın ve izole olmanın amacını.. Düzen denen şeye bu kadar isyan edip yine o düzenin yarattıklarıyla hayata tutunmak hiç samimi değil.. Kaçmak için, kaybolmak için bütün paranı yakmak şartmış gibi mesela.. Hem tam bir yok oluş sunarken, önerirken izleyiciye; hem de sonradan bunu kendi içinde defalarca çürütüyor film..

Evet bir genç var.. Öyle ya da böyle masum(du).. Ve bu masumiyeti yansıtabilmek için felaket öğeleri çok da göze sokulmamalıydı filmde.. Ama bu kadar da toz pembe bir yolculuk.. Midemi bulandırdı benim bu polyannacılık.. Hayat denen şeye bu kadar vurgu yapılıp da onun gerçeklerinden bu kadar uzak bir yol çizgisi oluşturmak çok yavan geldi bana.. Karikatür düzlüğünde ve yapmacıklığında yan karakterlerin film boyunca karşımıza çıkıyor oluşu da feci ekşitti.. Hep mi iyilik hep mi güzellik hep mi pamuk gibi insanlar.. İnsanlar hep filmin felsefesinden bahsetmiş.. Ben bir felsefeye, alt metine, kendi içinde olması gereken özel bir dünyaya dair hiçbirşey göremedim şahsen.. Bütün karakterlerin aforizma cümleleri dakika başı sıralamasına rağmen bile net bir duruşun ve amacın oluşturulamaması çok büyük eksik..

"Bana; aşk, para, inanç, şöhret, adalet yerine 'gerçeği' verin." Cümlenin benim nazarımdaki saçmalığını zaten geçtim; göze soka soka vurgu yapılmasına karşın içini hiç dolduramaması sinir bozucu.. O zaman en azından kendi içinde tutarlı ve yeterli diyebilirdim katılmasam da.. Hayatın en bildik ve saf duygularını birbirinden ayırıp gerçek denen şeyi ulaşılmaz birşeymiş gibi göstermeye gerek yok ki.. İnsan doğası denen şey hepsini aynı anda kapsar.. Gerçektir.. Basittir insan.. Aşktır.. Paradır.. İnançtır.. Şöhrettir.. Adalettir.. Hepsi aynı oranda olmasa da, hepsinden az veya çok vardır, sahiptir.. Toplamıysa, gerçeği oluşturur, gerçek gerçekliktir.. Gerçeği ararken diğerlerini yoksaymak, öldürmek, filmde olduğu gibi bencilliğin uç noktasında gezinen bir karakteri koyar önümüze.. Sevgiyi buram buram hissettiğini söyleyip de sevgisini beslediği kişileri hiç düşünmeden onlara acı çektirmeyi gösterir.. Bir maceraperestliğin yada idealistliğin eseri değildir ama bu bize verilmeye çalışıldığı üzere.. Düpedüz bencilliktir..

Into the Wild büyük bir hayal kırıklığı oldu benim için.. Aldatmaca.. Kandırmaca.. Sahtelik.. İçi boş gerçekçilik.. Koca bir yalan.. En güzel yanı olan, hatta muhteşem diyebileceğimiz müzikler ve şarkılar bile öyle eğreti bir şekilde yerleştirilmiş ki filme, tatlarını dahi çıkaramadım hakkıyla maalesef.. 15 dakika macera 5 dakika klip, ne güzel ne etkileyici değil mi..? İzleyici üzerindeki etkiyi arttırma çabasıyla kasarken, tam tersini yapmak, soğutmak..

Filmin bana hissettirdikleri, hissettiremedikleri dışında, olağanüstü bir görsel şölen olduğunu belirtmem gerekir.. Sahne müzik bütünleşmesi çok başarılıydı çoğu anda.. Tek başına değerlendirildiğinde sağlam sahneler vardı.. Emile Hirsch'ün genç kızların ölüp bitmesi hedefiyle özellikle seçilmiş babyface suratının filme hiç gitmediğini düşünsem de bu zor rolü müthiş kotardığını da rahatlıkla söyleyebilirim.. Uzun süre(150 dakika) önemli bir olumsuzluk.. Doğayla başbaşa sahneleri de müthiş keza.. Sonundaysa amaçlanan etkileyicilik yakalanmış, güzeldi; kolaylıkla tahmin edilebilir olmasına karşın.. Ama bunlar bir yere kadar işte.. Prodüksiyon vs bir noktadan sonra önemsiz benim için.. Sinirimi tavan yaptıran bir tecrübe oldu Into the Wild.. Kandırılmaya çalışılmış hissettim kendimi.. Kesinlikle overrated gözümde.. Sağda solda bu denli beğenilmesinin de linç kültürünün tersi kabul edebileceğimiz rüzgar kültürünün bir yansıması olduğunu düşünüyorum..

Film olarak 7 denebilir.. Bana verdikleriyse.. 0.. İsteyen bana sövebilir, saygı duyarım.. Yersen..

24 Eylül 2010 Cuma

Te doy mis ojos


Bir kadın var.. Deli gibi aşık.. Kocası tarafından hor görülüyor.. En sonunda canına tak ediyor ve kendi ayaklarının üstünde durma mücadelesine girişiyor.. Kimliğini arıyor..

Bir erkek var.. Deli gibi aşık.. Karısına saygı duymuyor.. Gün gelip de karısı, kendisine ihtiyaç duymayacak şekilde yaşamaya başlayınca kendisini yetersiz hissediyor, kıskançlık krizlerine giriyor ve.. Tüketiyor..

Tutkunun en üst noktalarında geziniyor Te doy mis ojos.. Bu üst noktalardaki büyülü duyguların, beraberliklerin yürümesindeki rolünü masaya yatırıyor.. Tutku her şeye yeter mi..? Tutku olmazsa olmaz kabul edilebilecek tek olgu mudur çiftler için..? Yoksa saygı denen şey midir tutkuyla bezeli parçaları birbirine yapıştıran ve sürekliliği sağlayan..?

Hayatı boyunca içindeki en ufak sıkıntıları ve ukdeleri bile dilinden dökememiş Pilar'ın kabuğunu yavaş yavaş kırması ve hayata karşı sapasağlam durmayı öğrenmesi.. Antonio'nun, kalbi ve hisleri lekesiz olsa bile, bütün kötü huylarının farkında olup da bu olumsuzlukları etkisizleştirebilmek için çabalıyor olsa bile, bunları bir türlü kontrol edemediği fevriliğine ve tahammülsüzlüğüne kurban etmesi..

İyi olmanın, sevmenin, sevilmenin tek başlarına yeterli olmamasına dair müthiş dersler veriyor Take My Eyes.. Aşırı durağan gidişatına karşın etkili sahneleriyle ilgiyi ve dikkati hep yukarıda tutuyor.. Film 2004 Goya ödüllerini de silip süpürmüş zaten, başarısını buradan anlayın.. Kadın yönetmen Icíar Bollaín, kadın başrol Laia Marull ve geçtiğimiz sene Celda 211'le yardıran Luis Tosar kendi dallarında ödülü kucaklamışlar.. Yani oyunculuklar muhteşem.. Terapi sahnelerine de ayrıca dikkat..

Aşk.. Kıymet.. Saygı.. Tutku.. Hürriyet.. Yetersizlik.. Bıkkınlık.. Özlem.. Pişmanlık.. Kararlılık..

8

Ricky


François Ozon'dan hem fazlasıyla sıradışı hem de bir o kadar sıradan bir hikaye Ricky.. 3. kişilerden mümkün olduğunca uzak bir hayat süren sıradan insanlar Katie ve kızı Lisa'nın, yine aynı ölçüde sıradan olan Paco'yla tanışıp yine aynı sıradanlıkta bir aile kurmalarından sonra, hayatlarının Ricky'yle beraber akla hayale gelmeyecek bir hale bürünmesini, sıradışılık denen şeyin adeta yeni baştan tanımlanmasını anlatıyor..

Sürreal anlatımın bu denli normalleştirilerek yansıtılması kesinlikle hayranlık uyandırıcı.. Bir yanda gerilimi hissedip hemen sonrasında yerini büyüye bırakması, akabinde de dudaktaki küçücük tebessüm.. Bu, filmin izleyiciye az şeyle ne kadar çok şey geçirebildiğinin en net kanıtı.. 2-3 sahnede mucizevi olaylar karşısında, söz konusu sıradan karakterlerin verdiği tepkilerin biraz eğreti durmasının dışında göze çarpan eksik bir yan yok..

Baştan sonra çok naif ve sade bir film Ricky.. Karakterlerinin bu kadar standart tipler olduğu bir film hatırlamıyorum son zamanlarda.. İnsanlarda "aa bak çok bu değişik bir yüz ay ne büyüleyici" deme fetişi var.. Her zaman güzel sonuçlar doğurmayabiliyor o değişken yüzler.. Ben bu filmde tiplerin normalliğine, sıradanlığa hayran kaldım.. Gayet düz ve öyle pek de yumuşak, gevşek, değişken mimikler vaadetmeyen oyunculardan gelen başarılı performans.. Yeterli.. Hoş bir film Ricky.. Çok normal.. Ama çok da değişik..

8

(Filmi izleyenler sondaki müthiş detaya eminim benim gibi hayran hayran bakakalacaklardır.. Sinema nedir..? İşte budur.. Kanat germektir.. Sevgidir..)

23 Eylül 2010 Perşembe

Masumiyetini Kaybeden 'Biz'ler..


Ted Mosby (How I Met Your Mother)

Bir zamanlar inanç adamı olan Ted artık amaç adamı.. Her şey mübah adamı.. Eskisi gibi sadece olduğu gibi beklemiyor.. Beklediği süreci benim nazarımda piç ediyor.. Başlarda hep etik davranmaya çalışan, karşısındakini -küçük ve masum oyunlar haricinde- kandırmaktan imtina eden, doğru yaşamak için uğraşan birisiydi.. Eminim ki çok kişi de o'nu bu duruşuyla sevdi.. Ama dizinin tutmasıyla birlikte anneyle tanışma tarihimizin yavaş yavaş ileri çekilmesinden dolayı çoğu dizide rastgelebildiğimiz gibi Ted'in de ruhunu boşalttı senaristler.. O'nu biz kabul edip seven birçok kişi eminim ki benim gibi soğudu biraz.. Evet.. Sevmek.. Ve soğumak.. Dizi sonuçta değil mi bunlar? Takmamak lazım? Ama öyle değil işte.. Şu siktiğimin hayatında bizi her daim meşgul eden dertlerden tasalardan kurtulma, kısa süre de olsa unutma yollarımızdan biri değil mi bu diziler de? O zaman aldığım zevk ve karakterlerle bütünleşme anlarım da büyük önem teşkil eder böylelikle bende.. Ted'i çok sevmiştim ben.. Kadınlardan darbeleri ardı ardına yediği ve umudunun çok kez kırıldığı anlarda aynı duyguları birebir hissetmiştim.. İnancıyla inanmış, kırgınlığıyla kırılmıştım.. Çoğu kişi dizinin komikliğinde sadece Barney'yi ön plana koyarken ben onun hallerine de deli gibi gülüyordum.. Kendim vardım sanki hep onun hayatında, hayallerinde.. Sonra ne oldu..? Yalama oldu.. Benliğinden uzaklaştırıldı itinayla.. Daldan dala atlayan, kalp kıran, kırdığı kalpleri tamir etmeye çalışmayan, arkasına dönüp bakmayan, ruhsuzlaşan bir Ted oldu.. Ne oldu? Diziden aldığım tat ekşidi.. Hala izliyorum, çok da gülüyorum.. Ama ruh? O artık yok.. Bıraksalardı, zaten Barney alayına gidiyordu, ikincisine ne hacetti ki? Onun da hakkıdır gerçi geçmişinde adilikten dolayı hiç tartışmam! ama başka zamanın konusu olsun.. Velhasıl kelam, Ted artık o Ted değil.. Geçmiş ola..

Chuck Bartowski (Chuck)


Chuck'ın masumiyeti sol taraftaki resimde nasıl da belli.. Ama yukarıda ne var? Yaptığı hata, sonra başka bir şekilde o'na atılan kazığın acısı, bir de yüzündeki çamur.. Önceye, genele dönelim.. Kalbimizdeki yeri bir ömür sapasağlam duracak olan çok özel ve underrated dizi Chuck'ı bize sevdiren adam Chuck Bartowski.. Kaybetmek denen bela ile içiçe yaşanılan vakitlerde tanışılan ve elini uzatıp yardım eden bir kahraman adeta, bir dost.. Ben gibi düşünen, biz gibi düşünen insanların varlığını farkettirmesiyle ince ince mutlu eden.. Çaresiz kaldığı anlarda oturduğumuz yerde dövündüren, sayılı mutluluk dakikalarında kafayı yana düşürüp masum masum sevindiren, kalbi kırıldığında ve bu yüzüne yansıdığında hayata sövdüren, itilip kakılmasıyla isyan ettiren, beklemediği sürprizler sonucunda güldüğü vakit bütün dertleri unutturan.. Chuck.. Bir zamanlar loser olan Chuck.. Artık o sevdiğimiz Chuck değil tam olarak maalesef.. Yeri elbette baki.. Ancak o da dizinin uzamasıyla bir şekilde özünden uzaklaştırılan bir karakter oldu, olduruldu.. Göz göre göre kalp kırabilen birisi haline geldi.. Ustalıkla yalan söyleyen, bizler gibi yalan söylerken batıran adamlarla alakası kalmamış bir adam.. Hemen üstteki fotoğrafta buram buram hissedilen masumiyeti ara ki bulasın.. Kırdığı, kullandığı, yıktığı anları unutmasak da, geçmişteki tonla kazığın hatırına, sevgimizin, bağlılığımızın, 'biz'in hatırına yine en tepede.. yine boşver abi.. yine solda.. yine one of us..

---

İçime dert olmuştu.. Rahatladım.. Aklıma şimdilik bu ikisi geldi, başka fikri olan not düşebilir, değiniriz elbet bir gün, ya da şimdi, ya da sonra..

Güneşin Acıtmadığı Zamanlar..

Güneş artık yok.. Verdiği fiziksel rahatsızlığın yanında, suratıma dört bir yandan eskisi kadar neşe dolu(ya ne dolu olacağdı? deme şimdi, kahkahanın bin türlü çeşidi var) kahkaha saçılmayacak olması hoş.. Gözlerim kamaşmayacak, başım ağrımayacak falan, bunlar da var.. Uyanıldığında sabah, gün ışığı o delici etkiyle dağıtmayacak bünyeyi.. Loş ortam ve kasvet çocuksu bünyeyi inandırabilecek belki gecenin daha bitmediğine, uykuya vedanın azıcık daha uzakta olduğuna..

Şimdi mevsim güzel de.. Hava değişimi fena çarpıyor.. Ağır nezleyle baş başayım ve istem dışı ölüyoruuumm nidalarıma karşın memnunum yazın bittiğine sonuç olarak.. Her gün dört bir yandan omzuma dokunuyor ve hoşbulduk diyor bana sonbahar.. Bu dokunuş çoğu zaman inceden sırıtmama yol açsa da kendi cehennemlerimden hala kurtulamamış, kurtulmamış oluşum yüzümün tekrardan asılması için yeterli sebep.. 2 sene daha yanmaya devam.. İnsanlar eylemsiz kalmayı, mayışmayı, üşenmeyi falan kış mevsimine özgüymüş gibi görüyorlar.. Pek alakası yok gibi bence.. Sanki.. O genel üşengeçlik hali insan doğasındaki en zehirli olgulardan bence.. Ve ben buna en saf haliyle sahibim.. Yıkmak gerek.. Ama nasıl.. Seviyorsan git konuş bence tarzı tavsiyeler ağızlardan çıkmasın mümkünse.. Çıkarsa makattan geri sokulsun..

Sonbahar demiştik.. Yazın bittiğinin habercisi.. 7/24 üşüyen ayaklarıma geçen sene bulduğum müthiş ve rakipsiz çözüm olan patikler dolaptan çıktı ve aha da şimdi ayaklarımda.. Görüntü iğrenç evet.. Ama tınn.. Sıcacık ya sıcacık.. Uhşş..

Filmekimi haberleriyle karşılaşıyorum dört bir yanda.. Sonbahar mı demişti birisi? İşte bir haberci daha.. Sayıca az film içerdiğinden İstanbul Film Festivali'ne göre çok daha yüksek yüzdeli bir beğeni imkanı sunuyor Filmekimi bilindiği üzere.. Bu da heyecanın katlanması için yeterli sebep.. İstiklal'in en güzel ve özel olduğu günlerde salondan salona koşmakkk ile devam eden cümlemi kuracaktım ki artık elde sadece Atlas ve Beyoğlu sinemaları kaldığından dolayı kıç üstü oturdum.. Yazık..

Diziler bir diğer haberci unsur.. Takip ettiğimiz bütün yapımlar ardı ardına başlıyor ve tek link bulma, altyazı kovalama, dosyaları düzenleme klasörleme gibi uğraşlar yine tarifi güç bir haz zerk ediyor ruhuma.. Başla artık Dexter..! Andy Whitfield'ın da kanseri nüksetmiş.. Üzüntüm büyük..

Liglerde yine geçti ilk birkaç hafta su gibi.. Ne oldu anlamadık bile.. Geleneksel Kadıköy orgysine de az kaldı.. Epilasyonumuzu yapıp domalacağız, geleceğiz.. Acıtmayın çok tamam mı..

Yolların kenarında öbek öbek birikmiş kuru yaprakların üstüne iki ayakla birden hıışşştt diye atlayanlarla elele tutuşup koca bir çember oluşturmak istiyorum..

Yaz bitti.. Sonbahar geldi..

dipnot: yoktum.. döndüm..

16 Eylül 2010 Perşembe

Biter...

bitti lan.. bitti resmen.. sondu bu. off.. herkes haklı aslında.. neden lan.. neden böyle.. 16 eylül 2010. geçsin kayıtlara. budur tek sebep bu postu atmaya...
hayat.. orospu çocuğusun... çok adisin lan... ve sen yukardaki.. en çok sen..

ıÜüaşka dair en çok koyan şey, sen onun için tahtada bir çizikken, onun senin kalbinde bir çizik bırakmasıdır demişler.. gördüm bugün.. daha fazlasını da..*

*Bugün onu gördükten sonra böyle bir aşkı bir daha kesinlikle yaşamayacağıma emin oldum.. İnsanın hayatında sadece bir kez başına gelir bu zaten.. Buna hep inanmışımdır.. Bugün benim için önemli bir gün.. Bugün artık aramaktan vazgeçtiğim gün.. Bugün onu bir daha hiç görmesem de hayatımda her zaman olacağı gerçeğini kabullendiğim gün..


çok doğru demişsin "delinin biri"... bugün bittiği gün..




Related Posts with Thumbnails