28 Şubat 2010 Pazar

Battle for Haditha


The Hurt Locker
'da yaşadığım tatminsizlikten sonra, zamanında iff'de izlediğim, aynı mekanda(Irak) geçen ve haliyle de benzer konuları içeren Battle for Haditha geldi aklıma.. The Hurt Locker'da suya sabuna pek dokunmayan, derinlere inmeyen bir tarz hakim.. Bu filmdeyse durum çok başka.. Diyaloglar, anlık tepkiler, sesler vs o kadar gerçek ki genel yaklaşımlarda asıl gerçeklik olarak lanse edilen belgesellerden bile çok daha fazla içine alıyor izleyiciyi.. Kamerayı yaşanmışlıkların arasında dolaştırıp, olanı sadece dümdüz yansıtmakla kalmıyor da sanki filmin konu edindiği katliamın ortasında görünmez bir kamera her şeyi kayıt ediyor ve sihirli bir değnekle bu film ortaya çıkıyor.. Kısa olan süresi de izlenebilirliği hayli arttırıyor.. The Hurt Locker bunca festivalden ve törenden sürüyle ödülle dönmüşken Battle for Haditha ve türevi filmlerin bu kadar geri planda kalması da içime sinmeyen bir noktadır..

27 Şubat 2010 Cumartesi

Midesizler #1


Olivia Wilde & Tao Ruspoli


Adriana Lima & Marko Jaric


Anne Hathaway & Adam Shulman


Marisa Tomei & Logan Marshall-Green


Amanda Righetti & Jordan Alan


Cobie Smulders & Taran Killam

orospu (kusura bakma yvonne'cım) & orospu çocuğu


Courtney Ford & Brandon Routh

(e sonuncusu şakaydı tabii :) ama shawpar şerefsizinin sarah'yla sevişmek istemesi nedeniyle ağır bi nefret duyuyorum herife napıyım.. dünyanın en deli kalçalarından(bildiğin göt işte) birine sahip olan eşi ona her türlü yetecekken; taptığımız, bir o kadar da nefret ettiğimiz sarah'yı rol icabı da olsa yiyor olması bu nefret için yeterli sebep..!)

25 Şubat 2010 Perşembe

Inglourious Basterds


Yazın yaşadığım yoğunluk ve sonrasındaki çok ciddi bir hastalık olan üşengeçlik sürecinden sonra nihayet bugün izlemiş bulunuyorum.. imdb(imedebe..!) top250(ikiyüzelli..!)'de 71.sırada olduğunu belirteyim öncelikle.. Üstüne bir de 8 adet Oscar adaylığı olunca film için umutlar epey artmıştı haliyle.. Boş da çıkmadı şükür ki.. Baştaki muhteşem sahneyle birlikte hem filme sımsıkı tutunmuş, hem de Christoph Waltz'un dillerden düşmeyen fenomen oyunculuğuyla tanışmış oldum.. Fenaydı.. Filmin başları ve sonlarındaki tempo ortalarda aşırı derecede yavaşlıyor ama senaryo örgüsü açısından çok önemli sahneler var bu bölümlerde.. Sıkılanlar olmuş bayağı ama ben uykusuzluğuma rağmen daralmadım hiç.. Oyunculuklar ve diyaloglar bir an olsun dağıtamadı yalama olmuş dikkatimi.. Müzikler de keza çok sağlam.. Brad Pitt bir an olsun değişmeyen ses tonu ve tripleriyle ufaklığımın efsane oyunu Commandos'taki Green Beret'ye benzemiş.. Diane Kruger'ı istedim resmen.. La Belle Personne ile tanıdığım, soğuk ifadeli, donuk bakışlı, büyüleyici güzellik(zaafım var bu tanıma ah ulann) Lea Seydoux tanrıçasını kısacık da olsa görmek, demin bahsettiğim filmdeki "offff" sahnesinin tekrardan beynime kazınmasına neden oldu.. Neyse, çok beğendim ben bu piçleri.. Avatar'ın yanına koydum şimdilik düttürüdütten değerlendirmemde..

9


buz ya buzzz.. dondur beni lea..

24 Şubat 2010 Çarşamba

A Serious Man


Oscarlar hakkında fikir sahibi olma adına, bile bile lades olup filmi izleme gafletine benden önce düşen VendettA'yı takdire şayan davranışımşa bu postun eziyetinden kurtarıyorum ve teşekkürlerini özelden büyük bir memnuniyetle kabul edeceğimi belirtmek istiyorum :D

Büyük beklentilerle izlediğim No Country for Old Men ve The Big Lebowski'de yaşadığım hayal kırıklıklarından sonra Coen soyadından ciddi derecede çekinir oldum.. "Bir daha asla" falan demiş olsam da en iyi film adaylığı söz konusu olunca "e hadi belki bu sefer iyidir" diyip koyuldum izlemeye.. Hata yapmışım.. Yumurta faciasından sonra Meleğin Düşüşü'nü izlemiş ve ağzımın payını almış olmamdaki gibi..

Bu filme kalitesiz, öeeh falan diyemem tabii bir yandan da.. Baş karakterin dramı çok iyi çizilmiş.. ama.. Bu adamların hikayeyi anlatış biçimi bana daha 15. dakikada ilk "of"umu çektirdi.. İlk ağır küfürüm de yarılarda çıktı galiba ağzımdan(çay koymak için oturduğum yerden püfleyerek kalktığımda).. Öyle "aa müziksiz film, aa durağan film" diye pat diye saldıran birisi değilim bu arada yanlış anlaşılmasın.. Ama Coen kardeşler.. Bana göre overrated.. Ve her yanda rastladığım Coen fetişistleriyle de her türlü tartışabilirim bunu, acımam.. Şu filmin kimin olduğunu bilmeseler ve film sonunda yönetmenin John Jonathan adlı bir kişi olduğunu görseler çatır çatır söverler.. Ama Coenler işte.. O zaman muhteşem..! Bence tırt..

5

Kıro Ezel..


cevap: allah belanı versin..! eylemsizlik kanserinin de etkisiyle gecenin köründe açtığım bazı sahnelerden sonra karar verdik ki her yeni bölümünden sonra Ezel analizi yapacağız artık.. vefa borcu YEĞEN, naparsın.. vakittten bol da bişey yok.. sanki holding yönetiyoruz.. yaz allah yaz.. boşver abi, olsun koyver abi.. boş bi post oldu yahu.. gaza geldim napıyım.. silahlı, ayarlı, özlü sözlü bi dizi olunca kıro yanımız gaza geliyo tabii hemen.. dolduralım o zaman toygar ışıklı peygamberinin müthiş müzikleriyle..


















boşver abi ekibi olarak olanca kıroluğumuzla "boşver abi" diyoruz Ezel'e..

Matematiksel İktisat

bir genç(ruhu yaşlı) varmış, bu dönem aldığı 13 tane dersin(burada mübalağa etmiyormuş, 13 sayısı doğruymuş) içinde başlıkta geçen isimde bir ders de varmış.. matematikten hayatı boyunca nefret etmiş bu genç büyük mallık edip şimdilerde nefret ettiği iktisat bölümüne girmiş.. sonra orada bir gün karşısına matematiksel iktisat diye bir ders çıkmış.. hem matematikmiş, hem iktisatmış.. bu nasıl ironiymiş.. yukarıdaki galiba feci tşk geçiyormuş..

pakize suda gibi hisettim kendimi yahu muş mış derken.. normale döneyim.. üniversite konusunda küfredecek milyonlarca detay var benim için ama bugün cc'ler sayesinde mhp bayrağına dönmüş transkriptim elime geçince gördüm ki, ben bir sürü alakasız garip dersler almışım bugüne dek.. bi iktisat öğrencisi neden türk dili okumak zorunda bırakılır ki..? zaten ömrümüz çürümüş ilkokul 1'den beri dilbilgisi yüzünden.. üstüne bir de ural-altay, fonetik vs terimler eklenince.. kırk yıllık ünlü-ünsüzü vokal ve konsonant diye itelediler lan.. aha şimdi ekşiden baktım hoca'nın(şahmeran baltacıoğlu) ayılıklarına: "ses türemesi yerine epantes, yuvarlaklaşma yerine labializasyon , ünlü degi$mesi yerine vokal velarizasyonu yazdiran, tek bir harf hatasini dahi kabul etmeyen bu yüzden ilk defa bir dersden kalmama neden olan garip insandir..." demiş bir mağdur.. ve milletin anasını ağlatan, seneler boyunca aynı dersi alttan almak zorunda bırakan bu kişinin dersini çat çat vermişim ben ilk sefer.. dengesizliğe gel..

güzel sanatlar da var.. kredisi bile olmayan bir ders için çok şart değil mi sayfalar dolusu antik çağ vs geyiği ezberlemek..? ayasofya kaç defa restorasyon geçirmiş..? bana ne lan..! tamam tarihi eserdir bir kıymeti vardır falan da yani ennihayetinde ibadethane.. baştan kaybediyor.. paleolitik çağlar da falan ohoo.. geçiniz..

atatürk ilkeleri ve inkılap tarihi.. zaten yine ufaklıktan beri görmüşüz etmişiz.. hala neyin mücadelesi ki bu.. beyni yıkanan yıkanmış, aydınlanan aydınlanmış(felaket parlıyorum) zaten.. millet dersi görürken ya küfrediyor, ya da "işte ata'mm heyttt" falan diyor.. yok yok cidden gereksiz yani.. yakın tarih versen yine tamam.. ama nerede o (g)üven, (ö)zveri ve (t)ecrübe..?

hukuktu sosyolojiydi carttı curttu derken sınavdan bir gün sonra unutacağın bir yığın bilgi beyne yükleniyor.. sonuç..? sıfır.. maksat ders programı dolsun.. çakayım böyle sisteme..

yahu zaten o okulun hocasının yanında o okulu kehkeh modunda aşağılarken o hoca da kehkeh modunda seni onaylıyorsa neyi tartışıyorum lan ben..?

imza: zaten demezse ölecek Barakuda.. kitap okumak lazım yeğen.. kelime dağarcığım mı ufalıyor nedir..? neyse.. gün içinde kurduğumuz cümle sayısı gitgide düştüğü için paniğe gerek yok ZATEN..

resim de hoş olmuş.. şaka gibi ya.. kurtarın beni kurtarınn.. bitirimler sınıfı filminde sahilde "kurtarınnn karımı kurtarınnn kurtarınnnnn" diye böğüren adam gibi haykırıyorum: "kurtarınnn!"

22 Şubat 2010 Pazartesi

Allah Belanızı Versin vol1



-sesini yükseltme fikret, seni duyuyorum.. (ya bi defol git ya kasılmaktan çatlıycaksın..!)



8,00 (sırrına sokayım..)



çocuk heyecandan geberiyor, belli ki sana ölüyor, ama şu tavra bak.. bi saniye bile kaybetmeden hemen can acıt, geberirsin yoksa..!



orospu..



konuş be kahraman..! 1.10,22..



mantıklı olmaaa uleeeeen..!



-çok seviyorum suzan.. seviyorum..
--celal.. bak sakin sakin konuşalım tamam mı..?
-kıyamet günü gibi seviyorum, mahşer yeri gibi seviyorum, hiç ölmeyecek gibi seviyorum..



rulo yap.. neyse hadi yapma..



6,10. nası üstüne oynuyo adamın nası azdırıyo zorla.. kancık..

21 Şubat 2010 Pazar

Nine


Bunca zamandır süren müzikal izleme korkumda -Edward Norton faktörüne rağmen- Everyone Says I Love You ile haklı çıkmamdan sonra bütün tabularımı, önyargılarımı, çekincelerimi yerlebir etti Nine..

Kadro müthiş, Marion Cotillard ismi tek başına yeter vs derken tür müzikal de olsa film öncesinde bir beklenti oluştu bende haliyle.. Film başladığı andan itibaren de o büyülü atmosfer kollarımdan tutup içine çekti beni adeta.. Başka işlerle ilgilenmemin, dikkatimin dağılmasının falan imkanı yoktu.. Filmin temelini oluşturan "müzikal" olayı öyle her anda bam diye giren bir kıvamda değildi.. Genel konunun işlediği süreçlerde öyle kritik anlarda girdi ki belki "eh" olabilecek bazı sahneler muhteşem bir görsel şölene dönüştü.. Gözlerimi kırpmadan izledim.. Büyüleyiciydi..

Yalnız Daniel Day-Lewis ve Marion Cotillard'ın performanslarının Penelope Cruz'dan eksiği neymiş onu merak ettim.. Tamam Penelope feci çarpıyor adamı her şeyiyle ama.. e yani pek Oscar'lık gelmedi bana.. Gerçi Akademi'nin onca öküzlüğünün yanında bunlara takmamak lazım ama bilmem, garipsedim işte..

9

ya ben sana var ya.. ölürüm ulan.. ölürüm..!

Up


Pixar müthiş işler çıkarmaya devam ediyor, animasyon konusundaki rakipsizliklerinin bir diğer kanıtı bu film. Geçen sene Wall-E ile en iyi animasyon ödülünü almışlardı zaten. Keyifle izlediğim bir filmdi o da.


Çizimler öyle güzel ki, filmin içine girmekte zerre zorluk çekilmiyor. Özellikle filmin başında gösterilen çocuk karakterlere bayıldım, keşke biraz daha zaman ayrılsaydı onlara. Piyasada da (facebook, youtube vs.) karşılaşılabilecek olan kısa sürede aşkı anlatma kısmı da o derece başarılı. Fantastik konusuyla sürekli heyecanı ve merakı üst seviyede tutuyor film. Sırf animasyon olsun, eğlendirelim mantığından ziyade insani duygulara verdiği ağırlıkla da etkileyici bir yapım.

Okuduğum kadarıyla en iyi film ödülüne aday gösterilen ikinci film Up, bu da en iyi animasyonu alacağını kesinleştiriyor zaten. Tavsiye...

8,5

District 9


Öncelikle bilim kurguyla pek arası olmayan biri olduğumu belirteyim. Yorum da bundan etkilenir muhakkak. Oscar adaylıkları olmasa izleyeceğim bir film de değildi zaten bu sebeple.

Johannesburg üzerine inen bir uzay gemisinde mahsur kalan uzaylıların karantina bölgesine alınması üzerine işleniyor film. Uzaylılar üzerine çalışan şirketin, yöre halkının şikayetleri sonucu uzaylıların başka bölgeye sevki amaçlı bölgeye girmesiyle olaylar gelişiyor.

Belgesel tadında başlıyor film, olaya giriş aşaması olan yaklaşık yarım saat süresince pek sevemedim filmi. Aklıma yatmayan, tam oturtamadığım olaylar vs. Bilim kurgu tabii, akla yatma olayı da bir yere kadar olmalı orası normal de, bu dediğim öyle de değil. Neyse ki ilerleyen dakikalar toparladı film de, çok sıkmadan bitirebildim. Devamının gelmesi adına bir açık kapı bırakılmış gibi filmde, bunu değerlendirirler mi bilmem. Bu şekilde de kalsa sırıtmayacak. Görsel efektler başarılı, en iyi film ödülüne ise uzaktan bakacak.

7

18 Şubat 2010 Perşembe

Güzel bir gün ölmek için

intihar eden insanlara hep saygı duymuşumdur. son derece cesur ve asil bir davranış olarak görüyorum.. doğruluğu tartışılabilir.. bunu zayıflık olarak nitelendirenlerin kurtlar vadisi aforizmalarıyla hayatlarını sürdüren apaçilerle aynı odaya tıkılmasını ve sabahtan akşama, "ben senin için yaşamayı göze almışım", "bana birbiri için ölecek değil, yaşayacak adamlar lazım memati" gibi replikler eşliğinde çiftleşmelerini diliyorum..

tanrıya "sen kovmuyorsun ben istifa ediyorum" diyecek göt kimlerde var? ister dindar ol ister dinsiz ölünce ne olacağını kimse bilmiyor.. inanabilirsin ama bilemezsin.. bu dünyadan ne kadar nefret etsen de burası bellidir, böyle işte.. bildiğin yerden hiç ama hiç bilmediğin bir yere, bi daha geri dönemeyecek şekilde, sonsuza dek göç edecek göt kimlerde var? bende yok, olsa zaten..

sızlanmaktan başka bi bok bilmeyenler, gereksiz iyimserlikle dolup taşanlar, beyni çalışmayan sorgulamaktan aciz dinciler bunların hepsi cesur eyvallah deyip giden korkak öyle mi? "nah" diyorum sadece, en hafifi bu da.. sevdiğin kişileri, sevdiğin yerleri bırakıp gitmek, bi daha asla dünya kupası izleyemeyecek olmak, sevdiğin dizinin sonunu görememek.. onlarca şeyi göze alıp sana sormadan seni tıktıkları bedenden çıkıp gitmek cesaret değil de nedir..

intihar harika bişey hadi canımıza kıyalım demiyorum.. öyle her dert yüzünden de buna kalkışılmaz ayrıca.. en basitinden, mutlaka 1-2 kişi vardır sizi seven, onlara yapılmaz bu.. ama düşünüp taşınıp başka çare görmeyip bunu yapabilenlere "korkak yeaa" demeden önce sen neye ne kadar cesaret edebilirsin bunu bi düşünmeli.. hayatında ne zaman harakiri yapan bir japon'dan daha cesur oldun.. her insan kendi sonunu kendi getiremez ki hiç kolay değil bu adımı atmak..

Cehenneme Kadar Yolun Var..


sen anca aşağı in.. bir gün olsun çıkma.. arkandan tekmeyi basanlara dönüp tek kelime laf etme.. bir kez olsun gözgöze gelip dimdik durarak güçlüyüm mesajı verme.. sadece arkanı dön.. sadece sin.. yalvarmayı dahi deneme.. sadece yürü.. beynin ayaklarına hükmedemesin.. daima düşmeye, inmeye, alçalmaya alışmış onlar çünkü.. başka bir ihtimal yok.. seni aşağıda "geeel geeel belanı zkecem!" diye çağıran, gücü elinde toplamış yavşağa da karşı çıkma sakın.. kaderine razı ol.. "kes lan!" deme.. sağına soluna da bakma tamam mı..? bu yokuş aşağı gidişe bir gün olsun son vermeyi dahi düşünme.. hasbelkader düşündün diyelim.. ona da götün yemez.. bu düzene karşı dimdik durup, "yenilmiycem ulan!" diyip beraberliğe yatmayı seçme.. oyunu bırak ve fark yemeye razı ol.. güçsüz şerefsiz.. napıyosun sen şimdi? seni ince ince işleyip bu yola mahkum edenler zaten geberesice insanlar.. ama böylesine köşeye çekilmek.. sağa sola dahi bakamamak.. yürürken önüne bakmak.. iyi değil bu.. en kötüsü de ne biliyo musun..? noluyor ne bitiyor diye en ufak bir bilgi sahibi olmadan, sormadan, öğrenmeye kasmadan hakkında salak salak fikirler oluşturanlar, nasihat verenler, ezik diyenler.. siz de gelin aşağıya hah? valla bişey olmamış lan, topu kaçmış elemanın o yüzden iniyomuş aşşaa, siz de gidin beraber alın topu? ( siz de yanın adiler..!)

16 Şubat 2010 Salı

Amele sensin araba da sana girsin

Bazı insanlar çeşitli otomobil marka ve modellerine şu tarz yakıştırmalar yapıyorlar.. amele ferrarisi. amele mercedesi.. amele bmwsi.. amele porschesi.. daha da gider bu.. burda dayandıkları temel nokta da genelde şu.. "x almaya parası yetmemiş o da y almış zuhaha amele".. bu insanların gerçekten gerizekalı olduklarını düşünüyorum.. bi insanın maddi imkanları ortadadır.. herkes kalkıp ferrari alamaz.. hatta bi çok insan araba sahibi de olamayabilir.. şimdi x kişiyi düşünelim. çok parası varsa gider en üst sınıf markalardan bir araç alır.. daha az parası varsa bi alt sınıf markalara bakar. daha az parası varsa yine bi alt sınıf marka ve modellere bakar.. bu kadar basit bir durum..

şimdi bu konuya nerden takıldım bilmiyorum bi anda aklıma geldi zaten gıcık olduğum bi şey yazayım dedim. benle alakalı bi durum olmadı yani merak eden olursa.. bi insan top markalardan bi araç almadığında neden amele oluyor bunu söyleyen beyin özürlü bi tiki değilse hangi mantığa dayandırıyor merak ediyorum.. ferrari alamıyorsa spor araba kullanamaz mı bu insan şimdi.. honda s2000 alınca çakma porsche mi kullanmış oluyorsun.. hah bak lafımın üstüne entry.. passat amele mercedesiymiş.. çüş be.. bunu diyen adam nasıl bir aymazdır nası bi cahildir kendisi neye binmektedir.. neyse yaa böyle işte, bu da böyle bi sayıklamam..

Toffifee yiyip, Çay içip, Ezel izlemek..


-bir hayat sendromum vardı benim malum.. (Malum demişken bir anda "maaluuuumm, ortada haaaliiim" diye haykıran Sıla geldi aklıma, süper şarkıdır) heh.. işte bu sendrom şeysi Pazartesi 20-23 arası kayboluyor bende.. 4-5 ayrı an hariç, aklım kaymıyor hayatın zorluklarına.. Türkiye'nin (t niye büyükse) gelmiş geçmiş en süper dizisi koparıyor beni hayattan tam anlamıyla.. en kazık sınava çalışırken bile 1 saatte bir sayfa anca okuyabilecek derece kafası dağınık bir adama(kim ola ki) gözünü dahi kırptırmıyor bu meret.. herhangi bir şey için meraklanmak, kafa yormak, düşünmek, durduk yerde aklına gelmesi gibi şeylere zaten bu denli uzak kalmışken, iğrenç geçen günlerin akşamında böyle bağlanabiliyorsan, tutunabiliyorsan bir şeye, iş tamamdır.. "ay türk dizisi tukaka o zaman, ben yabancı izliorm hıhh" insanları halen azımsanmayacak derecede çok ne yazık ki.. bu da Ezel'in, aldığı ciddi reytinge rağmen benim gözümde hala underrated kalmasına neden oluyor maalesef.. 8 yabancı + 1 yerli dizi izliyorum.. ve "deli gibi merak etme, pür dikkat izleme listemde" (isme gel) Ezel Dexter'ın ardından geliyor.. daha ne diyim ki yani.. zamanında muhteşem ötesi(diğerleri de öyle gerçi) bi bölüm sonrası Joker'le birbirimizden haberimiz olmadan aynı anda haykırmışız zaten:

http://bosverabidalganabak.blogspot.com/2010/01/bosver-abinin-ezel-haykrs.html
http://bosverabidalganabak.blogspot.com/2010/01/buyuksunuz.html


-bu alamanlar anlıyor çikolata işinden arkadaş.. hepsi de mi süper olur yahu.. toffifee orgazmik yiyecek kategorisinde yerini en tepelerden alacak bir şey.. hele böyle yuvarlak kısmı damağına yapıştırdıktan sonra çikolatasını hafif hafif yalayıp fındığa ulaşana kadarki süreç.. sonra çikolatanın bitmesi ve fındığın alt tabakaya yapışmış bölümünün etrafında dilin ucunu hafif hafif sürterek gezdirmek ve tabakaya zarar vermeden fındığı oradan ayırmak.. sonra fındığı parçalayıp yanağın oraya saklamak.. sonra çıplak kalmış karameli sert sert çiğnemek.. iyice erimeye başlamışken de depolanmış fındığı tekrar günyüzüne çıkarıp ikisini beraber mideye indirmek.. sonra fındıklı drajeden bir tane ağza atmak.. önce dış çikolatayı masum diş darbeleriyle kalıp kalıp ayırmak.. ve yavaşça yemek.. sonra kalan fındığı çatçatçat dişlemek.. ve sıccacıkkk çaydan bi fırt alıp ağızda kalan fındık parçalarını usulca bi çalkalamayla beraber yutmak.. anlatırken tahrik oldum lan bi toffifee daha alıyım geliyim dur..

-geldim.. philips wide screen monitörde en düşük brightness ve contrast ayarında bile gece vakti gözlerim ve beynim mahvoluyor.. 0 - 0 da bile böyleyse 100 e 100 nasıldır acaba.. denemeye korkuyorum.. eski koca götlü monitörümü özledim.. ee ne demişler.. elbiseyi gösteren ütüdür, monitörü gösteren götüdür.. değil mi kar deş..?

-bu dönem 11 tane ders nerelerime girecek çok merak ediyorum doğrusu.. ne iyi olurdu 4 aylık derin bir uyku..

-bankalarda aşırı derecede geriliyorum ben.. müşterisi olduğum bankaya gitmişsem ve kartımla bir numara alıp bekleme süresini çok aza indirmiş olsam bile ı ıh.. bölümüm gereği ileride bir bankada falan çalışmak zorunda kalırsam ne halt edicem? göz göre göre adam kazıklamak pek hoş gelmiyor şu aralar.. "banka kar ediyorsa sana ne hıyar" diyenler olacaktır.. olsun.. buna alet olma hissi kötü gibi.. ha bugün hangi sektörde bu tür kıl olunacak şart yok ki.. alayında var.. olmayanlar varsa da ben o trenlere binme şansını çok önceden kaçırdım, geçmiş ola..

-15 tatilde kitap okuyacaktım, Oscar filmlerini yutacaktım, bir dizi bitirecektim, gezecektim falan.. hiçbirini yapamadım.. aferin bana..


-çok özledim be.. valla öyle alakasız anlarda falan ya soundtrackten bir parça beynimde yankılanıyor, ya aklıma bir replik geliyor, ya da bir bakış.. Dexter bitince hayat daha bir anlamsız olacak sanki.. :(

-Daniel Licht.. büyüksün..


13 Şubat 2010 Cumartesi

Christian Troy is back in action..



kült dizi Nip/Tuck 100. yani son bölümüne iyice yaklaşmışken, finalin nefesini ensemizde hissediyorken hayvan gibi özleyeceğimiz, sağ tarafta da nurcemalini görebileceğimiz "İLAH" Christian Troy'a bir güzelleme yapmamak olmazdı..

Christian, O'nu sadece birkaç kez görmüş, ya da hakkında ufak ufak şeyler duymuş kişiler tarafından dünyanın en yüzeysel adamı olarak adlandırılabilir ilk başta.. ama işin aslı çok daha farklı kesinlikle.. O, hayatın ne kadar adaletsiz ve acımasız olduğunu kabullenmiş ve yaşamını bu durumu düşünerek şekillendiren birisi.. çevresindeki diğer kişiler gibi "ben iyi insan olacağım, prensipliyim, dürüstüm" tarzı avutmalarla işi olmaz.. bu diğerleri, O'nu çoğu zaman yalancılıkla falan suçlasalar dahi asıl yalancı olanlar her seferinde söyledikleriyle çelişip yanlış üstüne yanlış yapan kendileridir.. Christian'ın içi dışı birdir aslında ara sıra yalana başvursa da.. evet yalan denen şey hayatında bir yer tutuyor.. ancak O kişiliğinin gereğini yapıyor.. ben yalancı değilim gibi bir iddiası da yoktu hiçbir zaman zaten.. olduğu gibi yaşıyor ve çelişkilere yer yok hayatında..

kendisini dünyanın en iyi, en prensipli, en, en, en adamlarından biri sanan ortağı Sean için bir ayna görevi görüyor esasında.. Sean'ın gerçek zevklerini ve yaşamak istediği hayatı, kendi varlığıyla ona kavratmaya çalışıyor.. ee 30 yıla yakın bir ortaklık ve dostluk.. kolay değil.. Christian da Sean için, dile getirmese de bir idol aslında.. hayatın tadını çıkararak yaşama meselesinin hakkını veren yegane varlığın, ortağı olduğunu biliyor ve yanından ayrılamıyor..


kadınları devamlı aşağılaması, hakettikleri gibi davranması ve dönüp arkasına bile bakmaması bizleri ona bağlayan en önemli etken belki de.. 95 bölüm boyunca kaç defa "helal ulan..!" demişizdir kimbilir.. ha bunları yaparken de yine dönüp dolaşıp, kendi klasik komik deyimlerinden biriyle: "lağım çukuru gibi vajinasında" huzur bulduğu bir aşkı var.. sağ taraftaki "BITCH" Kimber Henry.. dışarıda sergilediği sert ve umursamaz tavırlarının yerini bazı zamanlar küçücük bir çocuk alıyor Kimber'ın yanındayken.. seviyor işte.. hatun porno yıldızı olsa kaç yazar..

insanları, onları sevmekten korktuğu için durmadan tersleyen ve nefret edilen kişi olmak isteyen Troy, özünde bildiğin yufka yürekli bir adam.. bunun örneklerini defalarca gördük dizide ve en, insanım diyen adamın yapmayacağı iyilikleri yaptı o.. ha(ne çok "ha" diyorum "e" diyorum "valla" diyorum "yani" diyorum lan!) damarınaa basılırsa da cezaların en büyüklerini verir acımaz kendisi.. basmayacaksın işte arkadaş..

eh şimdilik bu kadar yeter.. genel özelliklerini geçtim çok kısa kısa.. ömrümüz izin verirse daha çook anarız kendisini.. zaten kitaplara sığmayacak derinlikte birisi ve yaşadığı her an ayrı bir olay.. kapanışa da bu yakışır;

11 Şubat 2010 Perşembe

Pozitif Düşün vol1

nasıl bir şehir ulan bu.. sağ ayağımla bir kaldırım taşına bastığımda bir anda sol ayağıma su fışkırdığında artık şaşırmayacak duruma gelmem.. "ananı!" bile diyememem.. kanıksamış olmam.. istiklal'de yürü.. ayaklar ıslansın.. maça git.. daha beter ol.. eve dönerken asfalta bas, orası zaten göl.. bot giy diyen olursa direkt küfür ha.. sevmiyorum kardeşim napıyım yani.. rahatsız ediyor beni o külçe gibi şeyler.. incecik yazlık ayakkabılarımla gezmeyi seviyorum ben allalla..

yeter mi? yetmez.. stada yürüyorum.. ayaklar zaten rezil olmuş bata çıka yürümekten.. bu sefer güçlendirme çalışmaları yüzünden alt yolun içine edildiği(daraltıldığı) için tam e5 korkuluklarının altından yürümek zorunda kalıyorum.. ve e5'in suları üstümüze boşalıyor.. ne suyu lan, çamur bildiğin.. dışarıda ebemiz dillendikten sonra içeride üstün kapalı olsa kaç yazar.. her yerden bir darbe ulan..

ortadan dalmışız, başı unutmuşuz.. çağlayan'dan sonra metrobüs'ün mecidiyeköy'e 15 dakikada varması nasıl açıklanır? güç bela durağın en uç kısmında indikten sonra 100 metre ötedeki merdivenlere ulaşmak için en az birkaç bin kişinin arasından geçmek zorunluluğu..? çağlayan-m.köy arasındaki yolun yarısından m.köy metrobüs durağının çıkışına kadar olan kısmı 25 dk'da almak?(400 500 m.) ve sonra bir türk vatandaşının bu sorunu "maç var o yüzden böyle" diyerek açıklaması.. ulan öküz..! ya turnikeler bozuk ya başka bi halt var işte.. ne hemen bok atıyosun.. kesin fenerlidir bu :D

şey de var yani, ben erkeğim mesela, maça yetişicem ve yara yara geçiyorum milleti.. e ama kadınlar da var orada.. ööyle tıkılıp kaldılar izdihamın arasında.. acıdım valla.. hayır yani kalabalığın arasında cepçisi de var fortçusu da var.. ben bile çok sefer arkamda hissettiğim kaban ceplerindeki bereleri, eldivenleri, omuzlardan öne sarkan çantaları falan ilk anda "ananı! uzuv bu lan!" şeklinde değerlendiriyosam kadınlara kolaylıklar diliyorum sadece.. gerçi bir tarafım da size her şey müstehak geberin lan duygusuz aşüfteler diyor gibiyse de.. insanlık bende kalsın hadi yine.. hem istenen, hem istenmeyen olabilmek büyük meziyet işte, çıkar yol yok ak..

sonra evel gel, pc götlük yapsın, monitör açılmasın, laptopa talim et.. sonra bahar döneminde göte girecek 10küsür dersi düşün.. nefret ettiğin bölümünü düşün.. maça üzül.. geçsin ömür işte.. geçmese mi yoksa?

fırenk reeykaardd fıreeenk reeeykaardd ooley ooley oooleeeyyyy..!

10 Şubat 2010 Çarşamba

Adamın biri Became a Fan of "God"


facebook'ta gördüm şimdi.. elemanın biri üşenmemiş, "god" page i bulmuş, ve de fan olmuş.. yani anlam veremiyorum ben buna.. hayır yani ben mütemadiyen söven biri olduğumdan değil.. yani şimdi bu şeyi seviyosan sen, içinde bişeydir, inançtır falan, sana özeldir.. ama millete duyurmak neden? sen ona fan oldun diye daha mı çok saygı duyacaklar sana? duyanlar da çıkar ha gerçi neye laf ediyosam.. ya da efendime söyleyeyim, god sana daha mı fazla yardımcı olacak? nedir yani ne? derdin ne vatandaş?

şeyler de var sonra.. atıyorum, ben cidden ölüp bittiğim, hayran olduğum bişeye fan oldum gene bu facebookta.. ertesi gün bi bakıyorum, fan olduğum kişiyi, filmi, diziyi -her neyse işte- hiç bilmeyen, haberi olmayan bi tip de fan olmuş.. yahu en ufak bir fikrin yok o şey hakkında, neden hemen atlıyosun.. herkes her şeye fan ulan.. yaprak sarması fanı ol, banyo yapmak fanı ol, saç taramak fanı ol.. allah belanı versin be..

yorum yapmazsa ölecek insanları da mevcut.. geçen dexter wall'unda geziniyorum michael c. hall'un hastalığıyla ilgili haber aramak için.. 1000 mesaj varsa 999'u "the greatest show dexter", "best show ever", "i love dexter" falan.. ya derdiniz ne ulan.. fan olunca tatmin olmuyor musunuz? yazmazsanız geberecek misiniz? haa tabi bu mesajlarda sık sık türk'e rastlamak da mümkün.. atıyorum adı soyadı "osman kelle".. gelmiş demiş ki.. "THE DARK DEFENDER!!!" senin de allah belanı versin(onun vermez benim verir, veriyorsa zaten, verecek de fazlasını)

listem dolsun taşsın diye ekleyip de sonra iki kelam laf dahi etmeyen hayvanatlar zaten ayrı bir olay.. nası desem.. bilmiyorum yani bu bence tam bi ayılık.. yalandan bi "naber ya euheuh" falan bile desen bişeydir yani be.. yok ama ekle dursun.. listeniz 300 500e dayansın ki süper sosyal insanlar olduğunuzu anlasın dışarıdan görenler.. off fucker bu desinler, oyy amma yaşıyo bu kız yaa desinler, özensinler.. ben usanmıycam ayılıkla gelenlere yol vermekten veya listeden adam silmekten.. ohhh tatminnn..

cumhuriyetimize sahip çıkmak için onyüzbinmilyon baloncuk olalım, coşalım, koşalım insanları.. hemen bitsin! yahu derdiniz ne.. millete vatan millet ayakları yapacağınıza gidin 2 satır kitap okuyun bu işlerle ilgili.. sen beni şimdi bu gruba davet ettin de daha mı çok sevdin bu ülkeyi öküz?(artık çok sevmiyorum aslında) "29 ekime kadar 29 milyon kişi olalım..! olmazsak ayıp olur..! ülke batar, herkes asimile olmuş sayarız" vs. bi rahatlayın, gevşeyin, çay için kahve için, arkanıza yaslanın, derin nefes alın.. ohh şöylee

"20 arkadaşını davet et ki profilini kimler gezmiş görebilesin valla bak ben denedim oldu süper çalışıyo bayıldım yaağnee!" off yazarken bile soğudum hayattan.. inanana mı laf edeyim, bunu organize edene mi.. şaştım kaldım arkadaş.. "gidin camdan atlayın, yere çarparken geçen süreçte aşağıdaki herkesi çıplak göreceksiniz, ben denedim, inanmayan kendi kaybeder" dese birisi, valla yüzbinlerce kişi dener bu memlekette.. hayır sonra biz bunlara gerizekalı diyince de "ukala", "götü kalkmış" vs diye karşı atak yapmaya çalışırlar.. ulan bizim kadar kendine söven kaç kişi var şu dünyada hayvan herifler!

arkadaşlarının fotolarına anında "ay hayatm çk güsel chıkmıshsıınn", "şekerm benim yaa harikasn", "bu güzeLLik de diLLere destan kuzuu" tarzı yorum çakanlar.. bu konuya değinmiş miydim ki zamanında? valla hatırlamıyorum.. değindiysem de bana ne.. gene depreştim ya o yeter.. yahu, ok, insan arkadaşına g.tüm gibi çıkmışsın diyemez.. ayılık olur.. ama g.tüm gibi çıkmış lan işte.. hiçbişey deme o zaman, nolur geberir misin? ya da arka planda gördüğün bi detayla ilgili bişey yaz ne bileyim.. seçenek bol.. ama yok.. o leş görüntüyü deli gibi övüp riyakarlık yapacak ya.. sahtesiniz sahte..

şapkayı takıp kafayı eğip gözlerini objektiften gizleyen, simsiyah gömleğini çekip loş bi odada oturmuş yakasını kasıklarına kadar açmış elinde viskiyle uzaklara bakıp poz vermiş, hatta bununla yetinmemiş fotoşopta fotoyu siyah beyaz hale getirmiş, beyaz gömleğinin üstten 4 düğmesini açıp kıllarını sergileyen, beyaz üstüne siyah çizgili adidas eşofman altı ve abercrombie yazan dar bodysiyle üçgen vücudunu gösteren, ve buna benzer bir dolu rezilliği alenen sergileyen orrrosspu çocuklarını da es geçmek olmazdı facebook konusunda bu denli coşmuşken.. selam olsun.. götüm yemiyor anca böyle arkadan sövüyorum işte benim pazularım pek bi yalan kalıyor sizinkilerin yanında napayım..

canım sıkıldı, hazır facebookta gene dellenmişken çakayım bi post dedim ama gene uzadı be.. çektiğin çile için özür dilerim "chok güseL, çok yakıshıkLı, atarlı, giderli, aslan, kaplan" okuyucum benim..

dipnot: ben kusursuzum.. oooh yeaaahh..!

8 Şubat 2010 Pazartesi

(500) Days of Summer


eylemsizlik kavramının bünyeyi yine sımsıkı sardığı bir günde "e bu muhteşem filmi neden bir daha izlemiyorum ki?" diye düşündüm ve başlamamla beraber zaten uzun zamandır ekip olarak aklımızda olan bu postu hazırlama işine girişmiş bulundum.. yani öyle bir büyüsü var ki bu filmin; şöyle en itinalı olanından bir post girmezsem suçlu hissedecektim kendimi.. rahatsız olacaktım, eksik kalacaktım, içim içimi yiyecekti.. aa şimdi aklıma geldi bir de.. ilk başta blogun en tepesine de yerleştirmiştik zaten yüce insan Tom Hansen'ı, "boşver abi" diyerekten :)


o zaman fragman verelim madem.. spoilera sarmayacağım zaten de konuya biraz hakim olunması açısından iyi gider: http://www.youtube.com/watch?v=PsD0NpFSADM


şimdi burada film yorumlarımı okuyanlar az çok bilir doğallık olayına ne kadar taktığımı.. ben bir filme bağlandıysam eğer, bunda en önemli pay karakterlerin doğallığıdır.. ama bu demek değildir ki yalnızca standart insan tipleri veya fazla uçukluk vaadetmeyen karakterler doğaldır ve ben sadece onlara ısınıyorum.. önemli olan o karakterin hiçbir mimiğinin yapaylık içermemesidir, burun kıvırmamamdır, dudak bükmememdir.. bizim joker'den the joker geldi şimdi mesela aklıma.. herif manyağın önde gideni.. gerçek hayatta olamayacak kadar uç noktalarda.. ama sırıtmıyor işte gözümde.. duruşu, bakışı, ses tonu vs her şeyiyle doğal.. demek istediğim bu yani.. bu filmin de gözümde bu denli değerli olmasının en önemli sebebi bir saniye olsun naifliğini bozmaması.. hani birçok film vardır efsane mertebesine erişmiştir.. kalitesine ve tüm insanlığın nazarında bulunduğu mevkiye tek laf edemeyiz.. ama işte o filmlerin büyük bölümü tam anlamıyla doğal değildir.. bir Avatar da bence tam anlamıyla doğaldır, konusundan bahsetmiyorum.. filmin insana sunduğu dünyanın kendi içinde tutarlı olmasıdır aslolan.. daldan dala atlıyorum ama önemli bence bu..


sarıp sarmalamak, teselli etmek, boşver abi demek istediğim can karakter Tom Hansen'ı bu yüzden çok sevdim ve benimsedim işte.. ve film boyunca kendisine defalarca küfrettiren Summer Finn'e de bu kadar sinirlenmemin, hem bir kaşık suda boğmak hem de kulu kölesi olmak istememin nedeni de aslında üstte belirttiğim duyguyu hissettirmesi.. Tom'dan o kadar az, Summer'dan da o kadar çok var ki şu dünyada.. neyse..


bu film romantik komedi, komik romantizm, destansı aşk hikayesi vs diye adlandırılamaz kesinlikle.. (500) Days of Summer hem çok sıradan, hem de çok farklı.. filmde tanık olduğum bir ana "aha ben!" dedirtirken, genel olarak baktığımda ise aslında alakamın olmadığını hissetiriyorsa, farklılığına en büyük kanıttır zaten bence bu.. Joseph Gordon-Levitt'ı ilk kez izledim sanırım, muhteşemdi.. adamı bildiğin seviyorum şu an yahu.. Zooey Deschanel yukarıda da belirttiğim gibi bu denli sövdürebiliyorsa.. e o da muhteşem.. müzikler inanılmaz.. 72 çeşit övgü dolu cümle kurabilirim kesinlikle.. ama bunun yerine birkaç tane link koyalım daha hoş olsun ;


http://www.youtube.com/watch?v=9I_cV8VcaVQ
http://www.youtube.com/watch?v=RD1Lz8p8tYs&feature=related
http://www.youtube.com/watch?v=xzrC72Xv6pE&feature=related


burdan sonrasını filmi izlemeyen okumasın çünkü her zamanki gibi gerçek hayata atlayacağım filmdeki enstantanelerden esinlenerek.. sarıyorum işte spoylıra dayanamayacağım..

---spoylır---

şimdiii aklıma gelen ilk şey tom'un bardaki kavga olayı.. tom yumruğu koydu orospu çocuğuna, içimin yağları eridi benim.. fakat sonra noldu? summer adisinin triplerini çekti, kırk laf işitti.. işte orada tom, adamın dediği her lafı sineye çekseydi, elini dahi oynatmasaydı summer bu sefer de "beni sahiplenmedin, ne biçim erkeksin, öl sen hıhh" tarzı konuşacaktı ve yine baskın çıkacaktı.. bu hayat böyle işte.. joker bi postunda demişti hani, "ağlarsan aşırı duygusallıkla suçlanırsın, ağlamazsan öküz olursun odun olursun" gibi.. böyle birşeydi yani.. kadınların %99.9'u böyle.. beyninde birşey var.. kafaya koymuş yapacak yani, yapmazsa geberir.. ama bunu yaparken karşıdakini kırmasının veya yalan söylemesinin, eksik konuşmasının, kendini inkar etmesinin önemi yok.. yapar ve biter.. arkasına da bakmaz.. cold hearted diye boşuna yazmadık sağ tarafa..

o kadar kolay oynuyolar ki insanların duygularıyla.. böyle bir kalp olamaz.. tom'u resmen çağırdı kendine kaç defa.. asansörde kur yapmalar, fotokopi odasında bam diye öpmeler falan.. sonra kimseye anlatmadığı şeyleri ona anlattığını söyleyip "sen benim için o kişisin" imajı vermeler vs.. bir dolu detay.. sonra elbette ki istediğini yaptı başından beri olduğu gibi.. aha da bir diyalog;

t: "why did you dance with me?"
s:"because i wanted to"
t:"you just do what you want, don't you?"

öyle donuk donuk da bakar yüzüne adamın.. tom "bu mantıklı değil" dediğinde de "mantıklı ol" demiş miydi yahu? ben hatırlamıyorum joker söylesin.. summer adiliklerine batmışken azcık daha replik koyalım da nefretimiz, aynı zamanda da arzumuz kabarsın;

"i think we should stop seeing each other"

"tom, don't go. you're still my best friend!"

"there is no such a thing as love. it's a fantasy"

bu da tom'umuzun sadece kendinin duyacağı bir garip yakınması;

"why is it pretty girls think they can treat people like crap and get away with it?" konuş sen anca tom.. millet arkasına dönüp de bakmıyor bile..

hee bir de autumn mevzusu var tabii.. filme bu kadar bağlandık ama film aslında umut aşılamak istiyor insanlara.. bense hassiktir ordan diyorum.. bir kadın seni kesicek, aklına kazınacaksın, sonra bir gün tesadüfen etrafta kimselerin olmadığı bir yerde başbaşa kalacaksın, seninle tanışacak, muhabbet kuracak, benim ol mesajlı cümleler dökülecek ağzından, sonra da mutlu mesut yeni bir aşka yelken açacaksın ha? oldu.. götüme söylerim o dinler.. olmaz işte olmaz.. imkanı yok..

---spoylır---

10

haspa nasıl da güzel :(


tabii her güzel kadında şahit olduğumuz üzere kendisi de bir kılkuyrukla evli;

7 Şubat 2010 Pazar

Hayat Sendromu

evet hayat.. öyle pazartesi sendromu falan değil.. her an her dakika gözleri kısıp, dişleri sıkıp, derin derin solutan hayatın sendromu.. ondan istediğini alamamanın, onun adaletsizliğinin, onun gösterip vermemesinin, onun her sabaha aynı ruh halinde uyanmaya zorunlu kılan durağanlığının sendromu.. bana bu satırları yazdıran durum.. na'vi modunda bir daha asla insan olmamacasına yaşamaya "her türlü..!" dediğim durum.. eğer yaşamım 40 yaşından sonra hayalimdeki şartlarda olacaksa aradaki 17,5 yılı hiç kalkmamacasına kış uykusu misali geçirmeye razı olduğum durum.. ve buna gerçekten razı olduğumun farkında olmam.. nasıl güzel mi?

atmospheretic çocukluktan dem vurunca daldım gene ben eskilere.. şimdi bu satırları okuyan, beni zerre tanımayan bir kişi ilk başta ay ne ezik, ne tembel, ne loser falan diyecek.. hayatta hiçbir konuda çabalamadığımı, yenilgiyi kabul ettiğimi, uğraşmadığımı, istemediğimi falan düşünecek.. bilmiyor ki bu eleman daha 5 sene öncesine kadar ne hayaller kuruyordu, gece yatarken yukarıyla efendi efendi, masum masum pazarlık yapıyordu, güne somurtarak uyanmıyordu.. yok ama.. insanlar artık "neden?" diye sormuyor kesinlikle.. ne görürse, daha doğrusu işlerine ne gelirse onu doğru kabul ediyorlar ve pat diye etiketi yapıştırıyorlar.. kimi zaman adice, kimi zaman ruhsuzca.. ve kendini ifade etmeye, mevcut duruma nasıl geldiğine dair tek bir açıklama yapmana dahi izin vermiyorlar.. sikeyim sizin fikrinizi, zikrinizi, "hayat"ınızı, şansınızı.. ölün..

karşı yakada daha çok görüyorum slalom yapanları ben sanki.. nolur ölün ya nolur.. geberin en kanlısından.. bağırsaklarınız dışarı saçılsın, ve buna şahit olun bikaç saniye.. acı çekin.. buram buram hissedin.. başka hiç kimseye en ufak bir zarar vermeden boğaz köprüsünden aşağı uçun, boğulun arabanızda, öldüğünüzün farkında olarak.. orospu çocukları..

iü online kayıt sistemine geçiyomuş.. bu yarıyılda da katil olmazsam bi daha da olmam galiba.. bunlar şimdi kesin formun çıktısını alın öğrenci işlerinde onaylatın filan da der şimdi.. eh netten havale edilmiş harç için makbuz çıktısı alıp öğrenci işlerinde kaşeletin diyen bir zihniyetten ne beklenir ki.. hiçbir sik yapmayın o büroda.. gün boyu fal açın, mayın patlatın, çene çalın, hayvan gibi para alın beleşe.. siz de ölün..

eşşeenski marka güneş gözlükleriyle, yakasını göbek deliğine kadar açtığı çizgili gömlekleriyle, jöleli saçlarıyla, çapraz bağladığı atkılarıyla, roberto carlos baldırı kalınlığındaki pazularıyla, ve son model arabalarıyla ufuklara doğru bakıp poz veren ve bu pozları facebook profiline koyup şekil yapan götoğlanları.. siz de ölün.. sabaha çıkmayın.. üzülen şerefsizdir..

rakip takımların oyunlarını baltalamak, avantaj sağlamak ve kasaplıkları için daha uygun bir ortam yaratabilmek için stadyumlarının zeminlerini bilerek patates tarlası gibi bırakan kulüp görevlileri, bunlara müsaade federasyon yetkilileri, ayaküstü adam sikmeyi kendilerine ilke edinmiş yavşak yöneticiler ve menajerler, siz de hemen ölün..

ve pezevenk dünya daha iyi bir yer olsun.. ben de siktirip gideyim.. çav..

5 Şubat 2010 Cuma

Angel-A


"bir adam bir kadına paris'te rastlar" şeklinde özetlenmiş film dvd'nin arka yüzünde.. evet bir adam.. sadece bir adam.. öyle süslü püslü cümlelerle yapılabilecek bir tanımı yok André'nin.. hayatın hiçbir alanında başarılı olamamış, umursanmamış, ezilmiş, ve bir süre sonra da bu durumu kanıksamış tam bir loser kendisi.. günün birinde zurnanın zırt dediği yere geliyor.. hiçbir çıkış yolu bulamayıp artık hayattan hiçbir beklentisinin kalmadığını farkettiğinde de intihar etmeye kalkıyoor ve çat! kendisiyle aynı anda şeyi yapmakta olan büyülü bir kadınla karşılaşıyor.. sonra da olaylar gelişiyor..

birçok sahnede kendimi bulduğum, "aha ben..!" dediğim, çok samimi, André'nin psikolojisini harikulade yansıtmış, sımsıkı bağlandığım, ve bendeki yeri daima çok özel olacak bir film Angel-A.. bugüne dek kafamdan geçen milyon tane düşünce, yazıya döktüğüm milyonlarca kelime ve bir o kadar da dilimden düşen cümlenin içinde o kadar çok André var ki.. hani VendettA Seth Cohen sevgisini ifade eden postlar atıyor ya.. işte filmde bu adamı benimserken, severken de aynı duygular oluştu bende.. sonra Angela (Rie Rasmussen) denen büyülü bir yüze sahip, edası tarifsiz, bacakları harikulade, her daim bayıldığım buz gibi kadın tipinden olan melaike de var.. görünüşü de oyunculuğu da harika..

filmin siyah-beyaz görüntüsü ilk başta iç daraltıcı gibi dursa da kesinlikle böyle bir durum yok.. aksine, sahnelerin içeriğinin de etkisiyle çok beğendim ben.. büyüleyici bir hava katıyor filme.. sürenin kısalığı ve diyalogların temposu da çok güzel.. yani kötü denebilecek tek bir özellik yok bence filmde.. aslolan da anlattıkları zaten.. hem mutlu oldum, hem daraldım, bir garip hisler karmaşası yaşadım..

9

bu arada bilmeyenler için söyleyeyim; başroldeki Jamel Debbouze, masal prensesi, insan denmesini hakaret sayacağım, nur yüzlü, mannnyakk vücutlu, delici bakışlı, süper sempatik, ultra seksi Melissa Theuriau ile evli ve bir çocuk sahibi.. ya adam bildiğin çirkin bir kere.. arada 25 cm boy farkı var.. sağ elini çocukken talihsiz bir kaza sonucu koparmış mı parçalamış mı ne öyle birşey.. yani elbette fiziksel özüre laf edemeyiz de çok az kadın vardır buna burun kıvırmayacak.. nasıl birleşti lan bu çift..! vallahi billahi kafayı yiycem.. heriften bildiğin nefret ediyorum şu an, isterse dünyanın en iyi insanı olsun bana ne lan.. allah belasını versin.. çok da tın.. melissa ulan bahsettiğimiz kişi.. (soyadı nasıl okunuyo ki bu yalanası bacının) pöff.. adaletini sikeyim dünya.. işte o görüntüler;




yok yani cidden sinirliyim şu an.. hayat zaten rezil.. şu ortamda melissa benim olacaksa mesela oktur, kopsun sağ elim.. razıyım valla.. acımasın tabii.. bi sabah bi bakıyım el yok.. eheh diyim melissa'yla bir ömür beee.. melissa için az bir karşılıksa eksik bir el; sağ ayaktan 2 parmak da gitsin.. scofield rahat rahat koşup coştuysa onca sene ben de beceririm ne var yani.. gerçi bu şansla ondaki gibi bi tümor oluşur beyinde, iki üç sevişmeden sonra, daha doyamadan nalları dikerim ben.. aha bu da bir başka fransız afet Laetitia Casta'yla şehvet dolu görüntülere imza attığı video: http://www.youtube.com/watch?v=XqbHz0Jgn8o

şerefsiz..!

Nefret objesi

şarkıların introsu boyunca konuşup güzelim müziklerin içine sıçan dj modeli.. bazıları orta kısımlarda filan da girer bunların.. ama genelde başına tecavüz ederler.. ne yazık ki asla yok olmayacaklar..

4 luni, 3 saptamâni si 2 zile (4 ay, 3 hafta, 2 gün)


Altın Palmiye ödüllü, Altın Küre'de en iyi yabancı dil filmde adaylık sahibi, 2007 Romanya çıkışlı bir film.. 80'lerin ikinci yarısında Çavuşesku Romanyası'nda geçiyor.. İllegal yollardan kürtaj yaptırma çabasındaki üniversite öğrencisi kız ve ona yardım etmeye çalışan yurttaki oda arkadaşının bu süreçte yaşadıklarını konu ediniyor.. Fazlasıyla bıçaksırtı bir konuydu bu ve hikayenin yalınlığı ve doğallığının yakalanması çok önemliydi benim açımdan.. Film bunu fazlasıyla başarıyor.. Bu olayların hayatın arka planlarında ve gizli saklı köşelerinde en eski zamandan günümüze dek sayısız kez yaşanmış olduğunu ve de aynen devam edeceğini bilmek başlı başına dağıtıcı bir durum zaten.. İnsanların çaresizliğini, gerçekleri kabullenişini, haykırmak istediği duygularını kan kusup kızılcık şerbeti içerek içlerine atmalarını çok derinden hissettiriyor.. Tipik bir bağımsız film olsa da kesinlikle sıkıcılığa boğulmamış ve ana karakter izleyiciyi büyük bir başarıyla çekiyor hikayeye.. Epey de acıtıyor..

Dvd'nin arkayüzünde Ömür Gedik "düz"ünün yorumunu görmek en başta bünyeyi derinden sarstıysa da dramın kalitesi bu yıkımın önüne geçti, güzel oldu.. Kanal D home video akıllı olsun.. Lan bir de ferhat göçer'den falan bir şarkı koysaydınız giriş bölümüne tam olurmuş.. Neyse aman, kar suyu kaçırmış olmayalım, yerin kulağı var sonuçta.. Beğendim filmi ben.. Böyle olsun işte sanat filminiz, bağımsız filminiz, her ne haltsa ya da..

7

4 Şubat 2010 Perşembe

Ya Huri Ya Nuri..

maximus, ölüm, cennet, cehennem vs derken takıldım gene.. başlığa cennete açılan kapı demişim ama erken konuşmamak lazım şimdi.. mevcut şans ve kaderle her şeyin en kötüsünü düşünmek daha iyi..

ya aslında şöyle genel çerçeveden bakınca çok da umrumda değil gibi görünebilir, belki ben de bazen böyle hissediyorum.. ama işin içine kıyaslamalar girince tıkanıyor mevzu.. ben şimdi -varsa- yukarıdakine, adaletine, elçisi addedilen herifçioğluna, ona tapanlara, alayına küfrediyorum.. teoride yanıcaz cehennemde.. (bunu dedikten sonra istiklalde "yanalım!" diyip sana doğru gelen şehvetle yanan x,y,z kişisi hayali de dürttü şu an beyni fena halde, neyse) ok yanalım da yani mesele bende bitmiyor ki sırf..ben yanıyorum diyelim, götüme mızrakları sokuyor kırmızı kırmızı yaratıklar, 9589289 kişi beni elimi kolumu bağlamış mokoko yapıyolar, uzuvlarımla barbekü partisi veriyolar, acıların en kralını çekiyorum, yine ok.. ama bunlar olurken, hayatında durmadan allah,kuran,muhammed ot bok demiş, fakat bunların üstüne her türlü adiliği, kansızlığı, şerefsizliği, kalpsizliği yapmış kişiler cennete gidecekse sokarım öyle işe.. ben az seveyim öz seveyim, kalp kırmayayım, kimse arkamdan kötü söz söylemesin vs diye yaşarken, kasarken özgeçmişleri hayvanlık dolu olanlar oruç tuttu hu çekti transa geçti diye cennet -varsa- oraya gidip coşacak ha? bu düzen böyleyse eğer allah belasını versin diycem, medet umduğumuz şeye bak peeh..

valla ne çıkar karşımıza bilemiyorum ama.. günün birinde onursuzluklarını iki tane sikindirik duayla ibadetle falan örtmeye çalışanların öldükten sonra en saf anlamıyla temizinden bi GÖT olmalarını o kadar çok istiyorum ki.. bu işlerin yetkilisi kimse çıksın ortaya desin ki bize; "gençler.. sizi normal hayatınızda çok üzdüm, çok ibnelik yaptım, götün tekiyim ben zaten.. ama bari şu hayatta mutlu olun, bunu hakettiniz, alın size sınırsız kaynak.. yiyin, için, sevişin, koşun, oynayın koyverin ulan..".. sonra da arkaya geçelim ve zamanında bizleri inançsızlıkla suçlamış, aşağılamış, kazık atmış, allah kitap diyip adilik üstüne adilik yapmış kişilerin cehenneme postalanışlarını izleyelim.. nası bi zevk olur o off offff.. hatta iki kelam hakkımız da olsun.. "söyle x söyle, söyle ne oldu, ..nın ...ına y mi koyduoo"" diye hayvan gibi böğürelim sol yumruğumuzun iç kısmına sağ avuç içimizle şaplataraktan.. tekmeyi de biz atalım kıçlarına.. hayal işte sevgili okur, naparsın..

iyi insan olmanın ibadet etmekle, inanç sahibi olmanın allah demekle sınırlandırıldığı bir dünyada kime kendimizi ifade edebileceğiz ki allasen..? boşa sallıyoruz ama içte tutunca da olmuyor.. çok merak ediyorum, ölümden sonra bu şeyler varsa eğer bize neler sunacağını.. nasıl bir son hazırlayacağını.. şapkadan cennet mi çıkaracağını.. çıkar mı? ya çıkarsa? ya çıkmazsa? (burda mülayim sert abimiz gelip "o zaman ağzına sıçarım" demeliydi kii)

neyse.. kıyamamalara, vicdan muhasebelerine, insanlık bizde kalsınlara, karşılığında kıçüstü oturup küfretmelere devam.. dinimiz amin yaleppim..

Cennete Açılan Kapı


gladiator soundtrack'ini dinliyorum.. filmin en yakıcı sahnelerinden birisi geliyor aklıma.. hani maximus ölüme yakın olduğunu anladığında, ailesinin yanına gitmeyi hayal ederken, böyle zihninde bir kapı açılıyor.. elini boşluğa doğru itiyor.. onlara koşmayı dilediği karısı ve çocuğu.. adam her şeyi bir anda unutuyor ve sadece onlara bakıyor.. başka hiçbirşey gelmiyor aklına.. eh tabii filmlerde ve dizilerde gördüğüm her sahneyi kendi açımdan düşünme hastalığım sonucunda bir çıkarım yaptım hemen.. eksiklik hissettim buram buram.. ya da başka birşey bilmiyorum.. çekince belki de.. şimdi öleyazdım diyelim.. bu, yaşamın gözlerin önünden film şeridi gibi geçmesi geyiği bende olmazsa ne göreceğim peki? şimdi insanlar sövmesin de ailemi göreceğimi pek sanmıyorum ben.. yani onlar cepte gibi zaten.. tanım biraz ters oldu ama öyle işte.. o özel anda(huzur dolu veya korkutucu bir an onu bilemem daha) göreceklerim, yediğimi düşündüğüm her türlü kazıktan, yapılan adiliklerden, umursamazlıklardan, kalpsizliklerden, şanssızlıklardan, uzun zamandır birikmiş ama bir o kadar da taze olan öfkemden ibaret olacakmış gibi geliyor.. çok korkuyorum işte o zaman da.. yani evet bünyede genel bir umutsuzluk ve çöküntü hali mevcut ama yakında veya uzakta bir son olduğunu bilmek ve bu sona varılırken kat edilecek sürecin nasıl geçeceğini düşünmek çok kötü.. daraltıcı.. acıtıcı.. ürkütücü.. hayatındaki tüm sorunlar çözülmüş olarak sadece sevdiklerini düşünerek, maximus'un açtığı o kapıyı açma isteği.. yaktı beni.. tam bu andaysa aklıma ferdi tayfur'un yaktı beniğğiğğiii yeaaaaktıı beeeğğğniiiğğğ şeklindeki inlemelerinin gelmesi ne acı ha?


şimdi filmden karelere bakarken bi çıkarım daha çaktı beynimde.. şu ortama düştüm diyelim.. atılıcaz silahlarla donatılmış hayvan gibi heriflerin önüne.. bana eş olarak bu maximus'un yanındaki ayı düşmez kesin.. olmaz yani imkanı yok.. normal standartlarda bi herifin yanına da düşmeyeceğim gibi ancak altına işeyen tırt tiple eşleşirim ve daha kapı açılır açılmaz topuzu kafamıza yer beynimizi solucanlara yem ederiz.. karambole 1-2 hayvanı beraberinde götürsen neyse yani ona da razıyım.. ama bu kadar ezikçe ölüm.. neyse böyle işte..

An Education

Nihayet Oscar adaylarının açıklanmasıyla izleme listemizi de oluşturabildik. Yaklaşık bir aylık süreçte mümkün olduğunca çok film görmek gerek törende fikir sahibi olmak adına. Yetiştiği kadar. Zaten Golden Globe döneminde bir kısmını izlemiş olmak avantaj bu yüzden.

En İyi Film, Senaryo ve Kadın Oyuncu dalında 3 adaylık çıkarmış, 1960larda Londra'da geçen bir hikaye An Education. Bol bol İngiliz aksanı demek bu da, hoş tabii. :) Oxford'a girmek için ailesinin de baskısıyla çok sıkı çalışan, bir yandan kendini geliştirmeye uğraşan 16 yaşındaki Jenny'nin 30lu yaşlardaki kültürlü, sosyetik David'le tanışması ve bu hayattan çok etkilenmesi ekseninde geçiyor olaylar.

Film 1,5 saatlik kısa sayılabilecek bir süreye sahip. Buna rağmen sıkıcılığı engelleyememiş, pek akıcı ilerlemiyor. Sıkıcılığın nedenlerinden biri de çok fazla Fransızca, sanat, kültür, resim, müzik muhabbetine boğulması filmin. Genel olarak konunun ele alınışı ve oyunculuklar ise filmin pozitif yönleri. Fakat yine de Carey Mulligan'ın Meryl Streep ve Sandra Bullock gibi dişli rakipler karşısında fazla şansının olduğunu düşünmüyorum.

7

2 Şubat 2010 Salı

HT Kulüp

haberturk de böyle bi program var. düşler prensesi leyla lydia tuğutlu sunduğu için bi kaç kere onu görebilme amacıyla izlemiştim.. hiç birinde baştan sona dayanamadım.. programın içeriğini oturup anlatmayacağım kutsal bilgi kaynağından bakabilirsiniz.. 12 entry var zaten. (fahriye evcen den sonra leyla ile de beraber olduğu doğruysa özcan deniz in, hayata küsmek için 958. nedenimi de buldum demektir bu arada).

cemiyet diye bişey var bu ülkede.. cemiyet hayatı, cemiyet simaları filan.. bu insanlar sanırım asil, elit filan oluyorlar.. asil kan var bunlarda biz ayak takımıyız.. mavi kan bunların.. o da nasıl oluyor bilmem.. hemen sözlüğüme baktım şöyle demişler..

alyuvarlar gidiyorlar şimdi.. akyuvarları görünce diyorlar ki
-zat-ı alileri önden buyursunlar efendim.-bugün latifelerinizin ardı arkası gelmedi, sizin bulunduğunuz yerde bana yol mu düşer, hahayt
e tabi nooluyor böyle olunca, hücrelere oksijen gitmiyor, asil kişi morarmaya başlıyor.. diğer adının mavi kan olması bu yüzdendir :)

bu insanların ne derdi ne sıkıntısı var gerçekten merak ediyorum. ha holding sahibi adam o noktaya gelene kadar çok zorluk çekmiş olabilir, geldikten sonra da o noktada kalabilmek adına çekiyor olabilir bunu anlarım.. benim derdim daha çok kokona eşleri, tiki kızları, zibidi oğulları.. emin olun bunlara sorsan en dertli de odur haa.. senin anlattıkların sıkıntı bile değildir. hatta sana "para da saadet getirmiyor" falan der tam dayaklık..

parasızlık ne demek, faturalarla uğraşmak ne demek, çocuklarına hediye alamamak ne demek bilmezler.. pazartesi sendromu ne demek, kaderinin patronun iki dudağının arasında olması ne demek, markete gidince daha ucuz ürünleri seçmeye çalışmak ne demek.. hiç birini bilmezler.. başkasının bir aylık maaşıdır o para, gider çanta alır o fiyata.. ama olsun en dertli o.. berkecan dan ayrıldı çünkü.. bmw den sıkıldı diye babası mercedes aldı.. ama olsun hayat çok zor..

zengin olmak suç mu, elbette değil.. ama bişeylerin farkında olur insan, ne kadar şanslı olduğunu bilir.. ya da uzatmayalım klişeye sığınalım, adam olur ya.. çok zengin ol en zengin ol ama adam ol ulan.. yoksa dünyevi şeylerden arın, keyfini çıkarma bu imkanların, git fabrikada işçi olarak çalış falan demiyorum, bende olsa o para ohoo yarın isviçre, h.sonu monaco falan yani.. ama o işçiyle tek farkının şans olduğunu bil. babanın çükü yerine başka bi yerden de peydah olabilirdin.. başka bi ülke.. asil bi kanın falan yok, aynısı akıyor o adamda da.. empati yap biraz, efendi ol, kafan çalışsın. sadece fakir diye ezme kimseyi, aşağılama..

doktor doktor gezer bu tipler bi de psikolojik sorunları vardır, ilaç kullanırlar falan.. sorsan parfümü falan kaybolmuştur.. parayla kapanmayacak yaralar elbet vardır.. en yakın arkadaşı kanserden ölse mesela kim ne diyebilir, herkesi sarsar bu olay. ama "her insanın derdi kendine" gibi bişeyi kabul etmiyorum. bana ciddi şeyler göstrmeli bu tip insanlar.. ayda mı yaşıyorsunuz bi etrafa bakın.. millet sefil, perişan.. hayat gerçekten adaletsiz, hayat orospu çocuğu.. başka türlü açıklanmaz, tek olayı her hafta ayrı bi davete katılmak olan renkli simanın, doğalgaz faturasını düşünen insandan daha dertli(!) olması..

Aşk, sevgili falan..

"hazır sinirlenmişken bu konuda bi post atayım" dememe yol açan kısmı göstereyim önce.. kelebek in ortam insanı onur baştürk ün 1 şubat tarihli yazısından bir bölüm..
-------------------------------------------------------------------
DÖRT TANE EVLİ SEVGİLİM VAR!

”Şişhane’de yeterince takıldıktan sonra soluğu Nu Pera’da aldım. Buranın kitlesi her zaman “ergenlerden arındırılmış” oluyor, daha çok 25 yaş ve üstü... Bir borsacı arkadaşıma rastladım Nu Pera’da. Kendisi -hani şu şehrin orta yerindeki- yeni ve lüks residence’lardan birinde yaşıyor. Bekar ve gözde bir 30’luk kısacası. “şu anda dört tane evli sevgilim var” diye bir itirafta bulundu birdenbire! “Nasıl yani?” dedim, anlattı: “Bekar kadınlarla çıkmıyorum, derdi çok oluyor. Neredesin, nereye gittin, ne yaptın; habire bir sorgulama pek halindeler. Ama evli kadınlar şahane. Soru yok, sorgulama yok. Kısıtlı zamanlarda bol sevişme var. şimdinin evli kadınları ne kadar mutsuz bir bilsen!”Konuşma böyle devam ediyor. O anda epeydir düşündüğüm yazı dizisi için “hemen yapmalı” kararını veriyorum. Konu şu: şehirli, 30’luk bekar erkeklerin yeni yaşam biçimi. Konuştuğum borsacı tam onlardan işte. ılginç bir örnek. Daha neler neler var... Yaşam biçimini anlatmak isteyen bana mail atsın, onu da duyurmuş olayım unutmadan...
--------------------------------------------------------------------

sinirlenme sebebim, hayatımda adım atmadığım mekanlara gidip eğlencenin, asla sahip olamayacağım güzellikteki kadınlarla da seksin dibine vuran insanları kıskanan, günlerini aynen şöyle geçiren bi loser olmam değil.. bu ezikliği başka zamanlarda yaşıyorum.. sinirlenme sebebim aşk ve sevgili kavramlarının bu derece kolay dile getirildiğine bir kez daha şahit olmam..

bunda magazin programlarının büyük payı var diye düşünüyorum. yıllarca şu tarz haberler beynimize işlendi. "x ve y yeni bir aşka yelken açtılar. sevgilisinden ayrılan x, z den boşanan y ile aşk yaşamaya başladı".. ne aşkı yaa? ne sevgilisi yaa? tamam kabul ediyorum haberleri "x ile sevişmekten sıkılan y artık z ile yatıyor, x den ayrılan y bundan böyle z ile seks yapmaya karar verdi" diye hazırlayamazlar. bu mümkün değil. ama off işte böyle yaptığınız için bu kavramların içini boşalttınız.. yani bana öyle geliyor en azından.. tek yaptıkları düşüp kalkmak, takılmak, vakit geçirmek olan insanlar aşk ve sevgili kelimeleriyle bu kadar kolay yan yana getirilirse olacağı buydu..

yazıdaki borsacı yavşağı ele alalım.. kendisini hiç tanımıyorum ama evli kadınlarla ilişki yaşaması zaten yeterince hakaret sebebi.. pek muhafazakar birisi sayılmam demeyeceğim, anti muhafazakar birisiyim demek daha doğru olur. ama bu konuda hassasım sanırım, başkasıyla evli biriyle ilişki yaşayıp onun kocasını ya da karısını aldatmasına ortak olan kişilerden pek hoşlanmıyorum. aldatmak ve aldatılmak başlı başına iğrenç şeyler zaten, bi de evlilik işin içine girince daha çok kızıyorum. bilmiyorum belki de evliliğe "iki kişinin sevişmesine belediyenin onay vermesi"nden daha fazla anlam yüklüyorum, eski kafalıyım belki de.. ya da fazla romantiğim bu konuda. bilmiyorum.

şimdi bu borsacı yavşak ne diyor? "4 evli sevgilim var". sevgilin var ha? sevgilin? sevgili? sevgili ne demek haberin var mı acaba seni piç kurusu? sevgili demek ismini duyduğunda bile nabzının yükselmesi demek en basitinden, aşk demek.. aşık olduğun birinin bir başkasıyla evli olmasına tahammül edemezsin ki.. kısıtlı zamanda bol sevişme diye kendin demişsin zaten.. başka ne paylaşıyorsunuz ki.. nasıl sevgili oluyor bu.. sevgi yok ki.. kadın telefon açıp "bi daha görüşmeyelim" dese seviştiğin insanlardan birisinin hayatından çıkması dışında ne hissedeceksin, üzülecek misin? yemeden içmeden kesilecek misin? hiç sanmıyorum.. sevgiliymiş..

adi pislikler.. buna seks partneri denir, fuck buddy denir, ya da ne bok derseniz deyin.. sevgiliymiş, aşkmış pis ağzınıza bu kadar kolay almayın bu kelimeleri.. ne almak yakışır ben iyi biliyorum aslında o ağızlarınıza.. o evli kadınların da taa... madem çok mutsuzsunuz boşanın.. eve dönüce kocasına da sırnaşıyordur bi güzel, kolye falan alır belki.. sonunda da "daha neler var neler" demiş bi de onur baştürk.. esas ben yaşam biçimimi anlatan bi mail atayım bari bu herife, boşversin 30luk bekar erkeklerin sex and the city hikayelerini.. belki halime acır da bi kaç ortama sokar..

Zodiac


geçen sene ntv'nin oscar öncesi canlı yayınında The Curious Case of Benjamin Button'dan konuşulurken, kendi nazarında David Fincher'in en iyi filminin Zodiac olduğunu söylemişti Yekta Kopan.. o gün beynime kazındı bu sözü ve 2-3 ay önce arşive kattım dvdyi.. ve de bu sefer dolabımda yıllardır bekleyen diğer dvdlere yaptığım muameleyi Zodiac'e yapmadım, izledim bi gazla..

şimdi Fight Club(10) efsanedir bir kere.. Se7en(9) çok iyi filmdir.. Benjamin Button(9) beni çok çarpmamış olsa da kalitesini yadsıyamam kesinlikle.. dolayısıyla kafada bir "aa Fincher çekmişse sağlamdır lan" şeysi oluşuyor.. yani beklenti.. Jake Gyllenhaal ve Robert Downey Jr isimleri de varsa play dediğin anda içte oluşan o kıpırtı yok muu..

vee yere çakıll.. Zodiac aşırı derecede sıkıcı.. yaşanmış bir olaydan aktarılmış bu seri katil eksenindeki film haliyle gerilim-macera-zeka karışımı deli bir zevk vaadediyor ilk bakışta.. ama sonuç hüsran maalesef.. tam "işte şimdi bağlanacağım galiba filme" dediğim anlarda hep hayal kırıklığına uğradım.. belli bir eşiği atlayamadı film.. 150 dakika da bu kadar durağan geçince, bir kaç defa durdurup derin nefesler almak zorunda kaldım.. hatta bu azap dakikalarından birkaç satır bahsetmek bile gerdi beni şu an.. kısacası; yönetmenin ve oyuncuların ismi altında ezilmiş bir film Zodiac.. iğrenç geçen, hatta geçmek bilmeyen bir güne sıkılmış son kurşun..(vauuu)

6
Related Posts with Thumbnails