29 Nisan 2010 Perşembe

Celda 211


İspanya'nın en prestijli sinema ödülleri olarak adlandırılabilecek Goya Ödülleri'nde çoğu dalda El secreto de sus ojos, Agora, Los abrazos rotos gibi filmleri geride bırakarak ipi göğüslemiş bir yapım türkçe adıyla Hücre 211..

Karnı burnunda karısını evlerinde bırakarak ertesi gün başlayacağı gardiyanlık işi öncesinde ortamı, çalışma arkadaşlarını ve işleyişi tanımak amacıyla hapishaneye uğrayan Juan Oliver tam da o sırada mahkumların çıkardığı isyanın ortasında kalıp kendisini 211 no'lu hücrede bulur ve yönetim birimiyle bağı kopar.. Mahkumlar arasında o'nu önceden tanıyan kimse olmadığından hayatta kalmak amacıyla kendisini mahkum olarak tanıtır ve yetkililerin isyanı bastırmasıyla mahkumların istediklerini elde etme çabası içinde sıkışıp kalır, olaylar gelişir..

Celda 211 hayatımda izlediğim en tempolu filmlerden birisi kesinlikle.. Heyecan baştan sona hiç düşmüyor.. Bu da asla bildik aksiyon filmlerindeki gibi yegane olumlu özellik konumunda değil.. Roman uyarlaması olan bu filmin harika bir senaryosu var.. İnsan hayatının bir anda dönüşü olmamacasına değişebilmesi, devletin güç uğruna kendi insanını nasıl bir kalemde silebildiği gibi gerçekleri öylesine başarılı bir "insani" bakışla anlatıyor ki filmin beğenilmesinde de bu unsurun aksiyondan ve gerilimden ne denli önde geldiğini idrak etmek zor değil..

Oyuncular genel olarak çok iyi.. Bunda arka plan mahkumu rollerinin arasında birçok gerçek mahkumun olması gerçeğinin de yadsınamaz bir payı var.. Afişte de görülebilecek olan, mahkumların lideri diyebileceğimiz Malamadre'yi canlandıran Luis Tosar'a da ayrıca değinmek lazım.. Zaten çeşitli filmlerle çeşitli festivallerde 20 ödül kazandığını söylüyor imdb ki bu söz konusu müthiş yeteneğin en açık göstergesidir bu..

Celda 211 bir dakika olsun dikkati dağıtmayacak, çok sarsıcı, sürükleyici bir başyapıttır diyorum ve şiddetle isti- aman şiddetle tavsiye ediyorum.. Puan kırmaya da kalbim elvermiyor :)

10

Saygı Duyun Bu Piçe..!


Hiç sevmem kendisini.. Zamanında Chelsea'de saha kenarında attığı deparları unutmam mümkün değil.. Benzer deparı geçen sene Stamford Bridge'de Guardiola attığında bunun samimi bir duygu patlaması olduğu aşikardı.. Şenol Güneş'in 2002 WC çeyrek finalinde sahaya koşması gibi.. Jose'ninkilerde ise hiçbir zaman doğallık olmamıştır.. Soktuğu yumruklar, yaptığı giderler, girdiği tartışmalar o'nun eşi benzerine rastlanılmayacak egosunun eseridir.. Ego kötü birşey değildir, ancak bir sınırı vardır, çevreye olan yansımalarıyla değerlendirilmelidir.. Jose kendine hayran bir adamdır.. Bundan ötürü büyük bir kitlenin nefretini kazanmıştır yıllardan beri..

Zamanında balon da dedim kendisine.. Bunu derken de kesinlikle kötü hoca olduğunu kastetmedim.. Porto'da kazandığı başarıların üstüne Chelsea'ye kazandırdığı kimlik ve lig şampiyonlukları takdire şayandır.. CL'de belli bir eşiği atlayamaması ise O'nun en büyük ukdesi ve de sonunun başlangıcı olmuştur Chelsea kariyerinde.. Chelsea hem kendisini kanıtlama hevesinde bir hüviyete sahip olmasıyla hem de kadro yapısıyla Mourinho'ya uygun bir takımdı.. Yaptıkları elbet küçümsenemezdi ama efsane etiketi yapıştırılması içinse yetersizdi bence.. "Daha değil" diye düşünüyordum ben o'na balon derken.. Haddinden fazla şişiriliyordu ve adını koyamadığım birşey eksikti halen..

İtalya macerasında, Mancini'yle özlenen şampiyonluğu tatmış fakat bir türlü saygınlık ve duruş kazanamamış özürlü Inter takımıyla bahsetmiş olduğum sınava çıkmıştı Jose.. İlk sene gelen şampiyonluktan sonra takımın olmazsa olmazı olarak görülen Zlatan'a resti çekip gidişine onay vererek bende ilk "lan yoksa" şüphesini uyandırmıştı.. Zlatan-Eto'o takası ve diğer transfer hamleleriyle birlikte final düzlüğüne giriyordu adeta benim nazarımda.. Bu transfer özürlüsü, yönetim özürlüsü, futbol özürlüsü takımı bütün dünyada saygı duyulan bir düzeye getirmeyi ne kadar çok istediği aşikardı..

İnsanlar sezon boyunca Inter'i ve o'nu antifutbola sarılmakla suçladı, aşağıladı.. Bu durum Barcelona eşleşmesiyle tavan yaptı.. İlk maç sonrasında dahi edilmedik laf kalmamıştı farkı kaçıran taraf Inter olmasına rağmen.. Az önce biten rövanşla beraber yine büyük bir çoğunluk tarafından saldırıya maruz kaldı bloglar olsun, twitter olsun, sözlük olsun.. Bu adam nefret edilecek bir adamdır evet.. O hareketleri Inter taraftarına yapmış gibi gözükse de o'nun içini okumak, yani parmaklarını, kollarını, kafasını falan bütün Barcelona camiasına soktuğunu anlamak zor değil.. Ben de en okkalısından bastım küfürleri içimden dalga dalga gelen üzüntü ve sinirle beraber.. Bernabeu'da final şansı kaçmıştı çünkü.. Ama sadece bir küfürdü benimkisi.. En doğal şekilde gelen ve içeride tutmanın gereksiz olacağı bir patlama.. Bu adam bu allahın belası Inter takımına, ezeli rakiplerinin sahasında CL kupasını kaldırma hayalini kuran Barcelona'nın Camp Nou'unda finale çıkma kutlaması yaptırmış, bütün dünyaya karşı dimdik durmalarını sağlamıştır.. Bir Milan, bir Bayern, bir Manu'dan bahsetmiyorum dikkat edin.. Inter.. Bu aşamaya getirilmesi belki bir Schalke'den, Sevilla'dan, Bordeaux'dan daha zordu.. Demem o ki bu adam naçizane fikrimce o son noktayı da atlamış ve ne kadar büyük bir efsane konumuna geldiğini tüm objektif beyinlere! kanıtlamıştır.. Küfür edilmiştir belalar okunmuştur, ancak orada kalmalıdır.. O'na embesil diyenler, Yılmaz Vural'la Rıza Çalımbay'la falan bir tutanlar, catenaccio'nun kitabının adeta baştan yazıldığı bir "tek şans olan defansif anlayış"ı acizlik olarak nitelendirenler, futbolu bilmediğini söyleyenler, kısacası her türlüsünden o'nun taktik dehasını hedef alan söylemlerde bulunanlar en cuk! haliyle gerizekalıdır.. Küfredin, hakediyor.. Ama saygı da duyun.. Duyulmalıdır.. Duyacaksınız.. Düşmanı dahi olsa zekisini isteyecek biri olarak ben bu pezevenge saygı duyuyor, orospu çocuğu..! diyorum..

28 Nisan 2010 Çarşamba

He walks amongst us, but he is not one of us

(yaklaşma spoiler var ısırabilir..!)

Chuck'ın hayatındaki değişimlerden ve bize olan yansımalarından bahsetmiştik kısa süre önce.. 314 ile de gördük ki hislerimizde yanılmamışız.. Chuck artık hayatındaki yegane amaçlarına ulaşmış durumda ve günün muhtelif zamanlarında yüzü daima gülebiliyor.. En ufak bir parasal, ailevi vs sorunun olmadığı hayatının kısa denemeyecek bir süresini, fransa-isviçre civarlarında seyreden bir trenin yataklı ve süper lüks kompartımanında, odadan bir kez dahi çıkmamak suretiyle gıda ihtiyacını da servise siparişle karşılayıp 7/24 seks yaparak geçirdi hayatının aşkıyla.. Sözün özü: yırttı..!











Evet Chuck sonunda yırtmış olduğundan dolayı "bizden biri" değil artık sağ tarafta belirttiğimizin aksi olarak.. Elbette sevgimiz ve desteğimiz! sürecek.. Geçmişte hissettirdikleriyle, varlığıyla, anılarıyla hep bizimle birlikte yürüyecek, ancak bizden biri değil.. Yine de bünyesinde Christian Troy ve Barney Stinson karışımı bir tavrın esintilerini toplayıp alayına gitmesini de içtenlikle diliyoruz tabii ki.. Tüm dünyayı elden geçirse yine de yediği kazıkları dengelemez.. Ha ayrıca Yvonne'la da aralarında bir etkileşim olduğuna eminim.. Bu etkileşim birbirlerine itiraf etmeye çalışma aşamasında mı yoksa çoktan veriştiler mi bilemiyorum tabii.. Tahminim ve beklentim bunca dil, nefes, libido vs alışverişine dayanamadıkları ve kuytuda işi bitirdikleri yönünde..


Son sezonlarda dönek izleyiciler tarafından itin götüne sokulsa da, dövmelerinden birinin anlamı ve Chuck hakkındaki hislerimiz arasında kurduğumuz ilintiyle belirlediğimiz başlıkla selam çakalım alemin tek kralı Jack Shephard'a ve bugüne dek nedense değinmediğimiz fenomen Lost'a.. (cümleye gel)

27 Nisan 2010 Salı

Siyah Beyaz


Sadece afişteki isimlerin dahi çok büyük beklentiler yarattığı ve bu açıdan biraz kendi bacağına sıktığını düşündüğüm bir filmdi Siyah Beyaz.. İnsan sırf bu cast referansı nedeniyle daha baştan itibaren "yardıran" bir film bekliyor.. Fakat karşılaşılanın alışılageldik birşey olmadığı gerçeğini anlamak filmin doğru değerlendirilmesi açısından baş şart.. Tuncel Kurtiz, Nejat İşler, Erkan Can gibi isimlerin son zamanlardaki projeleri nedeniyle de bu değerlendirmeyi yapmak filme hasbelkader gelmiş izleyicilerin işini epey bir zorlaştırıyor.. Ben daha 5. dakikada filmin amacının gişe, göze sokulan mesajlar vs olmadığına kanat getirdiğimden rahat bıraktım kendimi başta sözünü ettiğim beklentileri kenara bırakıp.. Herkese de bunu tavsiye ederim..

Siyah Beyaz nazarımda tam anlamıyla "olmuş" bir film değil.. Bu yargının da kişilere göre ciddi farklılıklar göstereceğini söyleyebilirim.. Oyuncuların, bir iki tanesi hariç kendi yaşamlarından aynen transfer olmuşlar da oynuyorlarmış gibi görünmesi filmin mest eden naif havasının en büyük dayanağı.. Ağızdan çıkan çoğu sözün aforizma hissi vermesi biraz eğreti dursa da tahammül edilebilir nitelikte.. Bunun yanında çok kısa süresi de yorulmayı önlüyor ki bu da durağan yapı için gerekliydi..

Filmin benim açımdan en önemli yanıysa bugüne dek burada haykırarak dile getirdiğimiz tonla şeyin(kadın ayılığı, çaresizlik, özlem, aşk, eylemsizlik vs) Erkan Can'ın müthiş oyunculuğuyla beraber harikulade şekilde sunulmasıdır.. Öyle ince, öyle yakıcı detaylar ve dokundurmalar var ki isyan etmemek, delirmemek, üzülmemek, dağılmamak elde değil.. "Muzaffer" karakteri hafızamızın en korunaklı köşesinde yerini almıştır bugün..

6

25 Nisan 2010 Pazar

Sen misin İnsaniyetlik Yapan..!



için kan ağlasa dahi kötülük yapmamaya çalış.. her gece yattığında uzun uzun muhasebeni yap.. kazık atanlar, ayılık yapanlar yine peşinde dolansın.. dolanmayanları görmezden gelsin.. tokat atana yüzünü dön.. kriterlerinden dışarı çıkma hiç.. çevre tarafından ayıplanacak bir davranış içine girme.. sana güvenenleri, seni sevenleri mahcup etmemek için doğru ol.. onca adiliğe rağmen yine de iyi ol.. çabala, çalış, didin.. belki yine sokmazlar sırtına o hançeri.. geçmişe dönmek başka yeğen.. geçmişi silmek başka.. bir kere aktı mı zamanın içinden; suyun yolu değişmez yeğen.. unutma, bin kere dönsen o güne, bin kere ihanet edecekler sana.. herkes doğasının gereğini yapar yeğen.. bin kere ihanet etseler sana, çaresi yok.. bin kere gidersin yanlarına.. çünkü sen ömer'sin.. çünkü sen ezel'sin.. çünkü sen zühtü'sün.. çünkü sen Barakuda'sın, Joker'sin, VendettA'sın.. ööeh..

bu post yaptığı kötülükleri, ayılıkları, adilikleri kendi zihninde kendince mantıklı saydığı nedenlere oturtup kendini dışarıya haklı göstermeye çalışanlara, iyi olanın takdirine yanaşmayanlara, yeğen kelimesinden ve haliyle ezel'den tiksinti duyanlara girsin..

Gülücüğe Odaklan #1











24 Nisan 2010 Cumartesi

Allah Belanızı Versin #2

ilkinden sonra ikincisi de olacaktı elbet..

http://www.dailymotion.com/video/xd207k_www-habergo-com-23-nisanda-dans-et_news?start=120#from=embed

ya işte Ömer kardeş.. daha bu yaşta yedin tokadın kralını herkesin gözü önünde.. sadece omuz silkerler böyle.. sen bir sinek dahi değilsindir ki eliyle bi kovsun seni.. sen yoksun.. dünyanın merkezinde olduğunu sanan bu varlık diğer tüm canlıları silmiş.. kanında zaten var olan adiliği çevresinden gördükleriyle harmanlamış ve kendisini tatmin ediyor.. anlayamazsın bunları.. çabalarsın, taciz ediyorsun derler.. sallamazsın, ilgisiz ayı falan derler.. benzerleri 45498 kez geldi başımıza.. böyle işte bu dişiler Ömer kardeş.. böyle işte bu hayat.. üzülme diyeceğim, imkansız.. seni anlayanların da var olduğunu bil yeter.. Ezel olup bitir işini şunun..!

23 Nisan 2010 Cuma

Sistem Hatası


Öyle bir an gelir ki bazen, öyle bir anda bulursun ki kendini, niye orada olduğunu, orada ne işin olduğunu, oraya nasıl geldiğini, buna sebep olan herşeyi düşünmeye başlarsın. Normalde de pek ilerlemeyen hayat tamamen durur o an, sorgulamaya başlarsın yaşadıklarını. Yaptıkların, oldurmaya çalıştıkların anlamsız gelir. Etrafta sürekli birileri bir şeyleri başarmak, gerçekleştirmek için koşuştururken senin yaptığın her hareket amaçsız gelir. İstediğin, hedeflediğin şeylerin uzun zamandır çok uzağında kalmışsındır ve yaptıkların seni isteklerine ulaştırmayacaktır. Artık her işi isteksiz, yalandan, formaliteden yaparsın. Sırf birşeyler için çabalıyor gözükmektir yaptığın. Beklediğinden çok alakasız bir yolda ilerlemek için niye isteğin olsun ki?

Belki en başında yanlış bir dönüş tercihiyle uzun zamandır çok başka bir yolda ilerliyorsundur, belki yaşadığın hayat senin bile değildir. Belki daha doğarken hayatlar karışmıştır bir başkasıyla, oralarda bir yerde senin istediğin hayatı yaşayan, belki senin hissettiklerini hisseden, kendi hayatını arayan biri vardır. Belki tüm bunlar ufak(!) bir sistem hatasıdır. Eğer o kadar kaybolmamışsan, hata yanlış yolda olmaksa eğer, seni doğru yola sokacak bir sebebe, birine ihtiyacın vardır. Ufukta buna benzer bir şeyler ararsın, göremezsin.

Nihayetinde çok da abartılı olmayan, etrafta sürekli izlerine rastladığın, başkalarına göre yaşaması o kadar da zor olmayan "istediğin hayat" istemediğin kadar uzaktır sana.

Alelade Bir Gün..

rutin bir günün sonunda işten gelinir.. güzel ve sıcacık yuvaya koşar adım ulaşmak istenir.. bir bekleyen vardır çünkü..


yarenin sevgi dolu bakışlarıyla evin her köşesinde, herhangi bir zamanda, herhangi bir ortamda karşılaşılabilir..


bu bakış yağmuruyla hayatın o'nunla ne kadar güzel olduğu bir kez daha idrak edilirken mutluluk denen şey en derinden yaşanır..


sabahı eden mahmur bünye esneyerek gerinerek evin merkezine doğru yol alır..


beyin hücreleri uykudan yeni yeni kalkıyorken, akıl başa anca geliyorken görülen manzara önce duraksatır..


yaren çoktan uyanmış ve ölesiye sevdiği erkeğini mutlu etmek için işe koyulmuştur bile sevgi ve şevk dolu kalbiyle..


en klasik sabah cümleleri olan "günaydın", "iyi uyudun mu" ve benzerleri o'nun ağzında bambaşka anlamlar katar muhatabına..


afyon tam anlamıyla patlayamamışken sorulan "napıyosun" sorusuna verilen karşılık "sana kahvaltı hazırlıyorum" şeklinde gayet olağan ve bir o kadar büyülüdür..


artık tamamen uyanılmıştır.. önemsenmek, umursanmak, sevilmek gibi duygularla mest olunmuşken bu duygu yoğunluğu elbette ki yüze yansır..


verilen değerin ve sevginin devamı ayağa servis olarak gelişir zerre gereksiz feminist dürtülere batmadan..


sıradan bir kahvaltı bile o'nun ilgisiyle, konuşmasıyla, izlemesiyle, gülmesiyle hiç bitmemesi istenen "o an"ı yaşatır..


aşkın, sevginin, değerin, kıymetin yansıması olarak öpücük kopar gönlünden.. bu öpücük alındıktan sonra günün kötü geçmesine imkan ihtimal yoktur.. ne olursa olsun evde özlemle kavrulan birisinin varlığı akla gelince her kötü anı hemencecik silecektir beyin..


vedaların en güzeliyle kapanır bu huzur dolu süreç.. tüm benlikle teslim olunan kişinin en iyi dilekleri güç katmıştır bünyeye.. akşam olması, kavuşulması için deli gibi beklenir..



gerçek budur.. gerisi hayaldir.. olmayana özlemdir.. hiçliktir..

22 Nisan 2010 Perşembe

Ne Güzel Dedin Öyle #1

"..kırmış, aşağılamış, aldatmış, oyalamış, sömürmüş, umutsuz bırakmış, yalanlarına inandırmış, karanlığa mahkum etmiş, güçsüz kılmış, kullanıp atmış, ezmiş, yoksaymış, insan yerine koymamış, hor görmüş, ağlatmış, yaralamış, öldürmüş kim varsa edward the longshanks siksin.."

17. yy - Sir John Jamison Smith

21 Nisan 2010 Çarşamba

Das Leben der Anderen


80'lerin, baskıcı sosyalist rejimle yönetilen Doğu Almanyası'nda, ilk başta tür/sınıf bakımından politik olduğu imajını verse de en hasından insani bir film "The Lives of Others"

Hayatını Stasi'ye adamış bir memurun, rejime olan inancından şüphelenilmeye başlanan bir sanatçı çiftin evini dinlemeye aldıktan sonra onları tanımasıyla değişen kafa yapısı ve hisleri filmin konusunu teşkil ediyor.. Hayatının, içinde bulunduğu orta yaş dönemine kadar nasıl geçtiğini sorgulamaya başlıyor Wiesler, bu sanatçı çiftin hayatına onlara farkettirmeden tam merkezinden girerek.. Tadına hiç varamadığı insani duygular, amacından şüphe etmeye başladığı rejime olan bağlılığı yüzünden kaçırdığını düşündüğü şeyler bambaşka bir yola doğru sürüklüyor o'nu..

Yalnızlık denen şeyin en mükemmel haliyle resmedildiği bu film 2007 Oscar Ödülleri'nde en iyi yabancı dilde film ödülüne sahip.. Hayat boyu hafızalardan silinmeyecek repliklerle, zamanın ve mekanlarının gerektirdiği şekilde başarıyla sağlanmış kasvetli ve karanlık ortamla, çok duru ve şahane oyunculuklarla, tabii ki de naifliğiyle ben dahil çoğu kişinin kalbini kazandı Başkalarının Hayatları..

Değişimin sonucu olan en zıt hisleri çoğu zaman susarak bu kadar şahane oynayabilen ve mide kanseri nedeniyle 2007'de hayatını kaybeden Ulrich Mühe'ye de saygıların en büyüğü gitsin bizden..

10

20 Nisan 2010 Salı

Enter the Void


İFF kapsamında 0.00 seansında izlemiş olduğum, her türlü abartılı sıfatı hakedecek acayip bir film Enter the Void.. Reklamlar bittiğinde ve ışıklar söndüğünde dan diye bu aşağıdaki açılışla karşılandık.. Şu jeneriği koca perdede, gümbür gümbür sesle bir hayal edin ve etkisini anlayın..



Bu psikopat girişle herkesi koltuğuna mıhlayarak başlayan film tek bir cümleyle ifade edilmesi güç bir konuyu anlatıyor.. Tokyo'da uyuşturucu satıcılığı yapan Oscar'ın önce yüksek dozla kendini uçurması, sonrasında da satış için gittiği bir bar baskınında öldürülmesinden sonra kısa süre önce yanına çağırdığı kız kardeşini gittiği yerden! dönerek kontrol etmesi ve ölümünün yarattığı travmalar şeklinde gelişiyor süreç..


Irréversible sertliğine yakınmış gibi bir intiba oluştursa da sağda solda okunan bilgilerle, çok çok farklı bir film Enter the Void.. Ana karakterin malı çektikten sonra yaşadığı halüsinasyonların akabinde bir abi ve kız kardeşin masumane ve naif hikayesiyle karşı karşıya bırakabiliyor.. En zıt hisleri en güçlü şekilde hissettirmeyi başarıyor.. Diken üstünde hissettiren metafizik durumlarla, ölü bedenlerle, kanlarla, kontrolden çıkmış insan zihninin hükmettiği bedenler ve yapabilecekleriyle vs derken başından itibaren dakikaları saydırıyor.. Tiksindirip, mideyi mahvedip, dışarı kaçıp temiz havayı ciğerlere doldurma isteği uyandırırken bu büyülü anlatımdan mahrum kalma korkusu, çıkıp gitme isteğini anında bertaraf ediyor..


Tokyo'nun birçok kaynaktan aşina olunması muhtemel büyülü havası Gaspar Noé'nin hayalgücüyle birleşince ölene dek hafızalardan silinmeyecek görüntüler oluşmuş.. Burada renkleri, kamera hareketlerini, müzik-sahne birleşimlerini tarif etmeye çalışmak cidden imkansız.. Görülmeden anlaşılamaz kesinlikle.. Öyle bir film ki bu bir yandan yönetmene, yaşananlara, aşırılıklara deli gibi küfrettirirken bir yandan da yönetmenin ve filmin kendisinin saygıların en büyüğünü hakettiğini düşündürebiliyor.. Vajinanın içinden gösterilen çekimde penisin vajinaya girişiyle, kürtaj sonrası zoomlanan ceninle, en yakıcı çocuk haykırışlarıyla, uyuşturucuyla uçmuş bünyenin tavırlarıyla resmen hayattan soğutuyor.. Filmin ortasında çıkan kişilere pek de kızamıyorum yani.. Ama işte bu benzersiz yapıttan birşeyler kapabilme düşüncesi mıhlanılmış koltukta tutmaya devam ediyor bünyeyi.. Sayısız rahatsız edici, korkutucu, delicesine geren sahnelerin yanı sıra kardeşlik duygusunu muhteşem detaylarla hissettirebilmesi, yakın ölümlerin ardından geride kalan kişilerin ruh halini en doğal haliyle yansıtabilmesi, hayat süresince yapılan sürüyle hatanın ardından elde kalan yegane şeyin aile kavramı olduğu vurgusu gibi birçok detayla da yukarıda bahsettiğim zıtlığı ustalıkla sağlıyor film..


Enter the Void, izlemesi cidden çok çok güç bir film.. 155 dakika içinde iğrendirmeyi, korkutmayı, azdırmayı, germeyi, duygulandırmayı, büyülemeyi, dehşete düşürmeyi, sarsmayı, ne kadar duygu varsa hepsini yaşatmayı kaç kişi başarır..? Gaspar Noé olanca manyaklığıyla! başarıyor işte.. Kendisine bana film esnasında yaşattıklarından ötürü hem ana avrat kalayı basmak isterken bir yandan da resmen saygı duyuyorum, hayranlık besliyorum.. Böyle de garip işte.. Her türlü zorluğun göze alınıp, ölmeden önce mutlaka izlenmesi gereken bir film bence Enter the Void.. Bu hem çok acı hem de çok tatlı tattan mahrum kalınmamalı..

Irréversible


Zamanında çok tartışma yaratan bu filmi izlemek en sonunda, Gaspar Noé'nin son filmi Enter the Void'i gördükten sonra yönetmeni iyice anlayabilme ihtiyacı hissetmemle gerçekleşti.. Irréversible öyle bir film ki spoiler kullanılmadan kurulacak çoğu cümle anlamsız kalır, anlatılmak isteneni havada bırakır.. Yönetmenin de amacı insanları filmin dile getirdiklerinden hareketle empatiye sevketmek, tartıştırmak, düşündürmek gibi şeyler olduğundan burada film hakkında duyacaklarınıza çok takılmayınız.. Zaten başta sözlük olmak üzere birçok yerdeki eleştiri de spoiler kaygısı taşımıyor doğal olarak.. Yine de elimden geldiğinde yuvarlamaya çalışacağım..

Bu filmi değerlendirme aşamasında insanların gerçeklik kelimesinden anladıkları şeyler çok önemli.. Hepimiz her gün üçüncü sayfalarda tonla vahşet içerikli olay okuyoruz.. Haber bültenlerinde her türlü rezilliğe rastlamak mümkün.. Üstelik bu bültenlerde son zamanlarda ciddi artış gösteren güvenlik kamerası görüntülerinde mozaiklenmeyen, kesilmeyen o kadar vahşet görüntüsü var ki.. Ve bunlar neredeyse hiç kimseye batmadığını halen yayınlanıyor olmalarından çıkarabiliriz sanırım..? Sinirlendiğimiz durumlarda, kazık yediğimizde, gururumuz kırıldığında, birisinin canına haksız yere kıyıldığında, birileri hırsızlığıyla çok kişinin hakkını yediyse vs her türlü travmatik olayda intikam duygularıyla yanıp tutuşmuyor muyuz..? Keşkelerle, ahlarla, vahlarla bezeli intikam senaryolarımız ve arzularımızı bir düşünün..?Irréversible insanoğlunun en uç noktalardaki duygularını en yalın haliyle sunuyor.. Durum böyleyken filmi sadece şiddetin fazlalığı konusunda "tukaka" tarzından başka bir şey ortaya koyamadan eleştirenler büyük bir yanılgı, hatta ve hatta ikiyüzlülük içerisindeler.. Küfürlerimizde, bela okumalarımızda, fantezik can yakma senaryolarımızda, beynin şeytan diye bir eleman varsa eğer ona teslim olduğu durumlarda düşündürttüğü tonla şey bu filmde tokat gibi çarpılıyor suratlara ve insanlar bunların hayatın her anında olduğunu inkar edip bu gerçekliği aşağılıyorlar..

Gerçeklik.. Bugün bir filmde veya dizide gördüğü bir sahneyi, oyunculuğu veya bir olayı "ay çok gerçekçi ya, gerçek gibi oynamışş, hissettim vallaa" gibi cümlelerle yüceltenler Irréversible'daki her an herkesin karşısına çıkabilecek gerçekliği sadece ve sadece mideleri bulandı diye yerden yere vuruyorlar.. Evet bu filmde 10 dakikalık bir tecavüz sahnesi var.. Yangın söndürme tüpüyle kafa parçalamak var.. Gay Bar var.. Penisler var.. Kavga var, kan var.. Bunların ekrandaki yansımasından ve anlatım dilinden rahatsız olmayan da insan olamaz zaten.. Aksi yönetmenin başarısızlığı anlamına gelir ki aksi de normal şartlarda yoktur.. Gaspar Noé olay örgüsünü öyle ustaca bir kurgudan geçirmiş ki ilk başlarda herkesi derinden sarsmayı amaçlarken sondan başa doğru ilerleyen hikayesiyle gittikçe yumuşayan bir yapıya büründürmüş..

Malum tecavüz sahnesini done olarak kullanıp bu filmden "işte erkekler, hepiniz aynısınız, hepinizden nefret ediyorum" tarzında eleştiriler türetebilen sığ salaklara da bu filmin cins ayırmadığını, en sonda görüldüğü üzere kadının kazığın kralını atan taraf olduğunu es geçmediğini, insanları sadece cinsiyet etiketiyle değil yaptıkları ve diğer insanlara yansıttıkları ölçüsünde değerlendirmeye çalıştığını kafalara vura vura! belirteyim..

Filmin genel yapısını bir kenar bırakırsak tek başına değerlendirdiğimizde çok çok değişik, özgün, etkileyici sahneler, çekimler, diyaloglar var.. Rectum'a giriş serüveninde kamera'nın kokain çekmiş bünye uçuşunun gerektirdiği şekilde dönüp durması.. Alt geçitteki tecavüz ve o esnada arka planda beliren silüet.. Metro'daki aşk, seks, ilişki, orgazm, erkekler, kadınlar konulu müthiş ve geniş diyalog.. Gerçek hayatta da çift olan Monica Bellucci-Vincent Cassel ikilisinin harikulade aşk tanımlı yatak, banyo güzellemeleri.. Bitişte kameranın izleyeni topaç gibi çevirip mala bağlattığı o muhteşem an.. Ve sayısız ışık, renk oyunu.. Bunların hepsi ayrı ayrı şaheser..

Sonuç olarak insanoğlunun, dünyanın varoluşundan itibaren içinde yaşattığı en güçlü duyguları, intikamı, acıyı, vahşiliği sıradışı kelimesinin çok çok yetersiz kalacağı müthiş etkileyici bir dille anlatıyor türkçe vizyon adıyla "Dönüş Yok".. İzleyicilere kendi zihninde soru üstüne soru sordurtan yapısı da bence başarısının kanıtıdır.. İzlemesi aşırı derece zordur, sık sık mola verme isteği doğurabilir, şiddet sahnelerinde mideyi bulandırabilir.. Ancak demeye çalıştığım gibi, bu film sadece film değildir.. Bambaşka bir şekilde ele alınması ve sabır gösterilmesi gereklidir.. Önyargısız, çabalayan, anlamak isteyen bir bakış açısıyla izlenirse çok derin anlamlar çıkarılabilir.. Yoksa yönetmeni manyak, filmi de sapık olarak nitelendirmek işin en kolay yanı..

Puan vermek de bu filme ayıp etmektir bence.. Her izleyene bambaşka bir tecrübe yaşatacağına emin olduğum Irréversible beynimdeki yerini en sağlamından almıştır ve her türlü beğeni duygusundan ayrı tutulmasını gerektirerek, öncelikle "saygımı" kazanmıştır.. Böyle acayip birşey işte..

19 Nisan 2010 Pazartesi

Mother and Child


Yönetmen koltuğunda Rodrigo García'nın oturduğu, executive producer'larda(uygulayıcı, yürütücü vs herneyse işte) ise Guillermo del Toro, Alejandro González Iñárritu ve Alfonso Cuarón gibi, isimleri görüldüğü anda dahi kesin referans kabul edilebilecek isimlerin olduğu ve güçlü oyuncu kadrosuyla dikkat çeken bir film Mother & Child..

Hayatların merkezindeki, kalplere yansıyan etkisi günden güne artan eksikliklerin, yaşların ilerledikçe içinden çıkılamaz bir hal almasını, pişmanlıkları, özlemleri, hataları anlatıyor film.. 36 yıl önce çocuğunu evlatlık vermiş olan 51 yaşındaki Karen, evlatlık verilen o kız -Elizabeth- ve bir türlü çocuk sahibi olamayan 30'lu yaşlarının başındaki Lucy.. Film bu üç karakter üzerinden, onları kesiştirmek amacıyla aynı hisleri paralel olarak geliştirerek ilerliyor ve bu esnada sırf bu üç kişiyle kalmayıp gayet derin ve harika işlenmiş yan karakterlerle de durağanlığı kırıyor.. Naiflik en önemli artısı bu filmin.. Hiçbiryerde yapaylığa düşülmüyor ve pek çok ajitasyon yapılması olası sahneyi en doğal haliyle seyre sunuyor..

Filmin içtenliğindeki en büyük etken bütün oyuncuların harikulade duru oyunculukları.. 3 Oscar adaylığı olan Annette Bening bence rollerden en zor olanını harika oynamış.. Naomi Watts fazla makyaj istemeyen duru yüzüyle ve hem sıradanlığı hem de muhteşemliği aynı anda hissettirebilen oyunculuğuyla birlikte çok iyi bütünleşmiş Elizabeth ile.. 42 yaşında ama sanki yıllar geçtikçe daha bir çekici oluyor kendisi.. Hımm diyoruz, 21 Grams diyoruz, Mulholland Drive diyoruz, dünyanın en muhteşem nipleri diyoruz, ve fazla coşmadan susuyoruz etiketlere Libido'yu eklemeden.. Dexter'ın Miguel Prado'su Jimmy Smits yukarıda bahsettiğim yan rol katkılarının en fazlasını veren isim.. Ses tonu ve mimik bütünleşmesi diye işkembeden atarak adlandırdığım bu bileşim gerçekten inanılmaz kendisinde.. Karşında 24 saat konuşsun sıkılmazsın yani.. Bunların yanında müthiş Samuel L. Jackson performansı ve süper filmografiye sahip karizma David Morse sosu da çok önemli tabii ki..

Süresi biraz uzun, finalin bağlanma şeklinde hafif tatminsizlikler yaratması olası, fakat erken annelik, yalnız büyümek, evlatlık, pişmanlıklar, ukdeler gibi konulara bakışıyla çok değerli, hoş bir seyirlik Mother and Child..

7

Women Without Men


Başından sonuna kadar amacının ne olduğunu çok çabalamama karşın anlayamadığım, konusu itibarıyla çok cesur ve sarsıcı bir anlatım beklediğim ve sonucunda hayal kırıklığına uğradığım bir film oldu benim için Women Without Men, orijinal adıyla Zanan-e bedun-e mardan.. Filmin sonunda x'e veya y'ye adanmıştır demek yeterli değil işte.. Seyirciye birtakım duyguları geçirebilmek gerek.. 90 dakika gibi kısa bir sürede tek becerebildiği, milleti esnetmek ne yazık ki.. Sondaki alkışlar da zaten o ithaf cümlelerineydi büyük ihtimal.. Amaç havada.. Anlatım çorba.. Oyunculuklar kötü.. Bağlantılar kopuk.. Anlam yok.. Kinatay kadar büyük bir yıkım oldu benim için.. Şu zamana kadarki naçizane yorumlarımızda biraz olsun kendi fikirleriyle uyum sağlandığını düşününlere can-ı yürekten diyorum ki: "izlemeyin..!"

0

7 Avlu


Semir Aslanyürek'ten memleketi Antakya'daki inanılmaz kültür mozaiği temel alınarak yapılmış bir film isimden de anlaşılabileceği üzere.. Kısa süre önce çekimlerin yapıldığı yerleri gezmiş biri olarak oraların müthiş bir kaynak olduğunu söyleyebilirim.. Doğru yaklaşımlarla ve ayakları yere sağlam basan prodüksiyonlarla harika filmler yaratılabilir..

Semir Aslanyürek'in tarzıysa daha çok kişisel tatmine yönelik gibi geliyor bana.. İzleyicilerin beğenisini kazanmayı amaçlayan bir seyirlik değil de karakterleri kendi ağzından konuşturarak kendini ifade etme, mesaj verme, mutlu olma gibi bir amacı var sanki.. Eve Giden Yol adındaki, tek başına çok sayıda başarılı sahne barındıran fakat bir bütün olarak bence rahatlıkla çok çok kötü olarak değerlendirilebilecek, bana kalan tek olumlu yanı İrem Altuğ'un muhteşemliği olan filmden sonra çok da bayılacağımı düşünmüyordum zaten 7 Avlu'ya.. Öyle de oldu..

7 Avlu, şehirde içiçe geçmiş olan farklı dinlere mensup, farklı kültürlerle yetişmiş farklı ırklardaki insanların mahremiyetlerine kimi zaman komik kimi zaman hüzünlü bir bakış açısıyla iniyor ve yine tek başına çok güzel sahneler barındırmasına rağmen izleyiciye bir bütünlük sunamıyor.. Semir Aslanyürek'in bu filmi sponsor ve yapımcı sıkıntısından dolayı tek başına çekmek zorunda kalması ve de pek çok zorlukla baş etmeye çalışması, ortaya birşeyler çıkarabilme çabası elbette takdire şayan.. Ama kendisini yeterince ifade edememediğini düşünüyorum ben Aslanyürek'in.. Birşeyler eksik.. Bence tabi..

Antakya'nın eski zaman evleri ve sokakları cidden muhteşem.. 100 m2 içerisinde üç dinin ibadethanelerini görmek mümkün.. Çeşit çeşit insanlar, her yerden fışkıran buram buram tarih.. Din diyanet işlerini anlamsız bulanları dahi etkileyebilecek bir mozaik mevcut kentte.. Fırsat olursa, denk gelirse kesinlikle görülmeli..

Film beni tatmin etmedi sonuç olarak.. Hafızamda yer edeceklerin en önemlisi ise çok değişik ve büyüleyici bir havası olan, filmografisiyle de dikkat çeken Labina Mitevska..

4

18 Nisan 2010 Pazar

Spartacus..! Spartacus..! Spartacus..!


kısa süre önce dizinin tanıtımını yapmıştık naçizane fakat az önce 113'ü, yani sezon finalini izledikten sonra vitesi boşa atıp birşeyler daha söylemezsem uykumun bu gecelik yalan olacağını düşündüm..! analizde birçok detayı vermiştim ama dizi gözümde öylesine büyüyor ki her geçen bölüm, camı açıp "spaaatıkısss..!" diye haykırasım geliyor en manyağından yani o derece.. eleştirmezse ölecek hastalığına sahip kişilerden duyulan genel eleştiriler bu dizinin "seksi, kanı, aksiyonu vs harmanladığı basit bir yapım" olduğu yönünde ve ben bu kişilere okkalı kalay cümlelerinden başka ne desem ki şimdi..? evet bu dizide seks, kan, aksiyon dolu dolu var.. ancak bu öğelerin yanına zekayı, entrikayı, aşkı, gururu, intikamı, hırsları vs öyle ustalıkla katıyor ki göze eğreti gelen bir tek detay bile kalmıyor geride.. her bölümün kendi başına sinema tadından bile kat kat ötesini! verdiği bu dizi, 13 bölümlük ilk sezon senaryosunun da bölümler arası bağlantısını müthiş şekilde koruyarak "bir efsaneyim ben!" diyor.. 55 dakika içerisinde duygulandıran, coşturan, üzen, tahrik eden, hırslandıran, hoplatan, zıplatan acayip bir şey bu "Spartacus: Blood and Sand".. Olmaz denilen her şeyi olur kılıyor.. Numaralarıyla, zeka dolu senaryosuyla bir bölüm içinde defalarca oha çektirebiliyor.. Çok çok çok başarılı cast seçimiyle muhteşem oyunculuklar sunuyor.. sezon finaliyle 55 dakika boyunca tüyleri diken diken tutmayı başarıyor..


ana posttaki çok cümleyi tekrar ettim gibi belki de.. olsun.. bu diziyi izlemeyi erteleyen, düşünmeyen, bildik tavırlar içerisine girip küçümseyen aşağılayan iplemeyen kim varsa çok şey kaybediyor.. bunun için böyle debeleniyorum zaten.. önünüzdeki planları yırtın atın ve baş sıraya Spartacus'ı koyun, pişman olmazsınız.. izleyin, izleyin izleyin.. ha, bu diziyi "ay çok kan var ben dayanamam ühüh" diyerekten tukaka edenlere de demeliyim ki bunca kan kavga dövüş vahşet cidden hiç rahatsız etmiyor.. Öyle ki teknik uğraşların diziye büyüleyici bir masalsılık kattığını rahatlıkla söyleyebilirim kanlı sahnelerde.. Müziklerin sahnelerle bütünleşmesi de muhteşem muhteşem muhteşem.. Andy Whitfield umarım en kısa sürede atlatır lenf kanserini.. ikinci sezonun da ertelenmiş durumda olduğunu belirtelim.. yani en iyi ihtimalle 2011.. haa çok da tın.. o iyileşsin de isterse 2021'de başlasın.. bu 13 bölümü çevirip çevirip izlerim ben ve bir dakika dahi olsun sıkılmam.. ohh..!

Related Posts with Thumbnails