Küçüklükten beri sinirimizi en çok bozan şey değil midir maruz kalınan aile kaynaklı eleştirilerde başvurulan ilk silahın, başkalarını örnek göstermek olması..?
Daha bebeklikten başlar bu süreç.. 5-6 yaşlarındayken, bir topluluk ortamında önünüze konan yemeğe burun kıvırırsanız ebeveynlerinizden gelen ilk saldırı "aa bak Dorukcan ne güzel yiyor karnıbaharı" şeklinde olur.. O taciz ortamında elbette ki yememe ısrarı devam eder Dorukcan kozunu bertaraf etmek için.. Ardından gelen "sen yemezsen ben yerim, hamm, oh çok da güzel, hıhh" çırpınışları da faydasızdır.. Kollar göğüste kavuşturulur, kafa aşağı eğilir ve omuzlar seri bir şekilde yukarı-aşağı hareket ettirilerek "bananebanane" tepkisi ağız açılmadan verilir. Dorukcan ve annesinin galip komutan edasıyla sergiledikleri dik ve aşağılar duruşa karşın ilk tepkiden ödün verilmemiş, keçi inadı başarıya ulaşmıştır ebeveyn taarruzlarına rağmen.. Orospu çocuğu Dorukcan..
9-10 yaş vakitlerinde sürüyle çocuğun biraraya geldiği düğün, sünnet, kutlama vb ortamlarda enerji patlaması yaşayan heyecan dolu vücut, bu enerjiyi boşaltmak için yaşıtlarıyla beraber hayvanlar gibi koşmaya, tepinmeye, çıldırmaya başlar. Ancak bu sinerjiyi bozan bir Ethemcan vardır mutlaka, ailesinin yanında olgun olgun oturan.. Koşuşturmaktan yorulan bünye, enerjiyi düşürmemek, sabit tutmak amacıyla masasındaki yemeklere yol alır ve tam bu sırada annesinin "oğlum yeter artık, çok oynadınız, otur dinlen biraz, bak Ethemcan ne güzel efendi efendi oturuyor orada" babında konuşarak çiğnenmesi yeni bitmiş yaprak sarmasını boğaza dizer.. Ethemcan'dan daha o anda nefret etmiş çocuk tabii ki kulak asmaz bu telkinlere ve bağırıp, çağırıp, koşup, zıplamaya devam etmek üzere diğer elemanların yanına uzar.. Fakat kulaklardan gitmeyen anne cümlesi şevkin kırılmasına ve vitesin 5'ten 2'ye düşmesine yetmiştir bile.. Orospu çocuğu Ethemcan..
11-12 yaşlarına gelindiğindeyse ilkokul karnelerindeki 5'ler, yerlerini ortaokul karnelerindeki 4'lere 3'lere 2'lere 1'lere bırakmıştır, ders çalışmak yerine sporcu kartlarıyla kadrolar kurmanın, Muñeca brava'da Natalia Oreiro'nun dehşetengiz mal varlıklarına odaklanmanın, amiga 500'de sensible soccer oynamanın tercih edilmesinden ötürü.. Bu düşüş, nihayetinde aile meclisinin dikkatini çekmiştir doğal olarak.. Veli toplantısı vakti geldiğinde vücudu saran stres, toplantı sonrasında yerini salt sinire bırakır.. Veli tarafından, sorumlu insanı hesabı, hocaların ağzından çıkan her kelime, okunan her sınav notu(diğer öğrencilerinkiler de dahil olmak üzere) uzuv kadar bir kağıda karınca duası modunda kaydedilmiştir..Matematik dersinden alınan 63 puan, 85 alan Sine'nin, 91 alan Alican'ın, 100 alan Uğurcan'ın gölgesinde kalmış olduğundan, bu kişiler örnek gösterilerek delici bakışlarla hesap sorulur.. Yapılan minnacık bir haylazlık, diğer harbi yaramaz ve serseri çocukların tonla vukuatıyla bir tutularak "böyle böyle yapmışsın, yakışıyor mu sana..?" şeklinde yüze vurulup konuşmanın en gergin anlarına imza atılır.. Hıkla, mıkla, isyanla, hırla, gürle bu stres ve sinir dolu anlar geride bırakılmıştır fakat kalpteki kalıntıları, içte biriken tonla derde bir ek olmayı başarmıştır.. İbne Alican, orospu Sine, orospu çocuğu Uğurcan..
Lise dönemlerinde, hele de lise giriş sınavlarında yüksek bir puan alınıp bir dolu ineğin arasına düşüldüyse, toplantıların zaten daha o yaşta yorulmuş bünyeye gark ettiği olumsuzluklar da kat kat artar.. Müdür yardımcısının ve rehber öğretmeninin ota boka eve açtığı telefonlar, aslında ortada bir mesele dahi olmamasına rağmen bir utanç tablosu olarak yüze vurulur.. İşin içine bir de öss hazırlık aşaması -yani dersaneler- girdiği zaman tacizlerin içeriği "nasıl para kazanacaksın sen, nasıl saygı göreceksin, nasıl evleneceksin" tarzı gelecek kaygılarıyla dolar.. Denemelerde Onurcan gibi 290.585 puan alınamadığında, okulda not ortalaması Sima'nınki gibi 4,93 olmadığında uyuz uyuz söylenmelere maruz kalınır.. Ergenliğin getirdiği sıkıntılar, gerginlik, boşluk hissi falan zerre iplenmez her şeyi en iyi bildiğini sanan aile anlayışının gereğince.. Orospu Sima, orospu çocuğu Onurcan..
Rejenerasyon idmanındaki düz koşu temposuyla kapağın atılmış olduğu üniversitedeki hayatın daha ilk bir iki senesinde üstten ders alan eloğullarının da bu dünya üzerinde yaşıyor oldukları çalınır kulağa.. Sinancan'ın work and travel'la Amerika'ya, Emrecan'ın erasmus'la Çek Cumhuriyeti'ne, Ahmetcan'ın ise yazın dil öğrenmek üzere İngiltere'ye gideceği haberleri de sağlı sollu çakılır surata.. Bu sırada Türkiye'de kalmayı tercih etmiş Feritcan ve Buğracan da yaptıkları türlü yalakalıklarla kazandıkları mevki, sosyal statü ve imajla birlikte, eğitimle olmasa da bir şekilde örnek olarak karşımıza çıkabilirler.. Aynı anda hem okuyup, hem dil kursuna gidip, hem staj yapıp, hem sertifikalar alıp, hem toefl'a ales'e girip, hem uçan, hem kaçan azimli! gençlerin haberleri de aile, eş, dost, akraba gibi tüm insanlığı içeren devasa bir güruh tarafından beyne sokulduğu gibi, en ufak bilgi sahibi olunmadığı özel hayattaki yıkımlar, sorunlar, acılar vs gözardı edilerek kişisel saldırılara zemin hazırlar.. Sinancan, Emrecan, Ahmetcan, Feritcan, Buğracan vs.. Sizler de orospu çocuğusunuz..
A evlenmiş, B işe girmiş, C şu ülkeye gitmiş, D 2.5 milyar maaş alıyormuş, E'ye özel araba tahsis etmişler, F terfi etmiş, G'nin sigortası varmış, H çocuk yapmış, İ Amerika'ya yerleşmiş, J doktora yapıyormuş, K nişanlanmış, L'ye bir maaş ikramiye vermişler, M'nin cv'si bir sayfaya sığmıyormuş, N 20 yaşında iş hayatına atılmış, O şimdi asker, P müdür olmuş, R'yi şirket toplantı için Dubai'ye yollamış, S orospu, Ş Levent plazalarının aranan elemanıymış, T 7 dil biliyormuş, U si i o olmuş, Ü ev alıp kiraya vererek geleceğe yatırım yapmış, V'nin not ortalaması 3.89'muş, Y aslanmış, Z de kaplanmış..
imza: Oturduğu yerden millete söven Barakuda..
30 Mart 2010 Salı
Detective Fucking Morgan
"Seni Seviyorum"ları ihmal etmemek gerek.. Tarihe notlar düşelim ki bilmemkaç sene sonra yaşarsak ve buralar da hala ulaşılabilir olursa bakar bakar iç çekeriz bir hoş oluruz.. Konumuz, ağabeyimiz, babamız, kardeşimiz, öldüğümüz, bittiğimiz, taptığımız Dexter Morgan'ın bir o kadar tapılası kardeşi Debra Morgan.. (e spoiler içerdiğini söylememe gerek var mı..? önem veren okumaz, vermeyen okur, devaam)

Babası Harry'nin, üvey kardeşi Dexter'la olan yakın ilişkisi nedeniyle epey yalnız büyümüş olan Debra, hayatı boyunca Harry'yi etkilemeye çalışmış, ve bu uğurda tıpkı O'nun gibi polis olmuş birisi.. Anne ve babasının erken yaşta ölmüş olmasından dolayı tek sağ yakını Dexter ve O'nun da sosyal yönünün pek zayıf olması nedeniyle hayli ilginç bir ilişkileri var.. Özel hayatlarında karşılaştıkları türlü zorluklardan, yavaş yavaş keşfettikleri birbirlerine sığınma dürtüsünün yardımıyla daha kolay kurtulabilmeleri, dizide yüreğimize dokunan çok önemli anların ciddi bir kısmını oluşturuyor..
Bu sahnede tanık olunan muhteşem oyunculuk emin olun ki 48 bölüm boyunca buram buram işlendi bünyeye.. Hatırı sayılır ödüllerde hala adaylığı bile olmamasıysa tek kelimeyle delirdiğim bir konu.. Yani sırf şu 3 dakika bile emmy'ye de golden globe'a da aday olup kazanmasi için yeterli referans..

Deb iş hayatında ne kadar başarılıysa aşk hayatında da bir o kadar başarısız.. Yaptığı seçimler felaket kelimesiyle dahi adlandırılamayacak kadar kötü ve bu hataların farkında vardığı zamanlardaki ruhsal çöküşleri de yürek dağlıyor.. Polis kimliğiyle aşırı cool ve tough(Joker haklı, bunu Türkçe ifade eden tek kelimelik bir karşılık yok ı-ıh) iken aşk sözkonusu olduğundaysa aşırı kırılgan.. Bu hayal kırıklıklarında da elbette ki stabil azgınlığının pençesine düşüp verdiği kararlar ve giriştiği icraatlar büyük etken.. Öyle ki genç-yaşlı, siyah-beyaz, zengin-fakir pek ayırmaz birisi Deb..

Deb aynı zamanda aşırı derecede ağzı bozuk birisidir.. Sevinç, üzüntü, acı, keder, korku, şok vs her türlü ana en hafifinden bir "fuck" sıkıştırır.. Ağzına da öyle bir yakışıyor ki.. Bölüm boyunca sadece o konuşsa ve gelene geçene ana avrat kaysa büyük bir zevkle izletir kendisini.. Bu da küfürlerden bir demet olsun..
Derine indiğimiz zaman yaptığı hataların nedenini aslında "sevgi açlığı" olarak da nitelendirebileceğimiz Deb, diziye hayran olmamıza sebebiyet veren sayısız nedenin en önemlilerinden kesinlikle.. Aynı bölüm içinde hem deli gibi güldürüp hem de deli gibi duygulandırabilen bu karaktere hayat veren Jennifer Carpenter'a hem harika oyunculuğu için, hem Michael C. Hall'un zor döneminde medyaya verdiği yüreklere su serpen demeçleri için, hem güzelliği için, hem de bana şu ıghhh süreçte bunları yazdırabilecek gücü verdiği için hayranım, çok seviyorum, ohh..

Bu çalışmayı da şu muhteşem sahneyle kapatalım bari eheh..

Babası Harry'nin, üvey kardeşi Dexter'la olan yakın ilişkisi nedeniyle epey yalnız büyümüş olan Debra, hayatı boyunca Harry'yi etkilemeye çalışmış, ve bu uğurda tıpkı O'nun gibi polis olmuş birisi.. Anne ve babasının erken yaşta ölmüş olmasından dolayı tek sağ yakını Dexter ve O'nun da sosyal yönünün pek zayıf olması nedeniyle hayli ilginç bir ilişkileri var.. Özel hayatlarında karşılaştıkları türlü zorluklardan, yavaş yavaş keşfettikleri birbirlerine sığınma dürtüsünün yardımıyla daha kolay kurtulabilmeleri, dizide yüreğimize dokunan çok önemli anların ciddi bir kısmını oluşturuyor..
Bu sahnede tanık olunan muhteşem oyunculuk emin olun ki 48 bölüm boyunca buram buram işlendi bünyeye.. Hatırı sayılır ödüllerde hala adaylığı bile olmamasıysa tek kelimeyle delirdiğim bir konu.. Yani sırf şu 3 dakika bile emmy'ye de golden globe'a da aday olup kazanmasi için yeterli referans..

Deb iş hayatında ne kadar başarılıysa aşk hayatında da bir o kadar başarısız.. Yaptığı seçimler felaket kelimesiyle dahi adlandırılamayacak kadar kötü ve bu hataların farkında vardığı zamanlardaki ruhsal çöküşleri de yürek dağlıyor.. Polis kimliğiyle aşırı cool ve tough(Joker haklı, bunu Türkçe ifade eden tek kelimelik bir karşılık yok ı-ıh) iken aşk sözkonusu olduğundaysa aşırı kırılgan.. Bu hayal kırıklıklarında da elbette ki stabil azgınlığının pençesine düşüp verdiği kararlar ve giriştiği icraatlar büyük etken.. Öyle ki genç-yaşlı, siyah-beyaz, zengin-fakir pek ayırmaz birisi Deb..

Deb aynı zamanda aşırı derecede ağzı bozuk birisidir.. Sevinç, üzüntü, acı, keder, korku, şok vs her türlü ana en hafifinden bir "fuck" sıkıştırır.. Ağzına da öyle bir yakışıyor ki.. Bölüm boyunca sadece o konuşsa ve gelene geçene ana avrat kaysa büyük bir zevkle izletir kendisini.. Bu da küfürlerden bir demet olsun..
Derine indiğimiz zaman yaptığı hataların nedenini aslında "sevgi açlığı" olarak da nitelendirebileceğimiz Deb, diziye hayran olmamıza sebebiyet veren sayısız nedenin en önemlilerinden kesinlikle.. Aynı bölüm içinde hem deli gibi güldürüp hem de deli gibi duygulandırabilen bu karaktere hayat veren Jennifer Carpenter'a hem harika oyunculuğu için, hem Michael C. Hall'un zor döneminde medyaya verdiği yüreklere su serpen demeçleri için, hem güzelliği için, hem de bana şu ıghhh süreçte bunları yazdırabilecek gücü verdiği için hayranım, çok seviyorum, ohh..

Bu çalışmayı da şu muhteşem sahneyle kapatalım bari eheh..
29 Mart 2010 Pazartesi
Kötüyü "En" İle Sınırlandırmak

en mutlu senaryo "feneri yeneriz.. nevizade de inler ortalık.. arkadaşa çav denir.. sonra dolmuşa doğru giderken çevrendeki 56826 mutlu insan görülür ve çile başlar.. dolmuşta ölüm tehlikesi.. yanına bir taşın oturup kimyayı bozması.. veyahut bir ayıoğluayının oturup hayattan soğutması.. sonra eve yürürken tenha sokakların vereceği tırsış hissi.. sonra aynı boktan hayat.." idi.. en kötüsü de en mutludaki maddelerden farklı olarak "fener koyar.. depresyon 3-4 saat önce başlar" şeklinde düşünülmüştü.. ikisi de olmadı tabii.. bir ihtimal daha vardı, o da kötünün kötüsüydü..
maç öncesi dışarıda yürümek için geçirilen mecburi 3-5 dakikada 3-5 dakikalık sağanak yağmur ıslattı kafayı.. kafa boşluğa çıkınca başladı, çatının altına girince bitti yani.. fener koydu.. çatıdan uzaklaşıldı haliyle.. ve sağanak başladı.. bittiğinde dışarıdaki meşguliyet de bitmişti zaten.. eve gelindi.. sağda solda maç çözümlemeleri yapıldı, mutsuzluğu derinlere gömüp uykunun şefkatli kollarına bünyeyi bırakma hazırlıkları yapılırken sanal dünya bir kez daha görülmemesi gereken birşeyi gösterdi gözlere ve ardında bıraktıkları, ekrana mal mal bakan gözler, dimdik olmuş tüyler, yana eğilmiş bir kafa ve kırılmış bir kalpti..
halihazırda seyrelmeye başlamış saçlardaki ilk beyazı görerek başlanan bir günden iyi birşeyler beklemiş olmaksa, tükendi dediğimiz, fakat galiba bir hücrenin insan vücudundaki oranına denk gelecek küçüklükte ve etkisizlikteki bir umut ışığının hala içeride biryerlerde varolmasından ileri geliyor sanırım.. umuyorum ki tez vakitte söner o ışık.. o ufak hücre.. kanser edenler sağ.. kanserli hücrelerse çoğalmakta.. neyin umudu..
gecenin köründe Dexter 412'yi tekrar izlemek dağıttı en azından kafayı biraz.. ah deb ah.. seviyorum seni.."fuck you..! i love you..!"
Barakuda&Joker ltd. ak. şti. VendettA'yı önce bir kez de burada tebrik edip, sonra da, müthiş bir seyir halinde ilerleyen hayatının bu galibiyetle birlikte daha bir coşmasını ve saçtığı enerjiden bizi de mahrum bırakmamasını temenni eder..
27 Mart 2010 Cumartesi
Orospu Çocuğu Canum Evladum





şu an dünya üzerinde bu herifle sevişmek isteyen yüzlerce milyon dişi var.. bu burunla.. bu gülüşle.. bu emo imajla.. bu kıllarla.. bu iğrenç triplerle.. bu mal bakışlarla.. evet bu herifle.. böyle, insanın kilitlenip kaldığı, edeceği hiçbir sözün amacını karşılayamayacağını hissettiği, sadece kendi nefes alıp vermesini duyduğu çaresizlik anları vardır ya hani.. o anı yaşıyorum şu an.. ne desem boş.. sağı solu kırsam boş.. haykırsam boş.. sokakta görülse dönüp bakılmayacak bu tip, şimdilerde bu yüzlerce milyon dişinin yorganaltı senaryolarındaki misyon(er) kişinin ta kendisi.. robert'a başarının devamını diliyor ve tez vakitte paylaşmak zorunda olduğumuz oksijen stokundaki payından feragat ederek boyut değiştirmesini diliyorum.. olmadı ben bi kendimi öldürüp gelirim artık.. çav..
Kara Köpekler Havlarken

Genç yönetmen Mehmet Bahadır Er'in ilk uzun metrajı.. Filmi geçen sene bu zamanlar iff'deki galasında izlemiştim ve daha anca geçen hafta vizyona girmesi pek ilginç bir durum.. Film o gün bazı teknik eksikliklerle izleyiciye sunulmuştu ve özellikle ses konusunda ciddi sorunlar yaşanmıştı.. Buna rağmen hakkında hiçbir fikri olmayan izleyici kitlesini perde kapandığında kendisine hayran bıraktırmayı başarabilmişti..
Künye ilk bakışta pek içaçıcı gelmeyebilir ama ayakları yere basan anlatım tüm negatif beklentileri geçersiz kılıyor izlendikten sonra.. Çeliktepe'nin bir mahallesindeki, çevresine oranla nispeten mülayim olan Selim(Cemal Toktaş) ve apaçi Çaça'nın(Volga Sorgu) bir avm'nin güvenlik işletmesini alarak yırtmak, düzgün bir hayat kurmak istemelerini konu ediniyor.. Bu aşamada mahallenin diğer hızlı gençleriyle yaşadıkları gerginlikler, sözü geçen büyüklerle yaşanan anlaşmazlıklar ve ihalenin yansımaları gibi etkenlerden oluşuyor gelişme süreci..
Olayların çok akıcı bir yapıya sahip olması ve de 90 dakikalık süre seyir zevkini epey arttırıyor.. Asıl önemli noktaysa filmin, sanki o mahallenin gerçek yaşamına gizlice sokulmuş bir kameranın kaydettiği görüntülerden oluşuyormuş gibi hissettirmesi.. O kadar çok "aa ben bu tipi biliyorum" adamları var ki.. Bunlar bir de son zamanların parlayan ismi Cemal Toktaş ve bütün salonu kahkahalara boğan Volga Sorgu'nun harika oyunculuklarıyla birleşince hayat boyu görüp görülebilecek en doğal filmlerden biri çıkmış oluyor karşımıza.. Üstüne de Erkan Can ve Murat Daltaban sosları.. Medyada kendine hiç yer bulamaması, popüler isimlerden uzak bir kadroya sahip olması gibi etkenlerle beklentiler doğal olarak düşüyor film öncesinde ve alınan sonuçla beraber bünyeye kalan zevk kat kat artmış oluyor..
Aslında bu filmi kısaca "sürpriz" olarak nitelendirmek çok doğru olacaktır.. Piyasada bu kadar sansasyon yaratıp seyirciye sadece fiyasko izleten tonla film varken Kara Köpekler Havlarken gibi yapımların bellerini sadece festivallerden gelecek ödül paralarına falan dayamak zorunda kalması çok acı bir durum.. Gişeleri sıfıra yakın yani.. Vizyondan kalkmadan tavsiyedir..
Ayrıca Ayfer Dönmez'in bu sıfır oyunculuk yeteneğiyle bu sektörden para kazanması beni oturduğum yerden dahi rahatsız ediyor.. Ha diyeceksiniz bunca alakasız isim ne trilyonlar götürüyor da bir Ayfer Dönmez'e mi taktın.. Batıyor napıyım.. Kendisini gerçekte de gördüm çok çok güzel birisi yani ne bileyim reklamlarda falan ya da başka yerlerde kendisini gösterse bana da batmaz haliyle..
8
26 Mart 2010 Cuma
Büşra

Alper Çağlar'ın, senaryosunu Bahadır Boysal'la birlikte yazıp aynı zamanda da yönettiği film, Bahadır Boysal'ın yarattığı çizgi karakter türbanlı Büşra'nın hikayesini anlatıyor..
Filmin, daha bırakın fragmanının çıkmasını, konusu belli olduğunda ve çekimlere başlandığında dahi aşırı derecede önyargılı eleştirilerle vurulduğunu belirtmek gerekiyor öncelikle.. Fragman çıktığında da zaten insanların filmi izlemiş gibi yerden yere vurmaları, belaltı çalışmaları, aşağılamaları ekşisözlük'te 2-3 dakika harcanarak görülebilir spoiler görmeden.. Spoiler görmeden diyorum çünkü ilk 3 sayfa sadece fragmanı izleyip de filme sövenlerle dolu.. Anlayın yani olayın vahametini..
İşte böyle baskı ve acımasızlıkla dolu bir süreçten sonra vizyona girebilmiş bir film Büşra.. Eleştirilerin(çoğu film izlenmeden yapılmış olanları zaten) genel olarak filmin siyasi yapısıyla ilgili olduğunu söyleyebilirim.. Eleştiriler bu yönde ancak filmin en ufak bir siyasi yönü yok aslında.. Türban kelimesini duyan herkes bir anda asıl anlatılmak istenen şeyleri yoksayıp başlıyorlar sövmeye ki bu resmen filmi yaratanlara ve amaçlarına hakaret.. Film, birbirlerinden çok farklı iki birey olan Büşra ve Yaman'ın yolunun kesişmesini ve bu süreçte yaşanan zıtlaşmaları, yakınlaşmaları, diğer yan öğelere yansımalarıyla beraber anlatmayı amaçlıyor ki bunun üzerine halen siyaset katmak bence paranoyaklıktan başka birşey değil..
Topluma mesaj verme kaygısıyla çekilmiş filmlere uyuz olmuşumdur hep.. Eğreti diyaloglar ve sahnelerle donatıp da kendinden tiksindiren sürüyle film var piyasada.. Kolay yolu seçenler yani.. Büşra'nın böyle bir derdi yok kesinlikle.. Olabildiğinde naif bir anlatıma sahip, öyle çok uç noktalarda duygular vaadetmeyen, kendi halinde..
İçerik olarak gönül rahatlığıyla beğendiğimi söylesem de teknik olarak bakıldığında elbette ki bazı amatörlükler göze çarpıyor.. Fakat her zaman bahsettiğim gibi bu tür ilk filmlere, deneme filmlerine, farklı filmlere her zaman toleranslı olunmasından yanayım.. Ve tabi ki gişede daha fazla şans verilmesinden.. ilk 3 gün rakamının 9.500'lerde olması içimi acıtıyor.. 9.500 diyince de Hayat Var'ın gişesi aklıma geldi şimdi bir de.. Yazık yani.. Ha bu da demek değildir ki her gişe yapan film kötüdür.. Ülkemizde 2.5 milyon gişe yapmış Nefes'i Kurtlar Vadisi-Irak'la bir tutanlar olduğu sürece.. Neyse..
Başroldeki Mine Kılıç öyle aman aman oynamamışsa da kesinlikle de sırıtmamış.. Başarılı sayılabilir.. Tayanç Ayaydın bohem, agresif, yalnız yazar Yaman rolüne çok iyi oturmuş.. Çok ısındığım, kimi zaman iç çektiren kimi zaman keşke dedirten bir karakterdi Yaman.. Yeniden: "aah ah".. Büşra'nın sözlüsü rolündeki Coşku Cem Akkaya ileride adından çokça söz ettirebilecek bir isim.. Ciddi bir yıldız kumaşı var ki filmin en değişik karakteri aslında.. Yaman'a çekilen ahlar yetmiyor, on katını Büşra'nın tiki kankası Selen(Enise Ütük) çektiriyor.. Murat Prosçiler de çok yetenekli bir oyuncu aslında.. Daha çok yapımda görmek isterdim kendisini..
Büşra kesinlikle şans verilmesi gereken, kendi içinde tutarlı, türban vs geyiklerine yem edilmeyi hak etmeyen, gayet izlenesi bir film diyerekten bitireyim..
7
25 Mart 2010 Perşembe
24 Mart 2010 Çarşamba
3. Yeşilçam Ödülleri

Ülkemizin toplumun her kesiminden saygı gören bir sinema ödülleri töreninin olması hepimizin hayali elbette ancak bu Yeşilçam Ödülleri'nin de o çok söylenen "oscarlar"ın yanından dahi geçemeyeceği çok açık.. Hele de bu kadar çok ödül törenine sahipken aralarından birinin çıkıp yücelmesi pek kolay değil.. Altın Portakal, Altın Koza, İstanbul Film Festivali, Siyad vs diyerek gitgide uzar bu liste..
Ayrım yapmaksızın halen her ödül töreninde bazı önyargıların gerçek başarının takdir edilmesine engel olduğunu görebiliyoruz mesela.. Şimdi aklımda geldi.. Sene 2008'di galiba.. Hangi ödüller olduğunu hatırlamıyorum, en iyi erkek oyuncu dalında Kenan İmirzalıoğlu, Yetkin Dikinciler ve bir kişi daha adaydı.. Aday sayısı 3'tü yani.. Ödülü, adını hatırlamadığım kişi ve Yetkin Dikinciler beraber kazanmıştı.. Kabadayı'da bariz şekilde Şener Şen'i dahi sollamış bir performansı aşağılama yarışması yapılsa en etkili yol bu olurdu kesinlikle.. 3 aday göster, 2'sini seç, diğeri mal gibi kalsın.. Neden..? Önyargılar işte.. Kendisinin bugüne dek tek bir ödül alamamasını düşündükçe bu camianın da yapısını bizim, kulübü kendi ellerinde tutmak ve dışa kapatmak isteyen Galatasaray Lisesi zihniyetine benzetmem yanlış olmaz kesinlikle.. Sayısız örnekle de çoğaltılabilir bu adaletsizlik.. Ara ara, bugünkü Nefes'in başarısı gibi durumlar türer ama istisnalar kaideyi bozmuyor sonuçta..
Vavien'i ve İki Dil Bir Bavul'u izleyemedim ama Nefes'in bu ödülü almasını çok istiyordum, iyi ki de aldı.. İnsanlar hastalıklı beyinlerinin gerektirdiği şekilde bu filmi milliyetçi, militarist, ağlak vs olarak değerlendirip topa tutsa bile, objektif gözler ortada nasıl bir başyapıta sahip olduğumuzu görecektir.. Akademi The Hurt Locker rezaletini taçlandıradursun, Nefes, o filmden 9492829 kat daha kaliteli ve dürüst bir film olarak kalbimdeki özel yerinde sapasağlam durmaktadır.. Asıl saçma noktaysa bu aralarındaki en önemlisi sayılan ödüllerde en iyi film ödülünün Nefes'e verilip Akademi'yeyse Güneşi Gördüm'ün yollanmasıdır.. Bu noktada VendettA'nın Oscar öncesi En iyi yabancı dilde film dalıyla ilgili yazısına bir göz atmalı herkes.. Niye yabancılar gibi film yapamıyoruz diye çok kez dövünüyoruz ama kendi eserlerimizi bu denli yoksayarsak daha da çok dövünürüz..
Hayat Var öyle değişik bir eser ki bünyeye verdiği "film zevki"nden ziyade anlatmak istedikleriyle, yönetmeninin hayal dünyasıyla, oyunculuklarıyla beraber çok başka etmenler ışığında değerlendirmesi gerekir.. Tıpkı Sonbahar gibi.. Sadece şunlar iyiydi, şunlar kötüydü, aha da puanı şudur diye değerlendirmek çok sığ bir yaklaşım olacaktır.. Hayat'ın büyülü dünyası kendi içinde muhteşem yansıtılmış gerçekten ki burada Reha Erdem'in becerisi filmin her noktasında buram buram hissediliyor.. En iyi yönetmen ödülünü hakettiğini düşünüyorum..
En iyi erkek oyuncu adaylığında en şanslı isimler Mert Fırat ve Mete Horozoğlu idi.. Kalbim, beynim, mantığım, böbreğim, dalağım piyasada ne kadar erkek oyuncu ödülü varsa hepsini Mete Horozoğlu'nun kazanmasını diliyordu.. Olmadı ne yazık ki.. Bu demek değildir ki Mert Fırat başarısız.. Kendisi ezber bozacak çok zor bir role muhteşem şekilde hayat vermişti, büyülemişti.. Fakat Mete Horozoğlu'nun dünyada dahi eşine zor rastlanılacak performansının yanında çok gerideydi.. Ben şu satırları yazarken bile filmdeki sahneleri aklımı benden alıp bedenimi ürpertiyorsa iş orada bitmiştir zaten.. O oyunculuğu tam anlamıyla tanımlayacak yeteneğim yok benim yahu.. Bu adam tüm dünyanın canlı izlediği bir törenle falan onurlandırılmalı ve 6-7 milyar insan da bu performansı izlemelidir.. Ancak böylesine fantezilerle bezeli bir takdir yaraşır kendisine..
Hayat Var'da büyüsüyle, duruluğuyla, güzelliğiyle, hüznüyle herkesi büyüleyen Elit İşcan'ın en iyi genç yetenek seçilmesine çok sevindim.. Kendisini Beş Vakit'te hala izlememiş olmamsa benim ayıbımdır..
Bunca ünlü ismin, yetenekli oyuncunun ödül kazandıkları zaman konuşmalarında iki kelimeyi bir araya getirememesini bana kimse heyecanla açıklayamaz.. Uyuz oluyorum bu duruma.. Ödül verenler zaten bir garip, onları geçelim, ancak ödül alanlar da öeh dedirtince olmuyor işte.. Bir Cemal Toktaş vardı adam gibi iki kelam eden.. Cumbul da ne yaptığını bilmiyordu.. Vurguları olsun, laf kesişleri olsun, söze girişleri olsun.. Adayların tanıtımda kullanılan kısa görüntüler de ancak bu kadar saçmaca seçilebilirdi.. Tebrikler..
Reha Erdem'in kısa konuşması gecenin en önemli anıydı belki de.. Konuşmasında "bu ödül sanırım 2500küsür kişilik bir jürinin takdiri.. çok güzel.. neredeyse filmin gişesi kadar.. teşekkürler.." gibi bir cümle döküldü ki ağzından ilk anda herkes kopsa da gerçek çok acıydı aslında..
Töreni genel olarak pek kimsenin sallamamasıysa üzücü elbette ki.. Kimisi mecburen dizi setinde, kimisi oyununda, kimisinin bahanesi belli değil.. Türkiye'nin Oscarları deniyor ama işte hikaye nihayetinde..

Elit..
23 Mart 2010 Salı
Ölünün Arkasından Konuşulur..
zaten uzun zamandır içime dert olan, özhan canaydın'ın ölümüyle de tekrardan hareketlenen konu hakkında iki satır yazmazsam çatlarım.. "kör ölür badem gözlü olur" meselesi işte anlamışsınızdır zaten..
bu ölümle beraber bir kez daha tanık oldum insanların ikiyüzlülüğüne.. zamanında o'na etmediği hakaret kalmamış insanlar şimdi arkasından "aslında iyiydi de değerini bilemedik, gelmez öylesi, sadece galatasaray'ı düşündü" vsvs konuşuyor.. gelişinde tutamayacağı sözler verdikten sonra terim'i de getirip ben dahil herkesi bol kepçe vaatleri ile kandıran, sonrasında futbol takımını tarihindeki en rezil durumlara düşüren, diğer branşları amatör yapıdan beter edip avrupa üçüncüsü bayan basketbol takımının ligden düşmesinde ciddi pay sahibi olan, aziz yıldırım'ın planlı programlı ilerleyen fenerbahçe cumhuriyeti politikası karşısında galatasaray'ın haklarını asla korumayan ve ezilmeye mahkum kılan, 100.yıl büyüsünü mireille mathieu ile sınırlı tutan, taraftarı sahipsiz bırakan, galatasaray'ı çok yaklaştığı avrupa devlerinden biri olma hedefinden tamamen uzaklaştıran ve kulübü kendi lise zihniyetinin tekelinde küçücük bırakmak için elinden geleni yapan, her türlü fair-play söyleminin aksine müthiş yüksek bir ego ve bencillik sahibi, samimiyetine asla inanmadığım birisiydi canaydın.. bunu, şimdi arkasından methiyeler düzen kişiler de biliyordu ki zamanında tribünlerde sayısız kez istifa çığlıkları yükselmiş, web siteleri açılmış, hatta gazeteye ilanlar bile verilmişti.. şimdiyse türk insanının klasik balık hafızası kavramı su yüzüne çıkıyor, canaydın da göklere..
iyi birşey yaptıklarını sanıyorlar belki de.. belki de bilerek ve isteyerek başvuruyorlar bu yalanlara.. ister geçmişteki hakaretlerin hata olduğu düşüncesi, ister o sözler ahirette götüme girmesin anlayışı.. neyse ne.. o'nu başından beri sevmiş ve desteklemiş kişilerin "gerçek" üzüntü cümleleri, bugün sağda solda duyduğum sürüyle güzellemenin arasında %1 falan ancadır.. böyle de yozlazmış ve unutmayı hayat felsefesi haline getirmiş bir milletiz işte.. yarın o cenazede haklarını helal ederlerken bunu kalpten söyleyenlerin yanında bir o kadar da zamanında ona tonla kötü söz söylemiş insan olacak.. bu da asla şu "ölünün arkasından konuşulmaz" mottosuyla açıklanamaz.. yani "aa ölmüş gitmiş sonuçta, iyi konuşmak lazım" dendiğini düşünmüyorum ben.. o kadar kolay değil.. hiç mi düşünülmez yani o insanın toprağa yalanlarla yollanmasının ne kadar kötü birşey olduğu..? mesela ben böyle birşeyi kendimde istemem kesinlikle.. kimse benim arkamdan yalandan şöyleydi, böyleydi, aslandı, kaplandı demesin ya.. söven sövsün öven övsün..
sırf canaydın meselesi değil tabii olay.. çok yaşadık bunun örneklerini.. gayet de sevilmeyen kişiler ne törenlerle uğurlandılar.. heybetli cenaze törenleri, afili cümleler vs.. ve gelecektekileri düşünüyorum.. en alenisinden kazık atanları tepesine çıkarmış bu millet daha kimleri kahraman ilan edecek öldüklerinde..? rte..? gül..? özkök..?(isimler farketmez) evren..? erbakan..? belki öcalan..? hiçbirşeye şaşırmamak lazım artık..
benim için, benim nazarımda şeref yoksunu olan bir adam, başkalarının haklarını yiyen adamdır.. hainlik eden adamdır.. "iyi" olmayan adamdır ve bu dünyada bulunduğu her gün bu dünya adına bir kayıptır ve göçüşü de bu dünya adına bir kazançtır.. benim için böyle düşünen varsa, olacaksa da saygı duyarım sonuna kadar..
gırgır ali der ki: "hainlere ve kalleşlere acımayacaksın..!" tüm bu dediklerim de o hesap işte..
imza: acımasız, kalpsiz, ruhsuz, hayvan, kıl, tüy Barakuda..
bu ölümle beraber bir kez daha tanık oldum insanların ikiyüzlülüğüne.. zamanında o'na etmediği hakaret kalmamış insanlar şimdi arkasından "aslında iyiydi de değerini bilemedik, gelmez öylesi, sadece galatasaray'ı düşündü" vsvs konuşuyor.. gelişinde tutamayacağı sözler verdikten sonra terim'i de getirip ben dahil herkesi bol kepçe vaatleri ile kandıran, sonrasında futbol takımını tarihindeki en rezil durumlara düşüren, diğer branşları amatör yapıdan beter edip avrupa üçüncüsü bayan basketbol takımının ligden düşmesinde ciddi pay sahibi olan, aziz yıldırım'ın planlı programlı ilerleyen fenerbahçe cumhuriyeti politikası karşısında galatasaray'ın haklarını asla korumayan ve ezilmeye mahkum kılan, 100.yıl büyüsünü mireille mathieu ile sınırlı tutan, taraftarı sahipsiz bırakan, galatasaray'ı çok yaklaştığı avrupa devlerinden biri olma hedefinden tamamen uzaklaştıran ve kulübü kendi lise zihniyetinin tekelinde küçücük bırakmak için elinden geleni yapan, her türlü fair-play söyleminin aksine müthiş yüksek bir ego ve bencillik sahibi, samimiyetine asla inanmadığım birisiydi canaydın.. bunu, şimdi arkasından methiyeler düzen kişiler de biliyordu ki zamanında tribünlerde sayısız kez istifa çığlıkları yükselmiş, web siteleri açılmış, hatta gazeteye ilanlar bile verilmişti.. şimdiyse türk insanının klasik balık hafızası kavramı su yüzüne çıkıyor, canaydın da göklere..
iyi birşey yaptıklarını sanıyorlar belki de.. belki de bilerek ve isteyerek başvuruyorlar bu yalanlara.. ister geçmişteki hakaretlerin hata olduğu düşüncesi, ister o sözler ahirette götüme girmesin anlayışı.. neyse ne.. o'nu başından beri sevmiş ve desteklemiş kişilerin "gerçek" üzüntü cümleleri, bugün sağda solda duyduğum sürüyle güzellemenin arasında %1 falan ancadır.. böyle de yozlazmış ve unutmayı hayat felsefesi haline getirmiş bir milletiz işte.. yarın o cenazede haklarını helal ederlerken bunu kalpten söyleyenlerin yanında bir o kadar da zamanında ona tonla kötü söz söylemiş insan olacak.. bu da asla şu "ölünün arkasından konuşulmaz" mottosuyla açıklanamaz.. yani "aa ölmüş gitmiş sonuçta, iyi konuşmak lazım" dendiğini düşünmüyorum ben.. o kadar kolay değil.. hiç mi düşünülmez yani o insanın toprağa yalanlarla yollanmasının ne kadar kötü birşey olduğu..? mesela ben böyle birşeyi kendimde istemem kesinlikle.. kimse benim arkamdan yalandan şöyleydi, böyleydi, aslandı, kaplandı demesin ya.. söven sövsün öven övsün..
sırf canaydın meselesi değil tabii olay.. çok yaşadık bunun örneklerini.. gayet de sevilmeyen kişiler ne törenlerle uğurlandılar.. heybetli cenaze törenleri, afili cümleler vs.. ve gelecektekileri düşünüyorum.. en alenisinden kazık atanları tepesine çıkarmış bu millet daha kimleri kahraman ilan edecek öldüklerinde..? rte..? gül..? özkök..?(isimler farketmez) evren..? erbakan..? belki öcalan..? hiçbirşeye şaşırmamak lazım artık..
benim için, benim nazarımda şeref yoksunu olan bir adam, başkalarının haklarını yiyen adamdır.. hainlik eden adamdır.. "iyi" olmayan adamdır ve bu dünyada bulunduğu her gün bu dünya adına bir kayıptır ve göçüşü de bu dünya adına bir kazançtır.. benim için böyle düşünen varsa, olacaksa da saygı duyarım sonuna kadar..
gırgır ali der ki: "hainlere ve kalleşlere acımayacaksın..!" tüm bu dediklerim de o hesap işte..
imza: acımasız, kalpsiz, ruhsuz, hayvan, kıl, tüy Barakuda..
22 Mart 2010 Pazartesi
Gelme Diyorum Bak..!

nefret ettiğim yaz mevsiminin çok yaklaşmış olduğunu bugünkü "işte geldim burdayım..!" dercesine kendini belli eden bahardan kalma günle anlamış oldum maalesef..
artık sabahın ilk ışıkları, pardon işte öğlenin ışıkları inik panjurun aralıklarından yatağı ısıtıyor inceden.. yaşam enerjisi halihazırda sıfırlanmış olan bünyeyi daha da bir mayıştırıyor bu güneş.. 9'daki, 11'deki, 1'deki dersleri zaten kaçırmışken, 3'teki derse yetişmeyi dahi imkansız kılıyor.. ev ahalisinden gelen rutin günlük sorulara verilecek tek kelimelik cevaplara dahi üşendiriyor insanı.. önceki gece beyinde yankılanan "yarın x i ararım takılırız, yarın y filmine giderim, b'de a şeyiyle vakit öldürürüm" vs telkinlerin sabah kalkıldığında "en iyisi evde oturiim" şekline bürünmesine neden oluyor.. sonrasında hasbelkader evden dışarı atım atıldığındaysa havayla ilk temas anında göz(t)e girer o güneş.. saniyeler boyunca göz açtırmaz.. baş ağrısının temelini daha o anda atar.. toplu taşımada açılmayan klimalar yüzünden haşlanır naçiz vücut.. her saniye kahkaha atmazsa ölecek insanları tarafından doldurulur meydanlar, sokaklar, caddeler, kampüs bahçeleri.. gitar çevresinde toplanıp şarkı söylerler mutluluk timsali gençler.. amfilerde hocalarla ön sıra yalakaları tarafından gerçekleştirilen iğrenç esprilerle dolu sakil muhabbetler.. bavullara kaldırılan kalın giysilerden sonra vücut çıkıntılarını daha bi belli eden taş kızlar.. bavullara kaldırılan kalın giysilerden sonra vücut girintilerini daha bi belli eden leş kızlar.. falan filan..
Bahar geldi.. kapıyorum kepenkleri.. sanki açıktı da..
işte benim havam;

kasvet fetişisti Barakuda..
(buraya yaz sevgisini anlatan yorumlar bırakanın....) sen gelme ulan Joker :D
21 Mart 2010 Pazar
"İyi Bir İnsansın Ama Benim Aradığım Şeyler Farklı"
dışarıda yürürken istemeden duyduğum bir kadın yalanı daha.. daracık bir sokakta hararetli şekilde telefonda birisiyle konuşan kadını kısa bir süre zarfında dinlemek mecburiyetinde kaldım.. karşı taraf(flörtü falandır işte) muhtemelen aralarındaki bir sorunu çözmek için çabalarken veya somut cevaplar duymak isterken, gayet mantıklı ve cool cevaplar vermeyi kendine görev edinmiş kadın, yalan olduğu her halinden belli cümleler kuruyordu.. geçiştirmeler, lafı dolandırmalar, yokuşa sürmeler, somut şeyler söylememeler falan.. o kısacık zaman diliminde bunu anlamak cidden çok kolaydı.. sesler yükseldi, birşeyler oldu, ben adımlarımın daha büyük olmasından dolayı biraz ileride kaldım falan derken başlıktaki bu dehşet verici sözler döküldü o yırtılasıca ağzından.. elemanın muhtemelen bunu iyice köşeye sıkıştırmasından sonra, tartışmayı bitirmek ve elemandan tamamen kopabilmek için edilmiş bir sözdü o.. benim bile canım acıdı orada yahu.. orada deseydi ki "ben seni denedim, baktım, test ettim, ve tatmin olamadım, bu yüzden seni istemiyorum" vs, eminim ki o elemanın canı daha az acırdı.. en azından dürüst bir geri dönüş almış olurdu.. züğürt tesellisi.. böyle insanca bir tepkiyi duysaydım o an "helal olsun yüce insan" der takdir ederdim belki de.. olmadı tabii.. olmazdı da.. bu kadar adice, riyakarlık dolu, ucu açık, hiçbirşey ifade etmeyen bir cümleye ne dense boş aslında.. bu blogda sövdüğümüz onca ayılığın, adiliğin, kalpsizliğin özneli yüklemli bir ifadesidir bu cümle..
ah işte fırsat olacak, çekinceler olmayacak da şu duygu yoksunu yaratığı kapayacaksın bir odaya ve soracaksın: "ne peki ulan aradığın bu şeyler..?!" cevabı ben vereyim.. piçlik.. öküzlük.. ortam.. para.. statü.. yavşaklık.. dörtteker.. göbeğe kadar açık yakalı beyaz gömlek.. karanlıkta güneş gözlüğü.. elde sigara araba anahtarı iphone.. vsvsvs..
ah işte fırsat olacak, çekinceler olmayacak da şu duygu yoksunu yaratığı kapayacaksın bir odaya ve soracaksın: "ne peki ulan aradığın bu şeyler..?!" cevabı ben vereyim.. piçlik.. öküzlük.. ortam.. para.. statü.. yavşaklık.. dörtteker.. göbeğe kadar açık yakalı beyaz gömlek.. karanlıkta güneş gözlüğü.. elde sigara araba anahtarı iphone.. vsvsvs..
20 Mart 2010 Cumartesi
Veda

Atatürk'ün yaşamının son saatlerinde onunla beraber ölüme gitmeye karar veren Salih Bozok'un bu kararını oğluna açıklamak amacıyla yazdığı mektuba odaklanıyor film. Atatürk'ün hayatını anlatmak için böyle bir yol seçilmiş yani.
Filmin başlarında bu dostluk üzerine birkaç sahne izlesek de süre ilerledikçe bu konudan kopuluyor ve Atatürk'ün hayatına yöneliyoruz sırf. Durum böyle olunca ekstra şeyler izlemek istiyor insan, bilmediği görmediği şeyler. Fakat yıllardır bize öğretilen bilgiler haricinde pek bir şey sunmuyor film.
Sinan Tuzcu'yu Atatürk'e benzetmek için çokça makyaj malzemesi kullanıldığı haberleri dolaşıyor sürekli, ne yazık ki pek fazla başarılı olduğunu söylemek mümkün değil. Filmin oyunculuk konusundaki eksiği ise Atatürk'ün 13-14 yaşlarını canlandıran oyuncu. Benzetmek adına böyle bir seçim yapmışlar belli ki, fakat olay sadece bununla bitmiyor.
Yukarıda bahsettiğim oyunculuk zaafı, Atatürk'ü film boyunca dört kişinin canlandırması, tüm hayatın anlatılma çabası ve bu sayede oluşan detaysızlık gibi nedenler daha farklı bir filmin başarıya çok daha yakın olacağını gösteriyor. Mümkün olduğunca belli bir döneme odaklanılan, Atatürk'ü tek kişinin canlandırdığı, dolayısıyla verilen detaylarla izleyicinin doyurulduğu bir film. Geçen senelerde çekilen Haluk Bilginer'li Atatürk reklamını düşündükçe bu fikrim daha da güçleniyor, o şekilde Cumhuriyet ilanı ve sonrası dönemin anlatıldığı bir film çok daha iyi olabilirdi.
Veda'nın olumlu yönleri ise gelecekte çekilecek daha başarılı Atatürk filmlerine yol gösterecek olması ve tabii ki Zülfü Livaneli'nin elinden çıkan şahane müzikleri.
6,5
The Mentalist

Dizinin daha şimdiden efsaneleşmiş karakteri Patrick Jane'e olan hayranlığımızı kısa süre önce dile getirmiştik.. The Guardian'da canlandırdığı Nick Fallin karakteriyle beraber hayran kitlesini ciddi derecede arttıran ve gerçek popülariteyi yakalayan Simon Baker The Mentalist'in de baş öğesi, sürükleyicisi durumunda.. Tamamen, canlandırdığı Patrick Jane üzerine kurulu olan diziye Emmy ve Golden Globe ödüllerindeki yegane adaylıkları da en iyi erkek oyuncu dallarında kazandırdığını söylersem, ne denli etkileyici bir yetenekten bahsettiğim de daha iyi anlaşılır sanıyorum..

Bir dakika yahu neden kasıyorum ki bu kadar.. Şöyle söyleyeyim, kısa keseyim: O da bir "aussie".. Hadi dağılın :)

Dizinin genel akış dahilinde epeyce derinlerde ve gözden uzakta seyreden bir ana hikayesi var.. Red John.. Jane'in karısını ve çocuğunu öldürmüştü kendisi.. Bunun hikayesi üstte linkini verdiğim postta mevcut.. Jane'in Red John'ı bulmak için CBI'a katılması sonrasında dizimiz başlıyor.. Her bölümde sır dolu cinayetleri dahil olduğu ekiple birlikte çözen Jane -kendisi çözüyor daha doğrusu- elbette ki temelde sadece Red John'ı bulma hedefine odaklanmış durumda.. Red John da yüzü ve bedeni hiç gösterilmeksizin öyle büyüleyici ve sarsıcı şekilde tanıtıldı ki bu da merakımızı onun gizemini ciddi biçimde arttırdı..

Merak merak merak demişken popüler bir örnekten yola çıkarak kıyaslama yapayım ki insanlar kolaylıkla anlasın.. Dexter diyeyim yine.. O'nun sonunun ne olacağı diziyi izleyen herkes için çok ciddi bir merak konusu malumunuz.. Dizi ilk andan beri bu sorunun üstünden gelişiyor ve henüz cevaplanmış değil.. Bin çeşit senaryo üretildi ama Dexter'ın sırrını bilen herkes şu an ölü ve bu sır açığa çıktığında neler olacak deli gibi bekliyoruz.. The Mentalist'te ise Jane ve Red John yüzleşmesi nispeten daha düşük tempolu bölümlerde bile diziden kopmamayı sağlayan çok önemli bir unsur.. Bu buluşma nasıl, nerede, hangi koşullarda gerçekleşecek hiçbirşey belli değil.. Dexter'daki cevaplanmayı bekleyen sorular genel anlamda bakıldığında dizinin genel işleyişini oluşturuyor olabilir.. Ama The Mentalist'te bu soru işaretinin büyük oranda geri planda tutulması ve buna rağmen her bölümde anlatılan ayrı hikayelerle bu merakın canlı tutulması çok önemli bir detay bence.. Ve başarı tabii ki..

Ana hikayenin üstüne her bölüm ayrı hikayeler dediğimizde akla lastik gibi uzayan csi'lar falan gelebilir belki.. Ya da Arka Sokaklar :) Ama bu dizideki hikayeler cidden çok iyi kurgulanmış ve de öyle ilk bakışta çözülebilecek sırlar içermiyor.. Çok da orijinaller.. Zaten türlü türlü değişik oalyların sunulması, akabinde karakterlere yansımaları da onların değişik yönlerini görmemizi sağlıyor ve halen bu karakterleri aslında pek tanımıyor oluşumuz da dizinin önünde daha uzun yıllar olduğunu hissettiriyor ki bu da çok sevindirici bir durum..

Simon Baker'dan bu kadar bahsetmişken, aralarında müthiş bir elektrik olan ekibin diğer 4 ismini es geçmek olmaz.. Teresa Lisbon rolünde Robin Tunney içinde fırtınalar kopan ama soğuk duruşundan asla taviz vermeyen görüntüsüyle benim testten geçti zaten daha en başında.. Cho(Tim Kang) da süper cool tavrıyla, karizmasıyla, dışta buzdolabı içte yufka yürekli haliyle acayip sevdiriyor kendisini.. "yuh" güzelliğiyle, kemikli burnuyle(yirim), büyüsüyle Van Pelt(Amanda Righetti) ve de ona deliler gibi aşık fakat duygularını açığa vurma konusunda çok çekinden olan sempatik ve cesur Rigsby(Owain Yeoman) da kendini hemen sevdiren kişiler.. Burun bükülecek tek nokta yok desem..?

The Mentalist, dizilerde zeka temelli kurgular görmeyi seven kişiler için "işte o dizi"dir.. Harika oyunculuklarla bezeli olması, belli standartın altına düşmeyen temposu, çok sağlam bir alt metne sahip olması, yer yer güldürürken yer yer dehşete düşürebilmesi gibi birçok etkenle nazarımda çok başka bir yere sahiptir.. Yeni tatlar arayanlar için şiddetle tavsiyedir..
19 Mart 2010 Cuma
Yüreğine Sor

Kendisini sadece popüler oyuncuların kucağına bırakmayan, tek amacı gişe olmayan, biraz olsun birşeyler anlatabilme ihtiyacıyla hayata geçirilmiş her türk filmine izleyici tarafından şans verilmesinden yanayım.. Yüreğine Sor da medyada vizyon öncesinde saçmasapan reklam amacıyla üretilmiş haberlerle kendisine yer bulmadı.. Abartılı reklam kampanyalarıyla şişirilmedi.. Geri planda kaldı ve izleyiciyi sadece beyazperdede görecekleriyle etkilemeye çalıştı.. Bu açıdan en azından saygı duyulmayı hakeden bir filmdir..
Filmde Osmanlı Tanzimat Dönemi'nin Doğu Karadenizi'nde, ortodoks kimliklerini uzun yıllar boyunca saklamak zorunda bırakılmış ailelerin, yeni yapılan devletler arası anlaşmalarla beraber artık kimliklerinden ötürü bir ayrıma maruz bırakılmayacaklarının belirtilmesine karşın, geçmişten bugüne içiçe yaşadıkları müslümanların bu durumu nasıl karşılayacağı ve düştükleri ,müslüman Esma ile hıristiyan Mustafa'nın aşkı üzerinden anlatılıyor..
Bu tür kimlik çatışmaları, ayrımcılık, ırk vs üzerinden ilerleyen çoğu film fena halde ajitasyona başvurur normalde bilirsiniz.. Ya ilkokul seviyesinde mesajlar vermeye çalışırlar ya da gözyaşı dolu sahnelerle izleyiciyi ağlatmayı amaçlarlar.. E insanların büyük bölümünün de filmleri döktükleri gözyaşı niceliğinde derecelendirmesi gibi bir durumumuz varken çok da kızamıyorum bu yola başvuranlara.. Asıl suç bunlara itibar edenlerde.. Neyse.. Yüreğine Sor bu tür ucuz taktiklere kaçmıyor kesinlikle.. Herhangi bir tarafa sapmadan, yaşananları sadece insanların düştüğü açmazlar ve çaresizlikler üzerinden anlatma çabasında ki bunu da gayet doğal bir dille yapmayı becerebilmiş.. Duygusallığın dozunda bırakılması filmde anlatılanlara odaklanabilmek açısından da kolaylık olmuş..
2 sene önce gezip de hayran kaldığım manzaraları beyazperdede görmek de çok güzel oldu.. Sırf bu görüntüleri izleme imkanı bile harcanan bilet parası için "değdi" dedirtir.. Tuba Büyüküstün çok kişi tarafından güzel ama yeteneksiz diye anılır ama bence kendisi hem çok güzeldir hem de yeteneklidir.. Kısıtlı dizi senaryolarında bu tip oyunculardan şahane oyunculuklar beklenmesi büyük hata bir kere.. Bu, ciddi çalışma gerektiren role de çok iyi gitmiş bence kendisi ve gayet de başarılı.. Keza ilk defa izlemiş olduğum Kenan Ece de rolünde çok iyi.. Filmde Ayla Algan, Civan Canova, Tomris Oğuzalp, Selda Özer, Alp Öyken gibi ustaların da şahane oyunlarını görme fırsatı gibi bir avantaj cepte ancak bu filmin gerçek sürprizi bence Hakan Karahan'dır.. Sağır Oda'da geyik, karizmatik fakat pek de başarılı olmayan oyunculuğundan sonra Gölgesizler'in sonlarındaki harika tiradıyla yazar, şair, oyuncu vsvsvs kişiliğine bir kez daha hayran bıraktıran Karahan, bu oyunculuğuyla küçük sinema kariyerine hoş ve takdir edilesi bir tecrübe eklemiş.. Beğendiğim oyunculuğunun yanında rolüne inanılmaz oturmuş ses tonuyla da çaresizliği ve arada kalmış ruh halini çok iyi geçirebiliyor seyredenlere..
Filmin teknik açıdan eleştirilebilecek çok yönü var.. Özellikle görüntü efektleri ve ses bakımından.. Ancak ben çok da takmıyorum.. Değişik bir deneme bu sonuçta ve anlatmaya çalıştıkları olsun verdikleri duygu olsun benim için yeterliydi.. Elbette ki harika, ezber bozacak, tabu yıkacak bir film değil.. Ama kendisini izletebilecek, sevdirecek, hoş bir filmdir Yüreğine Sor..
7
18 Mart 2010 Perşembe
They're Alive!!!
Burnu havada gezmeyen,
karşısındakine saygı gösteren,
insan yerine koyan,
hayatı zehir etmeyen,
gülümsemesiyle iç ısıtan,
dinliyormuş gibi yapmayıp gerçekten dinleyen,
anlayan,
cevap veren, konuşan,
dürüst, samimi, içten olan,
kalp kırmayan,
ne istediğini bilen,
istediği için çaba gösteren,
saçma sapan tavırlarla bunu gizlemeye çalışmayan,
istediğini elde edemediğinde bile karakterinden taviz vermeyen,
insan gibi insan,
aslında melek...

Anna'dan (üstte) zamanında biraz bahsetmiştik ilk Seth Cohen postunda. Hannah da son dönemde Chuck'ta karşımıza çıktı, iyi ki çıktı.
İçindeki güzellik dışına yansımış derler ya hani, bu ikisi öyle karakterler. Nefes alıyorlar, yaşıyorlar, varlar. Ne yazık ki sadece karakterler, zorladık fakat fazlası çıkmadı. Belki unutulan vardır 1-2 tane ama fazla değildir kesinlikle. Nadirdir çünkü böylesi, vol2 de zor çıkar. Dışındaki mükemmel güzelliğin, içindeki çirkinliği örtmeye çalıştığı, sayısı aksine çok daha fazla olan insanlardan (Sarah Walker, Summer Finn...) çok farklılar. Sağ sütunda Sarah ve Summer'a yer verdik, bu harika insanlara da 100. postumuzu ayırıyoruz hak ettikleri değeri sergilemek adına. Sizi seviyorum.
Her ne kadar şimdiye kadar pek denk gelmesek de gerçek hayattaki temsilcilerinden -varsa- en azından biriyle karşılaşmak dileğiyle...
17 Mart 2010 Çarşamba
The Merchant of Venice

Shakespeare'in 2004 yılında beyazperdeye aktarılmış eseri.. Filmi oyunculuklardan arındırarak değerlendirdiğimde zihinde pek iz bırakmayacak kalitede olduğunu söyleyebilirim.. Kötü değil kesinlikle.. Ancak çok iyi de değil.. Bazı filmler vardır ki tek bir unsur bile onları unutulmaz kılmaya yetebilir.. Burada da öyle bir Shylock performansı var ki Al Pacino'dan; en çok bilinen The Godfather ve Scarface'teki oyunculukları bile solda sıfır kalır.. Yarattığı etkiyi de sanırım en iyi bu cümle açıklar.. Özellikle efsane dava sahnesine dikkat.. Bugüne dek izlemiş olduğum birçok muhteşem filmi insanlara tavsiye edebilirim.. Ama bu, bence sadece "iyi" olan filmi öncelikle tavsiye ederim insanlara o diğer muhteşem filmlere göre.. Shylock'ı görmeyen kişi eksiktir desem yanlış olmaz.. Zaten Al Pacino, Jeremy Irons ve final sahnesi haricinde aman aman bir olumlu yön yok.. Joseph Fiennes milyonları bu olmayan yetenekle götürüyorsa ben de birşeyler yapabilmeliyim belki de şu piyasada :)
7
16 Mart 2010 Salı
Der Tunnel

2001 Alman yapımı film, 1961 yılında Berlin Duvarı'nın batı tarafına kaçmayı başaran eski yüzme şampiyonu Harry'nin, doğu tarafında kalan kız kardeşini kurtarmak için, benzer amaçları olan birkaç arkadaşıyla beraber, duvarın altından geçen bir tünel kazması sürecini konu ediniyor..
Abartıdan uzak ve duru anlatımıyla dram havasını çok iyi aktaran Der Tunnel, karakterlerin kendi hikayelerinde de etkileyici bir anlatım kullanmış.. Uzun sayılabilecek süresine rağmen asla sıkmaması ve de özellikle Heino Ferch, Nicolette Krebitz ve Mehmet Kurtuluş'un harika oyunculuğu filmin bünyeye geçirdiği etkiyi kat kat arttırıyor.. Ajitasyona başvurulmaması, doğallığı bozmayan anlatım ve de gerçek bir olaydan esinlenilmiş olması diğer olumlu yönler..
Gayet izlenesi, değişik bir tat veren bir film.. Ve de an itibarıyla dvd'sinin piyasada çok ucuz fiyatlarda seyrettiğini belirteyim.. Arşive katmaya değer..
8
15 Mart 2010 Pazartesi
En Başından Biliyordum, Adalet Vardı..
diyor Tanrıçam Sıla "Bana Biraz Renk Ver"de.. yalan..
-Ali Ağaoğlu insan?ı "Adriana Lima bile 3 günde bayar" cümlesini kurabiliyorsa,
-Ayşe Özyılmazel Sabah'ta yazarak, iğrenç şarkılar çığırarak, dinazorlarla yatarak hayvan gibi para kazanıyorsa,
-Selçuk Şahin olanca insan?lığıyla trilyonlar kazanıp başta Ebru Polat olmak üzere yegane namus timsali hatunla seviyeli birliktelik yaşadıysa,
-23 yaşındaki X ölürken, 50-60-70-80 yaşındaki Y yaşayıp hala milyon tane şerefsizlik yapmaya devam ediyorsa,
-Petek Dinçöz assolist muamelesi görüyorsa,
-Abdullah Gül'ün oğlu 18 yaşında kendi şirketinin müdürü oluyorsa,
-Ömür Gedik tv programı yaparak, köşe yazarak, atlayarak, zıplayarak popülaritenin doruklarına çıkıyorsa,
-Robert Pattinson bu yamuk burnuyla milyonlarca kızın hayalindeki fuckersa,
-Üç kuruşluk tipsiz herifler bir bölümlüğüne diziye katılıp Yvonne Strahovski'nin müthiş dudaklarını yalayıp, müthiş poposunu sıkıp, müthiş memelerine dokunabiliyorsa,
-Şaşmaz kardeşler ve Bahadır tayfası trilyonlar içinde süper lüks ve kadın dolu bir hayat yaşıyorsa,
-Normalde kimseler tarafından zerre umursanmayacak tipler tamamen şansları sayesinde ünlü olduktan sonra yüzbinlerce hayran sahibi olup, cepleri dolu, uzuvları meşgul birer yıldıza dönüşmüşlerse,
-Yavşaklıkları sayesinde iş, güç, para, kariyer, kadın, statü sahibi olabilmiş yalamalar paşa paşa, tüm imkanlara sahip olarak yaşıyorsa,
-Beden dersinde, daha cüsseli ve güçlü olanlar daha güzel topu alıp oynuyorsa,
-Hakan Ünsal, Sergen Yalçın, Sinan Engin, Ahmet Çakar, Hakan Şükür, Ömer Üründül vs gibi sürüyle bilgisiz adam yorumculuktan dünyaları kaldırıyorsa,
-Y'yi aldatan X, bu olayın açığa çıkmasından sonra bile Y'yi yemeye devam ediyorsa,
-Bildiğin gerzek, mal, dümdüz adamlar inanılmaz şanslı olaylar silsilesi sonucunda "yırt"abiliyorsa,
-15 yaşında kız çocuğu diri diri gömülebiliyorsa,
-Allah'ın takdiridir, sevdiği kulu yanına almıştır, neylerse güzel eyler diyenler hala yaşıyorsa,
-Anasının karnında sakat doğanlar hayatın her evresinde ezilmeye mahkumsa,
-İnsanlar açlıktan ölüyorsa,
-Zengin piçleri her türlü iğrençliği fakirleri de ezerek yapıyorsa,
-se,
-sa,
-se,
-sa,
bu dünyanın adaletinde de iş yok, uygulayanında da..
-Ali Ağaoğlu insan?ı "Adriana Lima bile 3 günde bayar" cümlesini kurabiliyorsa,
-Ayşe Özyılmazel Sabah'ta yazarak, iğrenç şarkılar çığırarak, dinazorlarla yatarak hayvan gibi para kazanıyorsa,
-Selçuk Şahin olanca insan?lığıyla trilyonlar kazanıp başta Ebru Polat olmak üzere yegane namus timsali hatunla seviyeli birliktelik yaşadıysa,
-23 yaşındaki X ölürken, 50-60-70-80 yaşındaki Y yaşayıp hala milyon tane şerefsizlik yapmaya devam ediyorsa,
-Petek Dinçöz assolist muamelesi görüyorsa,
-Abdullah Gül'ün oğlu 18 yaşında kendi şirketinin müdürü oluyorsa,
-Ömür Gedik tv programı yaparak, köşe yazarak, atlayarak, zıplayarak popülaritenin doruklarına çıkıyorsa,
-Robert Pattinson bu yamuk burnuyla milyonlarca kızın hayalindeki fuckersa,
-Üç kuruşluk tipsiz herifler bir bölümlüğüne diziye katılıp Yvonne Strahovski'nin müthiş dudaklarını yalayıp, müthiş poposunu sıkıp, müthiş memelerine dokunabiliyorsa,
-Şaşmaz kardeşler ve Bahadır tayfası trilyonlar içinde süper lüks ve kadın dolu bir hayat yaşıyorsa,
-Normalde kimseler tarafından zerre umursanmayacak tipler tamamen şansları sayesinde ünlü olduktan sonra yüzbinlerce hayran sahibi olup, cepleri dolu, uzuvları meşgul birer yıldıza dönüşmüşlerse,
-Yavşaklıkları sayesinde iş, güç, para, kariyer, kadın, statü sahibi olabilmiş yalamalar paşa paşa, tüm imkanlara sahip olarak yaşıyorsa,
-Beden dersinde, daha cüsseli ve güçlü olanlar daha güzel topu alıp oynuyorsa,
-Hakan Ünsal, Sergen Yalçın, Sinan Engin, Ahmet Çakar, Hakan Şükür, Ömer Üründül vs gibi sürüyle bilgisiz adam yorumculuktan dünyaları kaldırıyorsa,
-Y'yi aldatan X, bu olayın açığa çıkmasından sonra bile Y'yi yemeye devam ediyorsa,
-Bildiğin gerzek, mal, dümdüz adamlar inanılmaz şanslı olaylar silsilesi sonucunda "yırt"abiliyorsa,
-15 yaşında kız çocuğu diri diri gömülebiliyorsa,
-Allah'ın takdiridir, sevdiği kulu yanına almıştır, neylerse güzel eyler diyenler hala yaşıyorsa,
-Anasının karnında sakat doğanlar hayatın her evresinde ezilmeye mahkumsa,
-İnsanlar açlıktan ölüyorsa,
-Zengin piçleri her türlü iğrençliği fakirleri de ezerek yapıyorsa,
-se,
-sa,
-se,
-sa,
bu dünyanın adaletinde de iş yok, uygulayanında da..
14 Mart 2010 Pazar
Dexter'ın Son Kurbanı: Kanser
BÜYÜK SPOILER!

Canımız ciğerimiz Michael C. Hall'dan iyi haberler var ahali.. Buyrun;
http://www.sfgate.com/cgi-bin/blogs/dailydish/detail?entry_id=58859
Eh şimdi bünyedeki Dexter özlemi haliyle artış gösterirken dizideki her gün izlenesi sahnelerden iki üç tane koyalım şuraya da güzellik olsun..
Seni Seviyorum Patrick Jane

Blogu açtık açalı hiç aşırı underrated(türkiye'de) dizi The Mentalist'ten bahsetmedik.. Diziyi tanıtma amaçlı bir postu ileride hazırlayacağız illa ki ama önce, duyduğum sevgi konusunda Dexter'a rakip olabilecek yegane isim Patrick Jane (Simon Baker)konusunda birşeyler karalamak geldi içimden..

Patrick Jane'i dizinin ilk bölümündeki flashback sahnelerinde, ölülerin ruhlarıyla konuşabilen birisi olarak gördük.. Stüdyodaki kişileri, kaybettikleri yakınlarıyla o anda kurduğu diyalogları kelimelere dökerek şoka uğratan, en sonunda da bu ana hem orada hem de tv başında tanık olan herkesi kendisine hayran bırakarak, kazanacağı paralara zemin oluşturan bir aile babasıydı..

Yaptığı işler elbette ki basit aldatmacalardı sadece kendisinin de sonradan açıkladığı üzere.. Fakat kimselerle karşılaştırılamayacak (şimdilik tek kişi hariç) düzeydeki zekası sayesinde insanları manipüle ederek kazandığı para doğal olarak tatlı geliyordu ve showbiz'i sömürmeye devam ediyordu.. Bu süreç esnasında da o zamana dek 8 kadını hunharca öldürerek yüreklere korku salmış fakat bir türlü izine rastlanamamış psikopat katil Red John'ın yakalanması için emniyet birimlerine yardım etmeye ve de programlarda Red John hakkında medya önünde konuşmaya başlamıştı..

Yine bir program sonrası evine döndüğündeyse o'nu karşılayan Red John'ın notuydu..



Korktuğunun başına gelmemesi ümidiyle açtığı kapının ardından görünen ilk şeyse Red John'ın dehşet verici imzasıydı..

Patrick Jane'in hayatı o dakika itibarıyla anlamsızlaşmış olup artık hayattaki tek amacı karısının ve kızının katili Red John'u bulmaktı.. Bundan sonra hem Red John'a daha yakın olabilmek, hem de işlediği günahların bedelini bir nebze olsun ödeyebilmek için CBI bünyesindeki (California Bureau of Investigation) bir cinayet masası ekibinde danışman olarak çalışmaya başlar..


Dizinin ana konusunu oluşturan süreçte ise, yeni yaşantısında, yakınlarını kaybetmiş, hayatı kararmış insanların acısını biraz olsun dindirebilmek için faili meçhul cinayetleri çözmeye kendini adamış olan Jane'in, yaşadığı ağır travmaya rağmen yüksek yaşam enerjisiyle ayakta durmaya çalışması yansıtılıyor.. Kimi zaman sahilde çocukların yanında kumdan kaleler(resimdekine kale denir mi bilemem :) ) yaparken kimi zaman da küçücük bir kız çocuğuyla arkadaşıymış gibi muhabbet edebiliyor.. Katillerce dolaylı ya da dolaysız yoldan zarar verilmiş masum kişilere elinden geldiğince faydalı olmaya, bazen eğlendirmeye, bazen derdine derman olmaya çalışıyor..

Tv tarihinde görüp görülebilecek en sıradışı adamlardan birisi olan Patrick Jane, o'nun ennihayetinde bir karakter olduğunun farkında olunmasına rağmen adeta bir abi, kardeş, baba vs derecesinde sevilebilecek seviyeye ulaşmış birisidir gözümde neredeyse :) Daha nasıl tarif edilir ki zaten.. Edilir de aslında tek postta tüketmeye kıyamam kesinlikle.. İçinde, acıların en büyüğü hiç yok olmayacak şekilde barınmasına rağmen.. Red John'a hem çok yakın hem de çok uzak olduğu gerçeğinin farkında olmasına rağmen..Bir daha asla gerçek mutluluğa sahip olmayacağını bilmesine rağmen yüzündeki o muhteşem gülümsemeyi korumayı başarabilen efsane bir karakterdir Patrick Jane..
Seni Seviyorum Patrick Jane..
İzle, izlet..
dizi analizi, Red John, yan karakterler, diziden geyik sahneler, bu postun devamı vs ileriki zamanlarda sunulacaktır.. saygılar..
13 Mart 2010 Cumartesi
Yaşanmamışlıklar
Her günün birbirini tekrarlarken sürekli düşünürsün kaçırdıklarını, yaşayamadıklarını. Dolu dolu geçmesi gereken yılların bomboş geçiyordur, bir daha da gelmeyecektir geri, telafi edilemeyecektir.

Sağda solda duyduğun “en dibe batınca ayağını vurup yükselme” olayı yoktur hayatta, çünkü kaçırdığın her an seni daha dibe sürüklemektedir ve sen anı kaçırmaya devam ettiğin sürece sonu yoktur bunun. Tutunmak için uzandığın elleri sürekli kaçırmışsındır şimdiye kadar, kimi terslemiştir, kimi fark etmemiştir bile seni, kimi görmezden gelmiştir ki en kötüsüdür. Bir süre sonra daha fazla gücünün kalmadığını anlarsın, kabullenirsin durumu, bırakırsın kendini. Artık tek çare birisinin seni fark edip kolundan yakalamasıdır ki yüksek bir ihtimal de değildir bu onca çaba sonuçsuz kalmışken özellikle.
Düşünürken acıtan şeyler etrafta, yolda, iki metre ileride, izlediğin dizide, filmde vücut bulunca daha bir batar. İnadına karşılaşırsın bunlarla sen kaçmaya çalıştıkça, gözüne gözüne sokarlar. Geri gelmeyecektir kaçırdığın zaman ve kaçırdığın her saniyeyle birlikte biraz daha batarsın dibe.

Sağda solda duyduğun “en dibe batınca ayağını vurup yükselme” olayı yoktur hayatta, çünkü kaçırdığın her an seni daha dibe sürüklemektedir ve sen anı kaçırmaya devam ettiğin sürece sonu yoktur bunun. Tutunmak için uzandığın elleri sürekli kaçırmışsındır şimdiye kadar, kimi terslemiştir, kimi fark etmemiştir bile seni, kimi görmezden gelmiştir ki en kötüsüdür. Bir süre sonra daha fazla gücünün kalmadığını anlarsın, kabullenirsin durumu, bırakırsın kendini. Artık tek çare birisinin seni fark edip kolundan yakalamasıdır ki yüksek bir ihtimal de değildir bu onca çaba sonuçsuz kalmışken özellikle.
Filmlerde başrol oyuncusunun benzer şekilde ümitsizce kendini boşluğa bıraktığı sahneler vardır. Ama sen bilirsin izlerken, hissedersin son dakikada birinin onu yakalayacağını. Ama şunu da bilirsin ki bu filmin başrol oyuncusu sen değilsin.
Shutter Island

Scorsese filmlerindeki daralma durumum maalesef bu son filminde de baş gösterdi.. Ama bu daralma olayı mesela bir Coen kardeşlerin filmlerindeki gibi gelişmiyor.. O filmlerde, her seferinde, beklediğimi bulamamamdan ve filmlerin bariz şekilde overrated olduğunu düşünmemden, görmemden kaynaklanıyor.. Scorsese'ninkilerde ise kaliteye tek laf edemiyorum ancak bir türlü de giremiyorum filmlerin içine.. Dikkatim dağılıyor, kafam başka düşüncelere takılıyor derken rezil oluyor iki saat.. Yakın zamandan örnekler verecek olursam; Oscar ödüllü The Departed'ı aşırı beğenmemiştim mesela.. Filmin bu denli ilgi görmesindeki en büyük faktör de Jack Nicholson'ın muhteşem performansıydı bence.. The Aviator.. Ara vermeden sonunu getirebildiğime hala inanamıyorum.. Her saniyesi kalite kokan bir filmdi, konu çok iyiydi falan ama mahvolmuştum izlerken.. Shutter Island'da da dediğim gibi yeterli konsantrasyonu sağlayamadım maalesef..
Bu olumsuzluğa rağmen filmin olumlu yönlerini görmemek imkansız tabii.. Senaryoyu çok beğendim(roman uyarlaması zaten).. Müzikler kasvet ve gerilimi sağlamakta büyük etken olmuş.. Görüntüler büyüleyici.. Ben Kingsley, Mark Ruffalo, Michelle Williams gibi isimler mevcut ama oyunculuk adına doyumu sağlayan kesinlikle harika performansıyla Leonardo DiCaprio.. The Aviator'da kestiği etkileyici depresyon rolüne benzerdi buradaki halleri de.. Zaten benim açımdan pek de iyi geçmeyen filmin en büyük artısıydı diyebilirim..
Sonuç olarak kaliteli bir film Shutter Island.. Benlik değil ama işte.. Bir filme kendini tam anlamıyla bırakamadıysan izlerken, gerisi boş zaten.. Zevkler renkler diyeyim bitsin..
7.5'tan 7.. top250'de yer almasınaysa şaşırdığımı belirtmem gerekir..
12 Mart 2010 Cuma
Je vais bien, ne t'en fais pas

(eng: Don't Worry, I'm Fine) Nette, Inglourious Basterds'ta tanıyıp da hayran olduğum Mélanie Laurent'in filmlerini gözden geçirirken haberdar olduğum, gerek imdb puanı gerekse sözlükteki yorumlar ışığında hemencecik küçük boyutlu bir mkv sürümünü bulup indirdiğim ve anında izlemeye koyulduğum, bitişinde de "bunun dvd'si bulunacak, alınacak..!" diye kendime söz verdiğim film..
Fransız filmleri için genelde fazla soğuktur denir.. Duygudan biraz uzaktır denir.. Bugüne dek fazla izlememiş olsam da -festivaller, tv, divx, dvd vs toplam bi 15 20 eder sanırım- bu fikre katılıyor olduğumu söylemeliyim.. Ta ki bu filme kadar.. Başından sonuna dek sunduğu doğallığın haricinde, ilk bakışta basit görünen ama aslında çok derin olan senaryosuyla ve harika oyunculuklarıyla büyüledi beni.. Dediğim gibi, ezber bozdu.. Aile kavramını bu kadar muhteşem anlatabilmesi, ve bunu karakterlere kimi zaman kızmamı sağlayarak, kimi zamansa bir yakınımmış gibi sevdirerek becerebilmesi çok önemli.. Filmin benliğini oluşturan duygusal yönü hakkında sayfalarca yazılabilir ama spoilera kaçmadan bunu yapabilmek güç.. Yani eksik kalır yazılacak her şey.. Ayrıca hakkında fazla bilgi sahibi olunmadan izlenmesi bence çok daha sağlıklı olur..
Oyunculuklar harika demiştim.. Mélanie Laurent'in şu performansıyla piyasada ne kadar ödül varsa hepsini alması lazımmış.. Beyne kazındı, silinmez daha ölene dek.. O'nun yanında beni asıl etkileyense baba rolündeki Kad Merad'dı.. Denir ya hani "bu karakteri görmeden ölmeyin" falan diye.. Bu baba karakteri tam öyle işte.. Muhteşem..
Bazı filmler vardır gün geçtikçe daha bir değerlenir gözünüzde.. Her izleyişte farklı tatlar bırakır.. Kalbin bir köşesinde ara ara kendini gösterir ben buradayım der.. İşte bu film hakkında böyle hissediyorum ben şu an.. Ne o beni bırakacak ne ben onu..
Müthiş müzikleriyse filmin akla kazınmasında en büyük etken belki de.. Özellikle de Lili - Aaron..
süper süper süper süper süper süper süper süper..
Türkçeye çevrilmiş hali şu şekilde;
lili...
şu sahte yaşamından sıyrıl bir daha...
ne olursun, bırak tüm alışkanlıklarını...
göreceksin, yaşanıyor ihtiyaç olmadan yardıma...
pek çoğu var öğreneceğin dahası...
ileriye atacağın her adımda...
karşına çıkacak her sorunda...
ben olacağım senin yanında
ortasından geçeceğin her sokakta...
evvelinde bulunmadığın mekânlarda...
ben olacağım senin yanında...
lili...
biliyorsun bizim gibiler için bir yer var hâlâ...
her damarda dolanır aynı kandan...
seni melek yapanın kanatlar olmadığını anlarsın...
tek yapacağın çıkarmak kötülükleri aklından...
ileriye atacağın her adımda...
karşına çıkacak her sorunda...
ben olacağım senin yanında...
ortasından geçeceğin her sokakta...
evvelinde bulunmadığın mekânlarda...
ben olacağım senin yanında...
lili...
bir busedeki göz açıp kapanmada bulacağız cevabı...
it tüm korkularını gölgelerin derinlerine...
benzeme sakın renksiz bir hayalete...
çünkü hayatın en güzel resmi senin içinde...
ileriye atacağın her adımda...
karşına çıkacak her sorunda...
ben olacağım senin yanında...
ortasından geçeceğin her sokakta...
evvelinde bulunmadığın mekânlarda...
ben olacağım senin yanında...
Herkese deli gibi tavsiye ediyorum bu filmi.. Bulun buluşturun, kafanızı sıfırlayın, odaklanın, sadece izleyin..
10
11 Mart 2010 Perşembe
Thirst

En iyiler listemin tepelerinde çok sağlam bir yeri olan Oldboy'u yazan ve yöneten Chan-wook Park'tan bir vampir filmi.. Bu bilgiyi duyup da feci şekilde coşacak çok insan var doğal olarak.. Ancak yönetmenin, bu filmin Oldboy kadar zeki bir film olmadığını, fakat sanatsal açıdan iyi bir film yaptığını düşündüğü şeklinde bir demecinin olduğunu vurgulayayım ki beklentiler biraz düşsün.. Filmi Oldboy'la kıyaslamak yerine zevk almaya odaklanmak için bunu belirtmem şart..
Bu filmin bence en büyük artısı izleyiciyi filme bağlamak için herhangi bir kahramanlık hikayesine sığınmamış olması ve karakterleri izleyiciye sevdirmek için kasmaması.. Vampirlik olgusunda ne kadar sadizm, acımasızlık, bencillik gibi duygular varsa hepsini en duru haliyle işliyor.. Temelde iyi olan insanların bu zehri aldıktan sonra geçirdiği değişim çok iyi yansıtılmış.. Bunda elbette ki oyunculukların etkisi büyük.. Yönetmenin açıklamasından da anlaşılacağı üzere görsellik muhteşem.. Ayrıca tür olarak kesinlikle bir gerilim değil.. Araya ustaca serpiştirilmiş komik ve absürd öğelerle epey yumuşamış film..
Bunların yanında kimi zaman gereksiz uzayan sahneler izlenebilirliği epey düşürmüş.. Final bölümünün filmin neredeyse yarısını kaplaması ve sonuç olarak pek kimseyi tatmin etmemesiyse başka bir eksi yön.. Ama genel olarak çok değişik, amacına ulaşan, iyi bir film olduğunu söyleyebilirim Thirst'ün..
7
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



En iyi Yönetmen : Reha Erdem / Hayat Var
En iyi Kadın Oyuncu : Binnur Kaya / Vavien
En iyi Erkek Oyuncu : Mert Fırat / Başka Dilde Aşk
En iyi Yardımcı Kadın Oyuncu : Derya Alabora / Pandora'nın Kutusu
En iyi Yardımcı Erkek Oyuncu : Cemal Toktaş / Güneşi Gördüm
En iyi Görüntü Yönetmeni : Soykut Turan / Güneşi Gördüm
En iyi Senaryo : Engin Günaydın / Vavien
En iyi Müzik : Atilla Özdemiroğlu / Vavien
En iyi Genç Yetenek : Elit İşcan / Hayat Var
Turkcell İlk Film : Nefes: Vatan Sağolsun