31 Mayıs 2010 Pazartesi
Vatan Millet One Minute Falan Filan Dinimiz Amin..
ırak'ta seneler boyu milyonların katledilmesine gık demeyen ikiyüzlüler bugün yine yeşil bayraklarıyla meydanlarda.. yanındakine kamera önünde one minute diyip kuliste deep throat yapanlardan da gık yok.. yunanistan-isveç vs en hızlı ve sert tepkileri verirken bizim ağalar şiddetle kınıyor yarımağız.. u18 milli takımını ülkeye çağırıyor..! anası tarafından doğurulmamış, sıçılmış olan şerefsiz, hücresinden yağdırıyor emirleri "büyük şehirlere saldıracağız" diye.. saldırıyor.. medya önemsemiyor 7 tane kelle!yi elbette.. bolu'da özel olarak eğitilen israil ordunun askerleri sivil katlediyor paşa paşa.. orospunun teki meydanda "abdülhamit-erbakan, siz olsaydınız bunlar olmazdı" yazılı pankartı açıyor.. yıllar sonra, namuslu olduğunu hissettiğimiz tek insan kılıçdaroğlu bu planlı hamleler sonrası oylarının coşması muhtemel akp karşısında gene geri planda kalıyor, rüzgarı diniyor.. ırklara düşman olanlara söverken hitler'i yalayanlar da gırla.. israil'e kaka dedi diye göklere çıkartılan ahmedinejad'ın ne kadar müslüman katlettiğini bilmeyen öküzler de çok.. bir katil zaten mecliste.. bir diğer katil haluk kırcı hapisten çıktı, artık aramızda.. boku bokuna insanlar ölüyor; yaşayanlarınsa tek yaşama nedeni sadece şanslı olmaları.. neyse, bi eti browni intense çakıp geliyim ben ölmeden..
Valhalla Rising

2009 Filmekimi'nde izlemiştim bu filmi.. 90 dakika nasıl geçti bugün bile aklım almıyor.. Nasıl sonunu getirebildim.. Nasıl dayandım bu cehennem azabına..
Hayatımda izlediğim en kötü film konumuna erişmişti bile jenerik akmaya başladığında.. Hani birşey için heves edersin, vakit ayırırsın, para verirsin ve sonra feci şekilde kandırıldığını hissedersin ya bu film de o hesap.. O müthiş görüntüleri kenarda tutuyorum ve diyorum ki "Bu filme emeği geçen kim varsa"..
Bunları neden yazıyorum..? Filme divxplanet'ın ilk 10 listesinde rastladım demin ve o andan sonra, insanların konuya ve capturelara ilgi duyup filmi izlemeye karar vermeleri olasılığına engel olmayı bir görev addettim de ondan.. Bas bas bağırıyorum: "İzlemeyin bu filmi..!" Lütfeen..! Kendinize acıyın ve uzanan bu dost elini boşta bırakmayın.. Oh rahatladım.. İzleyip de beğenenler olursa da görüşlerini bilahare duymak isterim..
0
28 Mayıs 2010 Cuma
Büyüğünü Bilen Büyüğünden Büyüktür
demişti rahmetli baykal saran ın harika oyunculuğuyla hayat verdiği hüsrev ağa, kurtlar vadisi nin izlenmeye değer bi dizi olduğu zamanlarda.. jose mourinho "madrid hepimizden büyük" dediğinde bu sözü hatırladım bi anda.. bu kadar zeki bir adamın bunun farkında olmaması düşünülemezdi zaten.. manuel pellegrini bundan sonraki yaşamında hem mutlu hem başarılı olur umarım. yapabileceğinin en iyisini yaptı ama kaderinden kaçamadı.. gayet iyi bir hoca olduğunu düşünüyorum lyon a elendi diye lorant yaptı bazıları adamı.. sezonun belli bir döneminde harika futbol oynattı ama kupa kazanamadı işte.. marca gazetesinden, "ağzıyla kuş tutsa kovulur" zihniyetinden bende hoşlanmasam da bazı şeyleri değiştirmek çok zor. burası böyle ya kazanacaksın ya kazanacaksın. evet futbola duygusal bakmak pek keyifli ama kazanmak en keyiflisi, buna o kadar önem vermeyenler ağdalı cümlelerle hayata devam edebilirler.. yalnız bu belki de son hamle. bundan ötesi yok artık.. başarısızlık halinde değil sadece, başarılı da olsa 4 sene sonunda çekip gittiğinde kim dolduracak yerini.. ya da işler kötü giderse marca kim için "jose gidiyor x geliyor" diye yazacak ki.. eğlenceli olacak bunları görmek..
futbol aleminin uğruna yaratıldığını düşündürtmeye başlayan hz jose en çok yakışacağı yere dünyanın en büyük kulübüne geldi.. bu gezegende burdan daha üst bi nokta yok. bu yüzden bundan sonra gideceği takım hangisi olursa olsun en az bir basamak aşağı inmiş olacak.. aynı şekilde madrid de bi daha böyle büyük bir isim zor bulacaktır. alex ferguson, bi kez daha capello, lippi, hitzfeld falan gelmeyeceğine göre.. ki bu isimlerin büyüklüğü tartışılmaz ama henüz 47 yaşında bir adamın cvsinin ardında kalıp kalmadıkları tartışılabilir.. her neyse jose nin madrid de ne yapacağını seven sevmeyen herkes merak ediyor. özellikle hiç bi aşının tutmadığı takım savunması adına neler yapacak acaba, casillas ın en az 2 net pozisyonu çıkarmadığı maçlar görecek miyiz artık filan.. cr9 da sahadaki tetikçisi olur bunun.. figo da gelsin kulübe.. kaka satılmasın ama üzülürüm. neyse, ben başarılı olacağını, cl kazanacağını (belki de peygamberliğine yakışır şekilde futbolun mekkesi wembley de) ama lig maçlarında kendi sahasında yenilmeme serisinin barcelona karşısında biteceğini düşünüyorum. ne biliyim öle geliyo bana, bu da barça dan bi kazık olacak fenomene..
27 Mayıs 2010 Perşembe
Bir Çocukluk Kahramanı, Capssiz
Umarım emeğim boşa gitmez bu rezil ve uzun yazıyı tamamlamayı başarırım.. sabaha karşı yola çıktım bu niyetle nereye varıcaz bakalım.. ama gönlümden koptu napıyım.. efendim, "en beğendiğin aktör kimdir" diye sorulsa buna hemen cevap veremem, düşünmem gerekir ve ortaya uzun bi liste çıkabilir sonunda.. ama "en sevdiğin" derlerse cevap tektir, sylvester stallone.. yerliler dahil değil elbette. o bi çok filmini sayısız kere izlediğim bir çocukluk kahramanı, o best action actor of all time belki de.. razzie ödülünü kaç kere alırsa alsın umrumda değil, birbirinden dandik oyuncularla dolu dünyada gelmiş geçmiş en kötü aktör olamaz zaten.. ne zamandır bişey yazmamış olan bana iki gece üst üste rastladığım filmlerinden ötürü bu gazı verdiyse girmiştir kalbime, ötesine gerek yok..
bi kere ben bu adamın çok yetenekli olmadığını görsem de aşırı yeteneksiz olduğunu düşünmüyorum.. ya da yeteneği hiç yok ama çok doğal ve samimi geliyor bana bilmiyorum tam olarak aldığım pozitif elektriğin sebebini.. başta rocky balboa olmak üzere oynadığı tüm karakterlerin baş özelliği samimi gelmeleriydi belki.. bu sevdirdi kendisini.. bi de ben bu adamda hep bi çaba görüyorum kendi çapında bir sanat aşkı var sanki, sinema tarihine iz bırakmıştır kesinlikle. ertesi gün okulda filminden sahneleri taklit edilir, arnold mı döver sly mı geyikleri çevrilirdi..
filmlerine şöyle bi bakış atarsam rocky serisine zaten ayrı post gerekir.. esas efsane ilk film olmasına rağmen ben en çok üçüncü filmi severim. clubber lang karakteri de koparır orda apaçi replikleriyle.. eye of the tiger ı ilk duyduğumuz film budur.. hem bu şarkı hem gonna fly now insanı burdan philadelphia ya koşacak kadar gaza getirebilir. okyanusu yüzerek geçecez mecbur.. ah ulan bi gün oraya yolum düşerse merdivenlerde koşturmayan en adi recep bey olsun. yüzlerce insan bakıp gülse gene yaparım and içtim.. (hiç bi zaman oraya gidemeyeceğim için biraz rahat içtim bu andı). 4. film full gazdır, 5. için babam sinemaya götürmüştür, son film sırf dövüş sahnelerinden anlayan, en çok 4 ü seven ayılara "kötüydü yeaa" dedirtse de seriye son derece yakışan bir finaldir, gözleri doldurur..
john rambo ya da hayranımdır.. 4. film gösterime girdi hemen gittim, 5 i çeksin hemen gideceğim. o seriye de harika bi finalle veda eder umarım.. "it s a long road" introyu duyduğum anda uçmuştum zaten yıllar geçmiş olsa bile.. 2 nin aklıma gelen ilk özelliği tamamen erkeklerden oluşan seride gördüğümüz tek dişi, güzel kamboçyalı hatuna "aha karı!" tepkisi verdirmesidir. 3 ise afganlarla geçen bazı diyaloglarda kopartır, filmin sonunda, yapımın 20 sene sonrasının düşmanı terörist afgan halkına ithaf edildiğini görürüz, "ulan abd..." diye başlar derin düşünceler.. burda da rocky serisi gibi efsanenin hası ilk filmdir. rambo nun yaratıcısı (bkz: onu tanrı yaratmadı, ben yarattım) albay trautman hiç şüphesiz sinema tarihinin en karizmatik yan karakterlerinden birisidir, uğruna on kişiye dalınır.. "yanlışınız var şerif, onu sizden değil sizi ondan kurtarmaya geldim" of ulan!
bi çok görüşe göre daha iyileri çekilmiş olsa da futbol filmi denince ilk akla gelen, benimde başka filmlerden aynı tadı bi türlü alamadığım "zafere kaçış".. bu filmde pele gibi ardiles gibi yıldızların "hadi dostum kazanabiliriz" diye ısrarlarına dayanamayan ve kaçmaktan vazgeçip nazileri yıkan takımın kalecisiydi.. penaltıyı kurtardığında yine kahramandı.. stallone filmleri bin kere verilmiştir izlemeyenleri düşünemeyeceğim dan dun veriyorum valla spoilerları.. futbol konusunda yabancı filmlerden çıkar yurdum yapımlarına gelirsek dar alanda kısa paslaşmalar bundan çok daha kral filmdir gözümde o ayrı..
bu adamın filmlerinden o kadar çok detay var ki zihnime kazınan.. e normal bin sefer izledik, ama bir satır ama bir paragraf yazacak şey buluyoruz.. daha sonra evleneceği danimarka hükümeti gibi kadın brigitte nielsen le oynadığı "cobra" da mahallenin it kopuk takımıyla olan sahneleri film boyunca ağzından çıkmayan kürdan kadar kalmıştır hatırımda mesela..
sonra yine ertesi gün okulda herkesin bilek güreşi yapmasına sebep veren "zirvede filmi".. bu arada filmlerin isimlerini de ısrarla türkçe yazıyorum sly o kadar bizden oldu, çocukluktan itibaren içimize işledi ki filmlerin orjinal isimlerini yazasım gelmiyor.. aslında stallone u orjinal dilinde de izleyesim gelmiyor gerçek hayatta bile sezai aydın konuşsun onu.. bi türk ün sesi yabancı bi aktöre bu kadar mı gider ya, büyük ustasın sezai aydın.. o filmlerin bu kadar çok sevilmesinde emeğin çok büyük..
neyse "zirvede" filminde sly babanın karısı ölmüştü ve oğlunu zengin dedesinden almaya çalışıyordu. oğlu başta piçlik etse de sonradan aralarında sıcak bi bağ oluşmuştu.. zengin dede tır şoförü sly a ultra lüks bi kamyon armağan edip bırak oğlunun peşini falan demişti ama sly reddetmişti.. çünkü o kamyoncular arası bilek güreşi müsabakasını kazanmayı, hem paraya hem kral bi kamyona konmayı hedefliyordu.. nitekim hayvan gibi kalın kolları olan herifleri yenip şampiyon oldu.. rakiplerinden birisi motor yağı içen bi pislikti o adam resmen korkutmuştu beni çocukken.. bu film yüzünden bilek güreşi yapan herkes baş parmağıyla rakibin parmaklarını sıkmaya falan çalışıyordu.. bnm için fark etmiyordu ben zaten hep yeniliyordum..
200 kere daha izlesem sıkılmayacağım "tango ve cash". detaylara girsek çıkılmaz uzuyo yazı zaten.. gelmiş geçmiş en büyük çeneli adam bile var bu filmde.. teri hatcher da felaket seksidir "yazoo - don't go" eşliğinde.. mutlaka türkçe izlenmesi gereken filmler listesinde zirveye oynar bu da.. "oscar" ve "dur yoksa annem ateş edecek" gibi komedi denemeleri de olmuştur stallone un.. her filminde mizahi öğeler bulunur zaten uzak değildir komediye..
performansıyla sly ı gölgede bırakan, bir nevi joker anarşisi yaratan simon phoenix karakteriyle wesley snipes... ibrahim yattara gibi sarı saçlarla oynamıştı "cezalandırıcı" filminde.. midye kabuğuyla kıç nasıl silinir ulan diye düşünmüştük uzun uzun. hele seks konusu? lan öyle seks mi olur? 2984 yılında bile insanoğlu aynen şu anki gibi seks yapar ben söliyim.. eğlenceli filmdir ama bu "yargıç dredd" den iyidir en azından.. dredd içinde sinemaya gitmiştim hey gidi..
haa bak "hürkan" var unutmamak lazım.. bu filme de hastayım.. orospu çocuğu donald sutherland aslında haksız olduğu bi mevzudan ötürü gün sayan mahkum sly a çektirmediğini bırakmaz. ama iyiler mutlaka kazanır.. zenci gardiyanın eşsiz gülümsemesini ise filmi izleyen kimse unutamamıştır, finale damgayı vurur.. araba tamir edip böcek yarıştırdığı arkadaş grubunda da aynı şey vardır, ekrana hep bu yansır, her filmin ortak noktası. samimiyet..
daha sonra çektiği filmler olsa da bana göre "gün ışığı" filmi rambo 4-5 e rağmen "last action hero" olduğu filmdir.. kankası arnold a burdan selam çakmış olalım.. iğrenç bi siyasetçi olsa da sinema kimliğini bi kenarda tutup sevmeye devam ederim onu da.. sırf terminator 2 bile yeter ulan.. sly a dönersek "uzman" filminde ortalığı patlatmaya devam ederken sharon stone u en taş döneminde kütürdetmekten de eksik kalmamıştır..
yaa işte böyle sevgili okurlar.. yazmaya yazmaya zaten parlak olmayan kabiliyet iyice paslanmış bok gibi yazı oldu ama olsun. uykumda geldi.. bi kaç ay post yazmam gene zaten eheh.. en sevdiğim aktör için bişeyler karalamak istiyordum ne zamandır, yaptım sonunda.. her insan gibi stallone da bir gün ölecek ve şüphesiz o gün bana michael jackson ın ölümünden daha fazla üzüntü verecek.. mümkün olduğu kadar geç olmasını diliyor tez zamanda rambo 5 i bekliyorum senden, bir zamanlar aile bireyiymişcesine yakın gördüğüm, şimdi hala çocuksu hislerle sevdiğim adam..
26 Mayıs 2010 Çarşamba
Eskiden Buralar Hep Bambu Ormanıydı

lost bitti.. zaten normalde hayatın çok hızlı aktığından şikayetçi bünye bu tür vedalarla iyice mala bağlıyor.. ömrün tükendiğinin somut kanıtları her gün ayna tarafından surata çarpılıyorken yol arkadaşlarına tek tek veda etmek ve bunlara ciddi ciddi üzülmek çok kişiye malca gelse de fazlasıyla yakıcı bir his bence.. artık 3 yıllık(herkes gibi 6 yıllık değil!) arkadaşım lost yok.. eksildim.. artık ne zaman yırtma umuduyla sayısal alsam bayiiden "lan yoksa kendim oynayıp 4 8 15 16 23 42 mi yazsam eheh" diye tereddüte düşeceğim(oynamışlığım var, izleyip de yok diyene sadece saygı duyarım).. yaz aylarında metro çıkışı otomata yönelip buz gibi ice tea şeftaliye abandığımda yine lost gelecek aklıma.. herhangi bir yerde ada kelimesi duyunca kafam yana düşecek.. daima biryerlerden detaylar çıkacak ve eski yoldaşımı hatırlayacağım.. canım acıyacak..
sonra seneye bu zamanlar chuck bitecek.. dağılacağız.. hala buralarda olursak bannerı değiştireceğiz belki de o'nun yeni bir depresyon halinden resmiyle.. ertesi sene dexter'ı uğurlarız kimbilir.. arada red john'dan alırız intikamımızı.. ted'in hatunu görürüz.. barney bafi haritasını tamamlar.. spartacus anasını ağlatır roma'nın.. her şeyi tek tek tüketiriz.. asıl korkuysa eksilenlerin yerine ikame edilecek olanların yine türdeş şeylerden ibaret olacağı hissi.. kısır döngü gibi gözükse de değil aslında.. insan yaşlandıkça farkındalıkları da çığ gibi büyüyor.. bugün eksilenler belki lost'la, harry kewell'la, bir daha tekrarlanmayacak bir anıyla, bir geyik muhabbetiyle sınırlı.. ama yarın bunların yerlerini aynı kandan aynı candan olunan kişiler alacak.. neden!, nasıl!, hayır! diye çırpınırken sen, yalnız kaldığını anlaman çok da uzun sürmeyecek..
artık düzen eskisi gibi değil ki aileler ve ilişkiler topluluklar içinde gelişsin.. düzen seni yalnız kalmaya itiyor.. becerinle, şansınla, kaderin oyunuyla, yukarıdakinin çifte standartıyla yırttın yırttın.. yırtamadın, live together die alone..
2-3 gün önce dolapları falan düzenledim odadaki.. nuh zamanında yatağımın tepesine asılı olan posterleri gördüm itinayla katlanmış olarak.. zevkle oynanmış cm 99/00'i, 00/01'i, counter strike'ı.. elişi dersinde yapmış olduğum bir sürü ıvır zıvırı.. lisedeki hızlı zamanlardan kalmış, senelerdir sağa sola yapıştırılmayı bekleyen antifener stickerları.. vsvs.. üzen araç çok da.. her zaman aynaya gerek yok..
hatırla sevgili'nin efsane 15.bölümünün sonundaki deniz gezmiş görüntüsü donmadan ve ben dağılmadan önceki klibin başında görüntü donduğunda "zaman geçiyor, fakat henüz elimizden kaçıp gitmedi" yazısını görüyorduk.. o günlerde bir inancım, bir umudum vardı.. çok beğenmiştim o sözü.. artık hassiktir ordan diyorum.. dedirtenler utansın..
25 Mayıs 2010 Salı
Lost - Furya - Linç - Vefa - Rahat Olmak

(çok spoiler yok gibi.. var gibi olanlar da zaten bugüne dek sağdan soldan duyulmuştur elbet.. bence yok pek ama.. varsa da "let go"..!)
bitti.. karmakarışık duygular içerisindeyim.. kısa ömrümün son demlerinde bana eşlik edenbirkaç şeyden biri artık yol ayrımından sapmış durumda ve eksildim ben.. ellerim klavyede gezinecek şimdi ve neler diyeceğim nasıl bir plan oluşturacağım hiçbir fikrim yok.. içimden dökülecek işte bir sürü şey.. kısa mı sürer uzun mu onu da bilmiyorum.. durana kadar yazacağım..
2007 yazında başladım ben buna.. 2. sezon ortalarında veya sonunda başlayabilecek durumum varken her zamanki gibi üşenmiştim ve bölümler elimde olmasına karşın yatmıştı bir kenarda.. sonra güç bela 3. ve 4. sezon arasındaki yaz aylarında başladım ve hatırladığım kadarıyla 6-7 günde bitti 69 bölüm.. bir günde 15 bölümle kendi hayvanlık rekorumu kırdığımı nasıl unuturum..? şimdi kendime deliler gibi küfrediyorum haberdar olduğum ilk anda izlemeye başlamadığım için.. Lost'un ilk 3 sezonu, sonrasından farklıydı çünkü.. o zamanlar, bilimkurgu diyebileceğimiz kısım elbette ki önemini koruyordu ancak gerçek vurgu karakter analizleriydi ve şimdilerde pek çok kişi "ben bu diziye sırlar gizemler yüzünden bağlandım bi kere" diyerek dolansalar da etrafta, aslında karakterlere de bağlanmışlardı sıkı sıkı.. her karakterde ayrı ayrı tanık olduğumuz pişmanlık, ukde, suçluluk, temizlik, aşk, iyilik, fedakarlık, hırs, bencillik, kaybeden olmak gibi duyguları en derininden hissettik ve kimi zaman kızdık kimi zaman mest olduk.. o zamana kadar sayısız soruyla, göndermeyle, sırla yoluna devam etmiş olan Lost'un bir süre sonra doğal olarak bu unsurlara eğilmesi gerekiyordu ve bunun dinle mi, bilimle mi, tarihle mi ya da bambaşka birşeyle mi açıklanacağının belirsiz oluşu tonla müthiş teoriyi ortaya çıkarmıştı..
işte bu, diziyi anlama süreci gerçek büyüyü oluşturuyordu.. ilk 3 sezondaki kusursuzluğun kalan sezonlarda devam etmediğinin ben de farkındayım yoksa.. ama ne olursa olsun eş zamanlı takibe başladığım andan itibaren gerek sözlükte, gerek lostpediada, gerek bloglarda yaptığım tonla gezintiden aldığım zevki tarif etmem mümkün değil.. 100saate yakın izledik bu diziyi(ben 4.sezon sonrasında baştan almıştım bir de) fakat aldığı vakit belki de 1000 saat idi.. her hafta oluşan tonla soruyu anlamlandırmaya çalışmak, bir sahnede arka planda gözüken bir resmin, sayının,detayın farkına varıp "ananı..!" demek, altyazı çıkar çıkmaz izlemeye kasıp da derse geç kalmak, ders esnasında teorilere dalmak vs gibi bir dolu hazzı yaşama fırsatını tepmiş olanlar var bir de.. çevremde çok duydum, sözlükte de görüyorum hala.. yapmayın etmeyin dedim zamanında imkanım olanlara.. sıçmayın bu zevke.. şimdi yazın 110küsür bölümü bir haftada izler herkesle aynı konuma erişirim diye düşünenler var.. diyorum ki: kafasını..! matematikten fenden nefret eden biri olarak okumadığım fizik temelli teori kalmadı benim bu yaştan sonra.. bir kavrama kafam takıldıktan sonra onu saatlerce araştırdım.. eski mısırdan atlantise, hıristiyanlık tarihinden tut yahudiliğe, bilmemne heykelinden tut, bilmemne alfabesine kadar şimdi aklıma gelmeyen milyon tane detay için vakit harcadım ben.. şimdi büyük bölümünü unuttuğum(yeri gelince flashlanırız illa ki) bir sürü şey öğrendim hafta hafta.. rahatlıkla da uzatılabilecek bir dolu haz.. kaçtı tren geçmiş ola gençler..
ne diyoduk.. evet, dizi yarıdan sonra doğal olarak eğilmesi gereken noktalara odaklandı karakterlerden uzaklaşıp.. bilim, din veya her neyse onu temel alıp yarattıkları tüm soruları cevaplarına kavuşturacaklar diye umut ettik.. zaman kayması, kayıp uygarlık, araf, paralel evrenler vs bir sürü şey atıldı ortaya.. odak noktası bunlar olmaya başladıktan sonra da başlardaki heyecan azaldı.. en azından benim açımdan öyle oldu.. ama bu heyecanın azalması durumu demek değildi ki senaristler sıçtı..! hazzım azalmıştı evet.. ama hala oha çekmeye ve deli gibi merak etmeye devam ediyorduk biz.. 9 ay boyunca gün gün saydık yahu daha ne.. sonra tüm sorular cevaplanacak nidalarıyla son sezon geldi..
son, yani 6. sezonun ilk birkaç bölümünde hala elle tutulur birşey olmadığını gördüğüm anda beklentilerim de azalmıştı benim.. çünkü çizilen bu yeni yolda aynen devam edileceği ve o eksende bir final yapılacağı belli olmuştu.. evet ben de bekledim mantıklı açıklamarı onca zaman yalan yok.. ama şimdi dizi bitti ve insanlar bir anda efsane olmuş Lost'u itin götüne sokmaya başladılar.. 6 senemi yediler diyenler, Cuse ve Lindelof'u öldürmek isteyenler, ananızı bacınızı diyenler vsvs.. biz de biliyoruz bu dizinin başlardaki gibi gitmediğini.. 4.sezonla beraber bir kalite kaybı yaşandığı ortada.. son sezonda da soruların büyük kısmı cevaplanmadı.. ben de isterdim baha başka açıklamaları ve finali görmeyi.. ama olmadı işte ne yapalım.. beni bunca sene boyunca büyüleyen bu diziyi yaratanlar da aynı adamlardı, bu bitişi seçenler de.. aldığım haz belli, harcadığım zaman belli.. ben niye istediğim gibi olmadı diye tüm bunların üstünü çizip herşeyi karalayayım ki.. bizim topluma mı özel bu bilmiyorum ancak ben nefret ediyorum bu furyacı anlayıştan.. bir şekilde bir rüzgar oluşuyor ve insanlar sorgusuz sualsiz bunun peşinden gidiyorlar.. linç kültürü mü desek.. Lost bildiğin Lost işte.. Ben sormadım mı sanıyosun kendime "black smoke ne lan, dharma ne lan, hanso ne lan, sayılar ne lan, faraday'in deneyi ne lan" falan diye.. sordum.. cevapları alamadığımda da bi durup düşündüm ama.. yahu adamlar daha ilk bölümde black smoke'a vurgu yapıyo be.. bunu nasıl açıklamalılardı da sen tatmin olmalıydın bunu söyle bana..? evet cuse ve lindelof hepimizi yedi şöyle yapıcaz böyle yapıcaz açıkta birşey kalmayacak diyerekten.. e ama bu da ticaret sonuçta.. zekayı paraya dönüştürmek istiyosan seyirciyi yiyeceğin anlar da gelebilir.. yediler gayet de başarıyla.. ama bütünü parçalamak neden..? deli gibi zevk almadın mı aldın.. saatler boyu çişini tutmadın mı tuttun.. ee şimdi noldu..? 4. ve 5. sezonuyla, 100 üzerinden 100 olan Lost 90'a falan inmişti işte.. o çizgide de devam etti her şey ve son çizgisine oranla gayet de güzel bir finalle bitti.. elektromanyetizma, heykel, tapınak, dharma initiative, sayılar vs tonla şey havada kaldı ama belki de doğrusu buydu işte.. bilemeyiz ki.. her şeyi tek tek açıklamaya kalksalar bence çok eğreti olacaktı.. ha bari ada neydi tıpa neydi yalancı anne kimdi falan onlar açıklansaydı diyenleri bi nebze anlarım ama olmadı işte olmadı..! yoruma açık kalmasını tercih etti senaristler.. sözlükte ab-ı hayat açıklaması vardı bakın okuyun, çok da güzel açıklanmış.. ha bir de yani, daha pilot bölümde 40 küsür kişi hayatta kalıyor bu kazada.. neyin mantıklı açıklaması daha..? tek üzüntüm ilk 3 sezonda duyduğum heyecanı, eş zamanlı takip ettiğim son 3 sezonda yakalayamamış olmamdı.. sağlık olsun..
Ben 6. sezon ortalarına doğru saldım kendimi.. olası sonu kabullendikten sonra daha rahat bir kafayla izledim ve sağda solda cevap cevap diye çıldıranları düşündüğümde doğru olanı yaptığımı düşünüyorum.. bölüm sonrası "Lost'u izledin mi, nasıldı?" diye soran arkadaşa "Lost işte, kötü denemez ki, izliyoruz ve zevk alıyoruz" demeye başlamıştım diyeyim..
Lost benim için, biterken sağ gözümden dökülen bir gözyaşıydı.. son zamanlarda karakterlerden iyice uzaklaşmamızdan sonra yine onlara sımsıkı sarılmamız, kavuşmamızdı.. Jack Shephard'ı baba gibi, abi gibi, dayı gibi, kahraman gibi, bizden biri gibi sevmekti.. sürüyle karakterin sürüyle özelliğinde kendimizi bulmaktı.. herhangi bir düşüşte anında tekmelemeye başlayan gözüdönmüş paranoyaklara karşı vefayı hatırlatmaktı..
tekrarlıyorum.. bu diziyi bu kadar kolay yerin dibine sokan herkesten nefret ediyorum.. eleştiri elbet olacaktır, olmalıdır da.. ortada bir düşüş var nihayetinde.. ama bir de sınır var, olması gereken.. ölüsoyuculuğu, kadir kıymet bilmezliği, bencilliği, doyumsuzluğu falan gördükçe midem bulanıyor artık.. süreçte neler yaşanırsa yaşansın, nasıl sonuca bağlanırsa bağlansın, bir efsanedir Lost.. the end'le değil de oraya nasıl getirdiğiyle, 98491 ülkeden 529485920954 insanı nasıl etkilediğiyle efsanedir.. artık bitmiştir.. en sonunu bir kere daha izlediğimde aynı gözyaşını aynı yerden dökendir..
karmançorman, azıcık sinirli, çokça minnettar, bir garip post oldu bu da.. e fazla spoilera batmaya gerek de yoktu.. black smoke'u falan da bilmeyen yok artık, mesele değil onlar.. aklıma birşey geldikçe, bir resme mest oldukça, şarkıyı anımsadıkça falan elbet not düşeriz buraya.. tüketilmesi imkansız zaten.. ilk bölüm sonrası tonla teori yazıldı.. süreçte tonla teori yazıldı.. dizi bitti hala tonla teori yazılıyor.. işte Lost da bu zaten..
see you in another life brother.. demezsem çatlardım..!
24 Mayıs 2010 Pazartesi
10 Things I Hate About You

Vakti zamanında Joker'in telkinleriyle haber olduğum ve klasik, ömür çürüten üşengeçliğim yüzünden izlemeyi durmadan ertelediğim bir filmdi bu.. Çok yoğun! hayatımdan 2 saatcik ayırabildim sonunda..
Filmin konusuna falan girmeyeceğim hiç ve övgülerimin anlaşılabilmesi içinse öncelikle (500) Days of Summer hassasiyetimiz hakkında fikir sahibi olunması gerektiğini belirteyim.. 10 Things I Hate About You da (500) Days of Summer gibi, bildik ölçütlerle değerlendiremeyeceğim filmler konumundadır artık benim için.. Benim kalbime bu kısacık süre içerisinde defalarca dokunuyor, karakterlerle bütünleştiriyor, kendi hayatımla örtüştürüyorsa "özeldir" bu film.. Etiket olarak gençlik filmi görünümünde olsa da gayet derin, felsefik, kalpten bir anlatıma sahip.. Harika soundtrackiyle, hafif ve naif kurgusuyla, vurdu kırdı vaadetmeyen tertemiz duygular üzerine kurulu yapısıyla vsvs benim! filmim oldu işte fazla kasmaya gerek yok.. Bahsettiğim posta göz gezdirenler anlar zaten demek istediklerimi..
Filmin yıldızı kesinlikle Julia Stiles'dı.. Zaten en zor rol de onunkiydi ve altından kalkmış başarıyla.. Joseph Gordon-Levitt burada da harika bir karaktere can vermiş ve o mimikler ve duyguları aynı (500) Days of Summer'daki gibiydi.. Çok çok çok iyi.. İşte o bakışlar..!


Heath Ledger.. O'nu bu yaşta dünyadan alan hayatın, tanrının, evrenin, kaderin, şansın ta anasını sikeyim.. (aa küfretti.. kaka şey..)

Dediğim gibi, bu gibi filmler bende özeldir.. Rezalet diyen de olsa, overrated diyen de olsa, ay çok klişe ıyk diyen de olsa, 10'dur.. Budur..
22 Mayıs 2010 Cumartesi
Scoop

Woody Allen'ın Londra seferinden bir film Scoop.. Kadroda ilgi çekici, cezbedici isimler barındırmasıysa kendisinin diğer filmlerinden aşina olduğumuz bir durum..
İllüzyonist Sid Waterman'ın(Woody Allen), bir gösterisi sırasında genç gazeteci Sondra Pransky'yi(Scarlett Johansson) "yok etme" vaadiyle kapattığı telefon kulübesi şeklinde bir dört duvar arasında yeni ölmüş gazeteci Joe Strombel'in(Ian McShane) ruhunun belirip Sondra'ya ülkeyi kasıp kavuran gizemli Tarot Card Killer'ın genç işadamı Peter Lyman(Hugh Jackman) olduğu bilgisini(scoop) vermesi sonrasında Sondra'nın Peter'la yakınlaşması ve kafasındaki şüphelerle boğuşmasıyla olaylar gelişiyor..(cümleye gel)
Filmin çok kısa bir süresi olsa da Woody Allen filmlerinin klasik özelliği diyebileceğimiz yoğun ve detaylı diyaloglar ciddi derecede yorabiliyor.. Az sürede çokça dokundurma yapma çabasını sevdiğimi söyleyemeyeceğim, konudan sapmalar yaratabiliyor çünkü.. Bunun yanında, rolündeki bildik depresyon tavırları bu film için cuk oturmuş.. Sihirbaz karakteriyle fazlasıyla örtüşen bir yapısı vardı.. Everyone Says I Love You'da çektiğim eziyetin yakınından bile geçmemiş olmamdan dolayı mutluyum..
Konu çok şey vaadetmese de akıcı anlatımı da düşünürsem tatmin edici olduğunu söyleyebilirim.. Doğa manzaraları enfes.. Scarlett Johansson gözlüğe, iğrenç kıyafet seçimlerine, karakterin mallığına rağmen tahri(k) gücü yüksek bomba gibi yine.. Hugh Jackman da aussie işte daha ne olsun.. Fena olmayan eh bir seyirlik Scoop..
6
20 Mayıs 2010 Perşembe
The Pacific

Band of Brothers efsanesinden sonra müthiş bir heyecanla beklediğim bir diğer 2. Dünya Savaşı hikayesiydi The Pacific.. Yine Tom Hanks ve Steven Spielberg yapımcılığı referansı, rekor bütçe, dev prodüksiyon vs derken gaza gelinmemesi imkansızdı elbette..

Cnbc-e'de izlediğim kamera arkası bölümünde yapımcılar bu dizinin, Pasifik cephesinde savaşmış gazilerin "2. Dünya Savaşı Avrupa'yla sınırlı değildi, en kanlı çarpışmaların yaşandığı Pasifik cephesini ve bizleri de unutmayın" babındaki mektupları ışığında bir nevi vefa borcu olarak oluşturulduğundan bahsetmişlerdi.. Düz mantıkla hareket edersek, tamamen sıfır bir zihinden yaratılmış, çok daha uzun süre düşünülmüş, plan yapılmış bir projenin, istek üzerine hayata geçirilmiş bir projeden daha oturaklı olacağı tezini ortaya çıkarmam yanlış olmaz sanıyorum..

The Pacific ilk 3 bölüm itibarıyla ben dahil çok kişiyi hayal kırıklığına uğratmıştı.. Bu durumda da baş etken dizinin kötü olması değil, zihinlerde sürekli Band of Brothers'la karşılaştırılıyor oluşuydu.. 3-4 yıllık hazırlık aşamasından sonra sunulan bir yapımdan yukarıda bahsettiğim referansları da eklersek ne denli yüksek seviyelerde şeyler bekleneceği malum.. İşte bu ilk 3 bölüm bu aşırı beklentiler yüzünden tatmin edici gelmedi insanlara.. Kilit nokta da bu eşikten sonrasını oluşturuyor zaten: Bu bölümlerin ardından beklentiyi düşürmek, ve maksiumum tatmini sağlamaya çalışmak.. Ben şahsen bu 3 bölümden sonra izlediğim yapımın Band of Brothers'la ölçüşemeyeceğini kabul ettikten sonra vitesi boşa aldım ve olan oldu diyip sıfır kafayla izledim geri kalanını.. Ssadece bu taktiğin bana sağlamış olduğu yararın üstüne de dizinin 4. bölümle beraber çok daha iyi bir çizgiye gelmiş olması ayrı bir güzellik oldu benim açımdan..

Birçok kez Band of Brothers dedim ama yapacak bir şey yok.. Karşılaştırmalarla daha sağlıklı oluyor açıklamak.. 4. bölümle birlikte bu tür bir yapımda aradığım birincil özellik olan ağır dramı hissettim ben nihayet.. Bu açıdan doyuma ulaşmaya başladıktan sonra Eugene Sledge'in hikayesine odaklanılmasıyla beraber aksiyonun ve cephedeki acımasızlıkların resmedilişinin dozu da bir anda arttı ve çok kaliteli bir son 5-6 bölüm izlemiş olduk.. Bunu da üstüne basa basa söylüyorum ki etrafta ilk 2-3 bölümü izleyip de dizi bırakan çok kişi olduğunu gördüm ve bunun bir hata olduğunu bu kişilerin kaçına duyurabilirsek o kadar kardır.. Dizide sürekli bir merak duygusu veya karakterlere bağlanma gibi bir durum olmadığından sözkonusu dram odaklı sahneler biraz birbirinden bağımsız olarak gerçekleşiyor.. "Eh, iyiydi işte" diye nitelendirebileceğimiz bir bölümün içinde inanılmaz sarsıcı, uzun süre akıllardan silinmeyecek bir sahne görebiliyoruz mesela.. Sırf bunlar için bile izlenmeye değer The Pacific..

Band of Brothers gibi The Pacific'te de eğreti milliyetçiliğin olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.. Band of Brothers'ta değinilmeyen atom bombası olayına burada değiniliyor mesela laf arasında olsa da.. 3. bölümde kamuoyunu meşgul eden Türkler'in İzmir'i yakıp yıkması gibi olaylar ve Kathryn Bigelow kişisinin iğrenç Oscar konuşmasını akıllara getiren kimi replikler tabii ki mevcut ama, Band of Brothers postunda da dediğim gibi paranoya yapılmazsa fazla rahatsız etmez bu detaylar.. Bunlardan çok ölüme 5 kala dillerden döktükleri allah, kitap, isa vs geyiklerinden rahatsız olduğumu da söylemem gerek(görünce anlarsınız).. Japonlar hakkında da, onların cesaretini, onurunu, vatanlarına bağlılıklarını ortaya koyan birçok replik ve tanım mevcut ki bunlar hiç olmasa kim ne diyebilirdi ki..? Zaten savaşın insan psikolojisi üzerindeki etkilerinin gerçek başrol olduğu bir dizide olması gereken hareketler bunlar..

Diziden bana kalan, hafızama kazınan en önemli şeyse üstteki, tanımış olduğum en psikopat karakterlerden biri olan "Snafu"dur.. Ufacık boyuna, çelimsizliğine, üflesen uçacak boyutuna rağmen daha ekranda ilk göründüğü andan itibaren deli gibi geren ve ilerleyen vakitlerde bir yandan da kendisine sempati de duymamı sağlayan bir garip adam.. Başroller Joseph Mazzello, Jon Seda ve James Badge Dale'in harika oynadığı bariz olsa da ciddi ciddi "yardıran" tek adam Snafu'dur, görülmelidir..

The Pacific asla bir Band of Brothers değildir.. Ancak şu da bilinmelidir ki Band of Brothers diye bir dizi hiç çekilmemiş olsaydı, bugün efsane konumundaki dizi The Pacific olacaktı.. Rahat olunursa çok beğenilir.. Olunmazsa, üzgünüm.. Band of Brothers 10/10 ise, The Pacific 7/10'dur diyelim somut veri olsun..
19 Mayıs 2010 Çarşamba
Band of Brothers

ABD'de 2001 yılında yayınlanmış, bizimse kısa süre sonra TRT ekranlarında izleme imkanı bulduğumuz bir mini diziydi Band of Brothers.. O zamanlarki çok kısıtlı internet bağlantılarının şimdilerdeki download çaresinin önüne geçiyor olmasından dolayı eldeki tek imkan televizyonlardı haliyle.. Birçok yabancı filmi kulağa çok tanıdık gelen dublaj sanatçılarının sesinden izleme devrinin benimle beraber birçok kişi açısından bitmeye yaklaştığı dönemlerin son hatırasıdır belki de türkçe yayın adıyla "Kardeşler Takımı"..

Saving Private Ryan sonrası gelişi ve Steven Spielberg-Tom Hanks imzalarının büyük referanslar olduğunu söylemek gerek en başta.. Ben bu diziyle tanıştığımda bilmiyordum tabii bunları.. Gecenin bir yarısı zap yaparken denk gelmiştim ilk bölümüne ve daha o anda büyüsüne kapılmıştım.. TRT'nin o dönemdeki yayın politikası zaten çok iyiydi ve bu dizinin tekrarlarına da çok kez rastlanabiliyordu.. Dizi öylesine muhteşemdi ki ertesi gün okulda her bölüm sonrası uzun uzun muhabbetler dönerdi kafa adamlarla.. Dizi bitti.. İlerleyen yıllarda tekrarları defalarca verildi ve her seferinde de ilk günkü heyecanla izledim.. Tv, sinema, dizi vs konularının açıldığı ortamlarda da daima akla ilk gelen yapımlardan birisi olmuştur benim adıma ve kafalara vura vura tavsiye etmeyi de alışkanlık haline getirmişimdir..

9 yıl sonra gelen The Pacific'i henüz bitirmişken ve hakkında birşeyler karalamak isterken içimde bir boşluk oluştuğunu ve önce Band of Brothers efsanesinden bahsetmem gerektiğini hissettim.. Dizi, etiketi savaş olsa da, izleyenler üzerinde bıraktığı gerçek etkiyi, harikulade yansıttığı insani yönle sağlıyor.. Saving Private Ryan'da da zaman zaman görebileceğimiz asker psikolojileri burada en derin ve sarsıcı tarafıyla karşımızda.. SVP'ın muhteşem bir film olduğu aşikar olsa da belli sahneler haricinde -mesela Upham(Lost'un Daniel Faraday'i) odaklı sahneler- bahsettiğim etki maksimum düzeyde değil.. BOB'da ise, dizinin genelinde her daim karşımıza çıkan karakterlere her bölümde sırayla odaklanılıyor ve hepsinin değişik hikayeleri çok güzel bir sadelikle ve derinlikle anlatılıyor.. Cephe gerisinde bıraktıkları hayatlarından yansıyanlar, cephede yaşadıkları travmalar ve kişilik değişimleri bugüne dek hiçbir türdeş yapımda göremediğim kadar muhteşemdir.. Adamı allak bullak eden sayısız sahnesini bir kenara bırakarak söylüyorum ki son bölümlerin birindeki, yahudi esir kampı sahnesi hayatımda izlediğim en sarsıcı, dehşet verici, dağıtıcı sahnelerden biridir, görülmesi gerekir.. (Not: En sonda da benzer etkileyicilikte, hiç aklımdan çıkmayan, tanık olduğum en saf ve naif aşk hikayelerinden birisinden bir kesit vardır)

Duygu yönünden en üst düzeyde tatmini sağlamasının yanısıra savaş sahneleri ve gerçeklikte de asla eksik değildir BOB.. Ses ve görüntü efektleri, olağanüstü makyajlarla ve dönem Avrupa'sının "hayalet" görüntüsüyle birleşince efsane mertebesini sonuna kadar hakeden bir görsel şölen ortaya çıkmış oluyor.. Bu noktada seyir zevkini inanılmaz artıran TRT dublajını da es geçmemek gerekiyor.. The Pianist'i TRT'de izlemeyen bir insan yoktur sanırım..? O dublajın muhteşemliğini düşünün, işte BOB'da da aynı muhteşemlik mevcut.. Ha bu saatten sonra ulaşılması zordur muhtemelen o dublaja.. Zaten türkçe dublajdan nefret eden birisi olarak orijinal dili baştan tercih ve tavsiye ederim fakat, önceden izleyenler de trt dublajını ele geçirdikleri anda tekrar bir izlemeliler bence..

Dizide abd propagandası varsa da kesinlikle kör göze parmak değil.. Zaten bu tür yapımlarda çok çok bariz mesajlar falan yoksa ve fazla eğreti durmuyorsa kafaya takılmaması taraftarıyım.. Paranoyaya gerek yok.. Bunun yanında birçok yerden tanıdık gelecek çok yetenekli oyuncuların süper performanslarıyla daha da bir güzelleşiyor BOB.. Özellikle efsane karakter Richard Winters'ı oynayan Damian Lewis eminim ki ölene dek unutulmayacaktır izleyenler tarafından..

Böylesi, sıfatların tarifte yetersiz kalacağı bir yapımı bağıra çağıra, haykıraraktan herkese tavsiye ediyorum.. 1 gün dahi ertelenmesi kayıptır diyorum.. Yapmayın diyorum, etmeyin diyorum.. Easy Company diyorum..!
Türk Kızı
şu 4-5 ayda tona şey yazdık buraya.. hayat etiketiyle yazıya dökülenler en yalın haliyle "biz"i anlatıyordu.. bunlar çoğu zaman sadece bizim eserimiz olsa da bizi tam anlamıyla yansıtan birçok şarkı, söz, sahne, yorum vs yi de paylaştık, ilham aldık.. içimize sinen, "budur..!" dediğimiz her türlü materyali de kendi yorumumuzu katarak sunmaya devam edeceğiz.. Joker'in gecenin köründe sarkıttığı ekşisözlük'teki şu müthiş entry objektif olan herkesi mest edecek "budur..!" dedirtecek, ikiyüzlülüğü yaşamının baş ilkesi olarak belirlemiş olanlarıysa sinirlendirecek, sövdürecek.. entry sahibi mindtraveler'a saygılarımızı iletelim.. emeğine sağlık diyelim.. buyrun;
türk kızı
türk kızı
Midesizler #4

Malin Akerman & Roberto Zincone
İsveç meleği bu adamla evli.. iyi..

Lynn Collins & Steven Strait
True Blood'ın azgın boğası bu 86'lık genci kafeslemiş.. hoş..

Melinda Clarke & Ernie Mirich
en bi muhteşem milflerden olan namıdiğer Sasha Banacheck'e hep genç ve arzulu birini yakıştırıyordum halbuki..! maalesef..

Maribel Verdu & Pedro Larrañaga
Y tu mamá también'in müthiş hatunu da elbette ki süper yakışıklı bir adamla! devam..

Jordana Brewster & Andrew Form
Latino kanı ve ten rengi bile tek başına, çıldırtmak için yeterli olan "5 yıl 4 ay" Jill adisi de kıla verenlerden.. tebrik..

Connie Nielsen & Lars Ulrich..
milflerden devam ediyoruz.. napıyım feciler.. elemana da al o bagetlerini diyorum ve susuyorum..

Ali Larter & Hayes MacArthur
abv.. (allah belanı versin..!)

Christina Ricci & Curtis Buchanan
üstteki öküz poz gibi aynı.. hıı..
Midesizler #1
Midesizler #2
Midesizler #3
bok atıyorum, zevk alıyorum, arkası gelecek..! ohhh..!
17 Mayıs 2010 Pazartesi
15 Mayıs 2010 Cumartesi
10 Mayıs 2010 Pazartesi
Iron Man 2

Beğenilen filmin devamında da aynı hazzı bulmak her daim zordur bilindiği üzere.. İlk filmin sağlam kadrosunun üstüne bir de Scarlett Johansson, Don Cheadle, Sam Rockwell, Mickey Rourke, Samuel L. Jackson gibi isimler eklenince beğenmeye deli gibi hazır, aç bir bünyeyle izlendi tabii ki Iron Man 2..
Iron Man serisinde aksiyonun tek kurtarıcı öğe olarak kullanılmaması çoğu kişiye göre eksiklik ama ben böyle düşünmüyorum.. Konuya daha fazla vaktin ayrılıp özenle işlenmesi ve yavan kalmaması çok daha önemli.. Aksiyon da bunlardan sonra tatlı niyetine kullanıldığı vakit daha çok hoşuma gidiyor benim.. Iron Man 2 salt aksiyon meraklılarını kesinlikle tatmin etmeyecektir.. Ancak benim gibi, önemin aslan payını filmin kalanına verecek olanlar da ilk filmdeki tatmini yakalayamayacaklar.. Bir devam filmi için elbette ki eğreti durduğunu söylememem senaryonun.. Ama ilk filmdeki derinliğe de pek yaklaşmadığı bir gerçek..
Bahsettiğim eksikliğin yanında tahmin edileceği gibi müthiş bir Robert Downey Jr. performansı mevcut.. Scarlett insan değil..! Mickey Rourke ve Sam Rockwell kötü adam kontenjanını başarıyla doldurmuşlar.. Müzikler de çok iyi yine.. "Az" ama öz aksiyon da salonun kalitesiyle birleştiği zaman tarifsiz bir zevk sağlıyor.. Bu tür filmlerde en kral yere gidilmeli zaten..
İlk film 8.5'tan 8 idi, bu da 7.5'tan 8 olsun o zaman..
7 Mayıs 2010 Cuma
Iron Man

Zamanında izlenememiş filmler listesini 1 eksilttik serinin bugün vizyona giren ikinci filmini sinemada seyretme arzusundan ötürü.. Robert Downey Jr'ın sadece 5-6 filmini izlemiş olmama rağmen ceketini koysa izlenecek adamlar kategorisine kafadan girdiğini söylemem saçma olmaz..
Iron Man'in çizgi romanını okuyanlar filmin çok başarılı bir uyarlama olduğunu söylüyorlar.. Özellikle son 10 yıldaki çizgi roman uyarlamalarının izleyenlerde bazı istisnalar hariç nasıl hayal kırıklığı yarattığını düşünürsek bu tespitin de sağlam bir referans olduğunu söyleyebiliriz sanıyorum.. Bu tür filmlerde benim açımdan en büyük eksiklik olan alt metin yetersizliğine bu filmde rastlanılmaması en olumlu yönü.. ABD yalakalığı yok, birçok ortadoğu gerçeğine çok cesur olmasa da vurgu yapılıyor, savaştan nemalananlar konusuna temelden değiniyor vs, bunlar çok önemli.. Sonra, Tony Stark kusursuz bir karakter değil.. Bir sürü yanlışı var ve bunları farketme süreci ve değişimi kısa sürede çok iyi anlatılmış.. Bu değişimden sonra bile engel olamadığı baskın egosu o'nu büyülü kılan harika bir özellik.. Kahraman diye adlandırılan kişinin süper mütevazı bir adam olmaması gerektiğini savunurum hep.. Bruce Wayne sivil hayatında nasıl havalı ve cool bir adam görünümündeyse Tony Stark da gerektiğinde ayar veren, kimseyi sallamayan, ben! diyen bir yapıya bürünüyor.. E bu da zaten Robert Downey Jr'ın kaçık halleriyle birleşince de süper bir karakter çıkıyor karşımıza..
Bunun bir giriş filmi olduğunu düşünürsek kısa süreye çokça detayın gayet güzel sıkıştırıldığını söyleyebiliriz rahatlıkla.. Teknik açıdan kusuru zaten yok.. Downey çok feci yardırıyor.. Jeff Bridges, Gwyneth Paltrow, Terrence Howard gibi isimler de başarıyla eşlik ediyor.. Seyir zevki ve soundtrack de müthiş..
8.5'tan 9 diyecektim ama sonradan bu filmin The Incredible Hulk'tan iyi, Batman Begins'ten kötü olduğu gibi bir karşılaştırma beynimde türedi ve VendettA'nın notu daha mantıklı geldi..
8
Robert Downey Jr'ın şu filmdeki triplerine bayılanlar bir de Sherlock Holmes'ü izlesinler; sonrası orgazm..
6 Mayıs 2010 Perşembe
Uyan Yeğen.. Allah Sana Catenaccio Yapıyor..
yukarıdaki vatandaşın adaletsizliğinden bırakın söz ediyor olmayı, kendilerine dahi itiraf etmekten korkuyor insanlar.. toplumda yerleşmiş bazı şeyler ne yazık ki değişmiyor.. en aykırı, en sert, ateist çizgiye en yakın olanlar bile beyinlerindekilere zıt söylemlerde bulunuyorlar.. adaletsizlik kelimesi geçtiğinde ya bunu sadece türkiye'nin malum adalet sistemine indirgiyorlar, ya da işin içine şans, azim, inanmak başarmanın yarısıdır tarzı zırvaları katıyorlar..
bu dünyadaki eşitsizliğin farkında olmak niye bu kadar zor..? bizim insanımız çocukluğundan beri en elit sayılabilecek ortamda bile sorunları görmezden gelmeleri telkinleriyle yetiştiriliyor.. etraflarında ne zaman bir kaos veya gerginlik ortamı olsa hiçbir demeden oradan uzaklaşmaları tembih ediliyor.. topunu mu patlattılar..? dön götünü git.. cipsini mi çaldılar, boşver.. bu çocuklar büyüyüp de sınıflarında konuşanları tahtaya yazma görevini aldıklarında başıma iş açmıyım diyerekten sadece bilindik 2-3 yaramazı yazarlar ve kazasız belasız tamamlarlar görevlerini.. ne şiş yansın ne kebap..
yaş ilerledikçe, kafa bazı şeylere basmaya başlayınca görülür ki çevrede ne kadar büyük kabul edilebilecek insan varsa hepsinin ağzından "allah işini rast getirsin, e kısmet artık, neyse nasibimiz o olsun" gibi laflar dökülür.. kemalistinden dincisine, entelinden kırosuna kadar.. birşeyin gerçekleşip gerçekleşmemesini sağlayacak etkenler şansla kaderle allah kitapla açıklanır.. sorgulama denen şeyden hortlak görülmüşçesine kaçılır ve gelişimini bu tür yozlaşmışlıklar içerisinde tamamlar birey..
ufaklıktan itibaren cinsiyet farketmeksizin en yakışıklı sensin, en güzel sensin gibi riyakar övgülerle gaza getirilen taze yetişkinin acı gerçeği anlaması çok sürmeyecektir.. allah insanlığın büyük bölümünü çirkin yaratırken arada adriana lima, kıvanç tatlıtuğ, tuba büyüküstün, ian somerhalder, yvonne strahovski gibileri de yaratmıştır.. çirkin yarattığı tonla kişiye de öyle yetenekler ve fırsatlar sunmuştur ki bugün o tonla tipsiz trilyonların içinde yüzmektedir.. cebinde parası olmasa kimse tarafından umursanmayacak kişiler mevkileri ve popülerlikleri sayesinde deli gibi arzulanmakta, saygı görmektedirler..
adları engin, babaları da zengin olanlar daha doğdukları anda hayata herkesten kat kat önde başlayacakken diğer tarafta kolu bacağı sakat olanlar, otistikler, doğar doğmaz annesini kaybedenler vs ciddi bir kesimi oluşturmaktadır.. daha anne karnındayken hayatı kurtulmuş olanlarla afrika'da açlıktan ölen çocuklar peki..? kendisi prensesler gibi yaşarken, 16-17 yaşında 3-4 dil öğrenmişlerken, kıçlarını banknotlarla siliyorlarken erkeklerle konuştuğu gerekçesiyle dedesi ve babası tarafından diri diri toprağa gömülerek öldürülen medine'den ne haber..? bokunda boncukla doğup askerliğini torpille tehlikesiz yerde yapanların, veya okuma fırsat bulup kısa dönemle bedelliyle falan yırtanların yanında fakir doğarak komando olup 20 yaşında ölenler..? hee devlet adi, tsk şerefsiz değil mi tarafçılar..? sadece böyle açıklayın..
milyon tane örnekle çoğaltılabilecek adaletsizliği -bence orospu çocukluğu- görmekten, dile getirmekten, haykırmaktan korkmayın.. sokakta şarkı söyleyip yardım bekleyen körlere sadece bakmayın, görün de.. düşünün.. empati kurun.. tekerlekli sandalyesiyle, amcık şoför yüzünden kaldırımın 1 metre ötesinde durmuş metrobüse binmeye çalışan kişiye bir bakın.. sıfır yetenek süper tiple en kral işe girip de yırtmış olana bakın.. sıfır zeka sıfır tiple en kral sporcu olmuş adama bu yeteneği bahşetmiş olana sövmekten çekinmeyin.. sorgulayın, sinmeyin, isyan edin, üstüne gidin, ikiyüzlü olmayın, küfredin..!
allahın, bazılarına torpil geçerken bazılarına -sana yeğen sana!- en sertinden catenaccio yaptığını kabul edin..!
"ben inanıorm, ona sığınıorm kimse de karışamaz hıhh, o ne derse doğrudur bikere" tarzı yorum yapanlara ağır linç var..
bu dünyadaki eşitsizliğin farkında olmak niye bu kadar zor..? bizim insanımız çocukluğundan beri en elit sayılabilecek ortamda bile sorunları görmezden gelmeleri telkinleriyle yetiştiriliyor.. etraflarında ne zaman bir kaos veya gerginlik ortamı olsa hiçbir demeden oradan uzaklaşmaları tembih ediliyor.. topunu mu patlattılar..? dön götünü git.. cipsini mi çaldılar, boşver.. bu çocuklar büyüyüp de sınıflarında konuşanları tahtaya yazma görevini aldıklarında başıma iş açmıyım diyerekten sadece bilindik 2-3 yaramazı yazarlar ve kazasız belasız tamamlarlar görevlerini.. ne şiş yansın ne kebap..
yaş ilerledikçe, kafa bazı şeylere basmaya başlayınca görülür ki çevrede ne kadar büyük kabul edilebilecek insan varsa hepsinin ağzından "allah işini rast getirsin, e kısmet artık, neyse nasibimiz o olsun" gibi laflar dökülür.. kemalistinden dincisine, entelinden kırosuna kadar.. birşeyin gerçekleşip gerçekleşmemesini sağlayacak etkenler şansla kaderle allah kitapla açıklanır.. sorgulama denen şeyden hortlak görülmüşçesine kaçılır ve gelişimini bu tür yozlaşmışlıklar içerisinde tamamlar birey..
ufaklıktan itibaren cinsiyet farketmeksizin en yakışıklı sensin, en güzel sensin gibi riyakar övgülerle gaza getirilen taze yetişkinin acı gerçeği anlaması çok sürmeyecektir.. allah insanlığın büyük bölümünü çirkin yaratırken arada adriana lima, kıvanç tatlıtuğ, tuba büyüküstün, ian somerhalder, yvonne strahovski gibileri de yaratmıştır.. çirkin yarattığı tonla kişiye de öyle yetenekler ve fırsatlar sunmuştur ki bugün o tonla tipsiz trilyonların içinde yüzmektedir.. cebinde parası olmasa kimse tarafından umursanmayacak kişiler mevkileri ve popülerlikleri sayesinde deli gibi arzulanmakta, saygı görmektedirler..
adları engin, babaları da zengin olanlar daha doğdukları anda hayata herkesten kat kat önde başlayacakken diğer tarafta kolu bacağı sakat olanlar, otistikler, doğar doğmaz annesini kaybedenler vs ciddi bir kesimi oluşturmaktadır.. daha anne karnındayken hayatı kurtulmuş olanlarla afrika'da açlıktan ölen çocuklar peki..? kendisi prensesler gibi yaşarken, 16-17 yaşında 3-4 dil öğrenmişlerken, kıçlarını banknotlarla siliyorlarken erkeklerle konuştuğu gerekçesiyle dedesi ve babası tarafından diri diri toprağa gömülerek öldürülen medine'den ne haber..? bokunda boncukla doğup askerliğini torpille tehlikesiz yerde yapanların, veya okuma fırsat bulup kısa dönemle bedelliyle falan yırtanların yanında fakir doğarak komando olup 20 yaşında ölenler..? hee devlet adi, tsk şerefsiz değil mi tarafçılar..? sadece böyle açıklayın..
milyon tane örnekle çoğaltılabilecek adaletsizliği -bence orospu çocukluğu- görmekten, dile getirmekten, haykırmaktan korkmayın.. sokakta şarkı söyleyip yardım bekleyen körlere sadece bakmayın, görün de.. düşünün.. empati kurun.. tekerlekli sandalyesiyle, amcık şoför yüzünden kaldırımın 1 metre ötesinde durmuş metrobüse binmeye çalışan kişiye bir bakın.. sıfır yetenek süper tiple en kral işe girip de yırtmış olana bakın.. sıfır zeka sıfır tiple en kral sporcu olmuş adama bu yeteneği bahşetmiş olana sövmekten çekinmeyin.. sorgulayın, sinmeyin, isyan edin, üstüne gidin, ikiyüzlü olmayın, küfredin..!
allahın, bazılarına torpil geçerken bazılarına -sana yeğen sana!- en sertinden catenaccio yaptığını kabul edin..!
"ben inanıorm, ona sığınıorm kimse de karışamaz hıhh, o ne derse doğrudur bikere" tarzı yorum yapanlara ağır linç var..
3 Mayıs 2010 Pazartesi
Remember Me

Lost'un en güzel kadını "verzz maa beybeee..!?" Claire'e hayat veren Emilie de Ravin ve bizim hayvanlık dinine mensup kardeşimiz Robert Pattinson'ın başrollerini paylaştığı bir dramımsı Remember Me..
Twilight serisini izlememiş biri olarak hem bu yamuk arkadaşın oyunculuğunu merak ediyor olmam, hem Emilie de Ravin büyüsü, hem de filmi izleyenlerin geçer not vermesi bu film için paraya kıymama sebebiyet verdi.. Tek kötü yorum dahi okumadan girmiş olmamla birlikte beklentim de yükselmişti epey.. Bana kalansa vasat geçti diyebileceğim bir "iki saat" idi..
Konu basit olmasına karşın epey dağınık diyebilirim.. Başından sonuna çok eğreti duran birçok detay var.. Hiçbir noktada tatmin olamadım.. Senaryodan çok genç oyuncuların popülaritesine ve tecrübeli oyuncuların isimlerine güvenilmiş gibi.. Ajitasyondan uzak durmuş sarsıcı finaliyse filmin elle tutulur tek yanı..
Pattinson hayvanı kötü değildi olanca uyuzluğuna karşın.. E bunda da rolünün de pasaklı, serseri, apaçi, pislik bir tarafının olmasının etkisini de yadsıyamayız tabii ki.. allah Emilie de Ravin'in önünde secdeye gelsin.. Lena Olin ve Pierce Brosnan ise isimlerinden öteye geçememiş ki bu da onların eksisi değil senaryonun onlara gerekli sahneleri hazırlayamamış oluşu..
Naif, sağlam, gerçek bir dram izlemek isteyenler 6 haziran'da vizyona girecek Mother and Child'a gitsin..
6
1 Mayıs 2010 Cumartesi
Bir Rahat Bırakın Be..
rahat bırakın artık.. iki dakika yalnız kalmak isteyen adama hemen sorunlu muamelesi yapmayın.. yüzü kendiliğinden somurtuk bir hal almış birisini hemen tımarhanelik adam konumuna sokmayın.. kırılmış, dökülmüş birisine hemen mücadele etmiyor, güçsüz falan demeyin.. bişeye isyan eden adamın şevkini "sen önce x ile y ile uğraş" diyerek kırmayın.. önce bi anlamaya çalışın.. düşünün.. empati kurun.. etiketlemeyin.. hayatın anlamı denen şeyi kavramak isteyenlere engel olmayın.. boşluğa dalanları huzurlu anlarından mahrum etmeyin.. allah belanızı versin..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










