31 Ocak 2010 Pazar

Pathetic but Sweet:Seth Cohen vol 2

Arayı uzatmadan devam edelim güzel insan Seth'ten bahsetmeye. Geçen de söylediğim gibi öyle çok sahnesi var ki geçilmemesi gereken, bölümleri hızlıca da olsa baştan alıyorum atlamayayım diye. İlk tekrarı da yapmış oluyorum böylelikle, Chuck misali defalarca izlenecek nasılsa. 104ü bitirmiştim en son, 105ten devam.


Seth'ten açık bir meydan okuma; "You're dead". Neyse ki karşıdaki bir insan değil, akvaryumda canlı duran ve az sonra yiyecekleri ıstakoz. Aksi halde durum çok kötü sonuçlanabilirdi, Seth'in dövüş yetenekleri pek iç açıcı değil.


"Çılgın parti" kavramıyla "Seth Cohen" kavramının pek uyuştuğunu söyleyemeyiz. Daha kız yaklaşırken onu sırtını duvara yapışık vaziyette görüyoruz, ah o çekingenlik...


Kızın arkasından el sallamayı ihmal etmiyor ama, cool...


Dansçı -striptizci de denebilir- kızları gördüğü sıradaki şaşkınlığı mı diyelim sevinci mi diyelim artık... Seth'in aksine Ryan gayet rahat.


Summer yeniden görüş alanında, etrafta ayna olmayınca saçları kontrol etme işi Ryan'a kalıyor. Endişeye gerek yok aslında, o saçlar hep aynı.


Seth'in 10 yaşından beri beklediği an belki de. Partide Summer'ı sürekli zengin insanlarla tanıştırmaktan bıkan Seth sonunda isyan eder, o adamların Summer'ı hiç tanımadığını, kendisinin ise 6. sınıfta Summer'ın okuduğu şiiri bile hatırladığını anlatır. Sonuç yukarıda... "Crazy party ever." şeklinde yorum gelir Seth'ten olayın akabinde, haksız değil.
Benzer bir sahne Ezel'de Ali ve Bahar arasında yaşanmıştı fakat sonuç farklıydı tabii.


Ne bahtsız adam şu Seth, Summer hiç öpüşmemişler gibi davranıyor. Ama o çözmüş işi, "She is playing hot and cold" diyor, arka planda masada oturan Summer ve ekibine kulak kabartıyor.


Offf, tavırlara hallere gel. "Hello Summer, Seth Cohen. I believe you will remember". Cevap olarak boş bakışlardan başka bir şey alamıyor maalesef. Neyse, yılmak yok. Az önce kulak kabarttığında Summer'ın Meksika gezisi için arabaya ihtiyacı olduğunu duymuş, fırsat bu fırsat.


Centilmen insan, Meksika gezisi için zor da olsa ikna ettiği Summer'ın bavullarını taşımaya niyetlendi de beklediği kadar hafif değil onlar. Aynen geri bırakıyor yere.


Kalkışa hazırız, co-pilotumuz da Summer. Herşey iyi güzel, gözlük de tamam da o şapka olmamış gibi sanki.


Seth'in yavaş gitmesinden şikayetlenen Summer Seth'le didişme esnasında arabanın yoldan çıkmasına neden oluyor, yol üstünde buldukları oteli de pek beğenmiş değil, sürekli bir şikayet. Seth'in hali için söze gerek yok...


Otelde yatak konusunda anlaşmazlık var, Summer Seth'i kanepeye yollamaya çalışıyor fakat onun hiç niyeti yok görüldüğü gibi. Summer'la beraber yatmak varken neden olsun ki zaten?


Mourinho misali taktik zeka var bu adamda, yatak dururken kötü kanepede yatmayacağını biliyor tabii Summer'ın. Dokunması ihtimaline karşı Summer'dan tehdit gelince yandan yandan bakmakla yetiniyor o da.

107 sonuna geldik. To be continued...

30 Ocak 2010 Cumartesi

Talihim Şarap Olamamak, Üzümken..

demiş sıla gençoğlu tanrıçası.. benim de sövesim geldi..

talihim çizilememek, kestaneyken..
talihim gol olamamak, hagi pasıyken..
talihim kadın olamamak, tohumken..
talihim salak olamamak, doğarken..
talihim na'vi olamamak, insanken..
talihim ezel olamamak, ömerken..
talihim troy olamamak, masukayken..
talihim ıslak olamamak, hamburgerken..
talihim yalanmamak, lolipopken..
talihim pilav olamamak, pirinçken..
talihim kurban olamamak, öküzken..
talihim dc olamamak, 50'yken..
talihim loto milyarderi olamamak, omza kuş sıçmışken..
talihim ateş olamamak, odunken..
talihim ölememem, ölüyken..
talihim ender olamamak, mehmet'ken..
talihim berkecan olamamak, canken..
talihim pizza olamamak, mozzarellayken..
talihim duyulamamak, sedayken..
talihim adam olamamak, adamken..

diye gider bu, ben de küfür yerim bol bol bokunu çıkardığım için.. öyle işte.. boşveremiyoruz be abi..

29 Ocak 2010 Cuma

Insomnia


Nolan, Al Pacino, Robin Williams, Hilary Swank(üçü de Oscarlı) bir kez daha biraraya gelseler bundan daha vasatını yapamazlardı sanırım.. kesinlikle kötü bir film değil yanlış anlaşılmasın da yani bu filmin, Nolan'ın Memento'dan sonra çektiği film olduğunu bilince beklenti de aşırı derecede artıyor.. ama sonra düz ve kafa yormayan bir senaryoyla karşılaşınca da mala bağlıyor bünye tabii.. filmin adından da anlaşılacağı üzere o kasvetli, karanlık ve depresif ortam çok iyi yansıtılmış.. zaten müziklerin bu denli geri planda olduğu böylesine bir filmde gecenin köründe dikkati vermeyi sağlayan en önemli şey de görüntüler olabilirdi.. oyunculuklar filmin en büyük artısı.. Al Pacino ve Robin Williams'ın karşılıklı performanslarına sadece "yardırmak" diyebilirim.. hele hele Al Pacino'nun insomnia halleri..

önce netten baktığın bi filmin son seansına yetişebilmek için apartopar istiklal'e uç, atlas'a varınca o seansın bir şekilde iptal edildiğini veya nette yanlış yazdığını öğren.. sonra eve gel zodiac'a niyetlen, pc orospu çocukluğu yapsın, açılmasın bi türlü film.. neyse bahtsız bedevi serzenişlerini diğer postlara bırakayım ehe..

7

28 Ocak 2010 Perşembe

Sherlock Holmes


tatil güzel be.. neyse.. yönetmen-oyuncular-konu şeklinde ele alındığında "kesin gidilecek" listesine kafadan aldığım bir filmdi bu.. e bir de Robert Downyer Jr'ın peformansı Altın Küre'yle taçlanınca..

öncelikle ufaklıktan gelen bir Sherlock Holmes hastalığımın olmadığını söylemeliyim.. çünkü bu hastalığa sahip kişilerin sözlükte falan sadece fragmanı görmeleriyle bile deli gibi eleştiri, aşağılama vs olaylara girmeleri söz konusu.. filmi izleyenler gerçi sonradan eleştirileri biraz yumuşatmış.. bu kişiler genel olarak diyor ki "bu filmin adı sherlock holmes olmamalıydı, çok yanlış yansıtılmış, şöyle olmuş böyle olmuş, sttir git guy ritchie, hakaret bu sherlock'a" gibi.. şimdi bir defa bu karakterin üzerinden çok sayıda yazar tarafından defalarca geçildiğinin, yorumlandığının farkına varmak gerek.. önceden sevilmiş olan holmes karakterlerinin de bir yorum, guy ritchie'nin yarattığının da bir yorum olduğunu idrak etmeli herkes.. yeni sherlock beğenilmeyebilir, ona birşey diyemem ama cidden o kadar saçmasapan eleştiriler yapılmış ki, cidden şaşırtıcı ve film bunu haketmiyor.. yani yönetmen koltuğunda böyle bir isim varsa, elinde de büyük bir bütçe.. e herhalde buna kendi yorumunu, tarzını katacak.. ki bu filmi sadece kişisel tatmin olarak çekmediği ortada, daha doğrusu değiştirmediği diyelim.. aynı sherlock hastalarının filmi çok başarılı bulanları da mevcut.. objektif olabilmek diyelim o zaman..

filmi çok beğendim ben.. sadece film olarak izledim yani, ömyargısız, takıntısız, çok çok büyük beklentisiz.. başından sonuna kadar da çok zevk aldım.. tempo çok iyi bir kere.. yani diyaloglar fazla diye bile eleştirilmiş yahu ya sabır.. Robert Downey Jr karakterin dengesiz ve hafif manyak halini acayip yansıtmış.. hayran kalınası bir performans yani.. Jude Law kesinlikle geri planda değil, çok iyi giyinmiş Watson'ı.. zaten Watson'ın türlü anlatımlardaki hallerine tanık olanlar, Jude Law'ı, karakteri bu kadar önemli bir hale getirebildiği için övgüleri düzüyorlar.. diğer yan roller de sırıtmamış pek.. Rachel McAdams sırtı Libido etiketi adı altında ayrı bir başlık konusu.. The Notebook'tan biliyoruz kendisini.. ve sırtını.. hımmphhh neyse.. Happy-Go-Lucky'de harika oynayan ingiliz aktör Eddie Marsan burada da çok iyiydi.. bir büyü var bu adamda valla akıllarda bulunsun..

acayip bir soundtrack var filmde.. Hans Zimmer eseri.. hayran kaldım şahsen.. birçok sahnede dikkatimi görüntüye vermeyi bırakıp müziklere odaklandım ve ara ara birkaç saniyelik periyodlarla filmi kaçırdım, o derece yani.. görüntüler muhteşem, alkış.. zeka unsurunu unutmayalım.. Sherlock Holmes'ün konuşmaya başladığı her an hayran kalıyosunuz, şöyle bi gevşiyosunuz.. senaryoda bir iki noktada hafif abartı olsa da e böyle inceden fantastik sayılabilecek bir filmde o kadarı da olsun yani.. tempo güzel demiştim.. seyir zevki sağlıyor bayağı.. oyunculuklar zaten aşmış.. e ne kaldı geriye.. çok güzel bir film.. başyapıt değil elbette ama sıkı işte.. ikincisi de gelecekmiş.. giderim ölmezsem..

8.. (ama 8.5'tan 8)

27 Ocak 2010 Çarşamba

Pathetic but Sweet:Seth Cohen vol 1

Canımız ciğerimiz, hayranlıkla izlediğimiz Chuck'ın netteki yorumlarında aynı yapım ekibinin dizisi olan The O.C.'ye bir çok gönderme olduğu söyleniyordu. Ufak bir araştırmayla oyuncu kadrosundaki güzellikleri de görünce izleme listeme almıştım diziyi. Planladığım zamanda yapamadığım bir diğer iş oldu tabii The O.C. izlemek, yaklaşık bir sene rötarla başlamış bulundum.

Dizi Ryan'ın fakir bir bölgeden zengin muhit Orange County'ye gelmesiyle başlıyor. Esas oğlanımız Ryan yani, fakat bir Seth Cohen var ki... Ryan gelmeden önce sıfır çevresi olan, kendi kendine hobiler edinmiş, kendi tabiriyle Orange County'nin "the best loser"ı. 10 yaşından beri aşık olduğu, yelkenlisine adını verdiği Summer'la tek kelime konuş(a)mamış, kapı komşusu sosyete kızı, Summer'ın en yakın arkadaşı Marissa'yla bile muhabbeti olmayan, okulda sürekli ezilen insan...

Şimdiye kadar 1,5 sezonunu izlemiş olmama rağmen sürekli açıp izlediğim o kadar çok sahne var ki... Güldüren, düşündüren, hüzünlendiren... Yavaştan başlayalım bakalım.

Evet, kendisini ilk gördüğümüz sahne. Sabahın köründe yanında süt kutusuyla hobilerinden birini icra ediyor. Tabii ki tek başına. Ardından gelen Ryan'la ilk tanışma, dostluğun ilk adımı.




Bahsi geçen yelkenli "Summer Breeze". Ryan Summer'ın yelkenliye isminin verilmesinden mutlu olduğunu düşünüyor fakat işler göründüğü gibi değil pek. Summer'ın Seth'ten haberi yok ki yelkenliden haberi olsun.




Tahmin edileceği üzere hedefteki kişi Summer, sahnede salınıyor. Defile, parti eksik olmuyor Orange County'de.



Ezilmek, tartaklanmak sadece okul sınırları içinde olan birşey değil Seth için, parti esnasında plajda kıstırmışlar zavallıyı. Görüldüğü üzere ters duruyor kendileri. Neyse ki artık Ryan var, kavga işlerinde tecrübe sahibi, duruma el koyuyor.


Sanırım Summer ve Seth arasındaki ilk kayda değer konuşma bu sahnede geçiyor. Summer'ın yere düşen zarlarını alan Seth batıl inanç gereği Summer'ın isteği üzerine zarları üflüyor ve zarı atan Summer oyunu kazanıyor. Artık zarları üfleme görevi Seth'in, şikayetçi olması mümkün değil.


Dans organizasyonundayız. Eşler belirlenmiş, geride kalan ikili Summer ve Seth. Seth'in kendini ıslıkla fark ettirmesi gerekiyor öncelikle. Summer da mecburen kabul ediyor, konuşmamak şartıyla!!!




İşler istenildiği gibi gitmiyor bir türlü, Summer başka bir dans eşi bulduğunu söylüyor ve arkasını dönüp gidiyor. Geride kalan Seth'in boynu bükük...



Summer tarafından ekilince dans falan umrunda olmuyor tabii adamın, salonun ücra bir köşesinde çökmüş kalmış. Aklından neler geçiyor kim bilir...


Müthiş insan Anna Stern olayın inceliklerini anlatmakta, kızlar neyi seksi bulurmuş kendi ağzından dinleyelim: "Confidence, Cohen.". Artık bir dans eşi var Seth'in.



Hayır dans etmiyor, kendisine yamuk yapan Summer'ın tekrar eşsiz kalmasıyla son çare kavalyelik teklif etmesini reddetmek yine de kolay değil. Hafif kıvırarak hayır cevabını takdim ediyor, eee yanında hocası(!) Anna var. Görev: Confidence.

Çıktıkça çıkıyor sahneler, burada bir ara verip ilk kısmı tamamlayalım.

Başlık 2. sezonda diziye giriş yapan tapılası güzellik Olivia Wilde'ın canlandırdığı Alex karakterinin Seth tarafından da onaylanmış Seth tanımıdır. Cuk oturur.
Seviyorum seni Seth Cohen.

Ateşinle Kavur Bizi Dexter Morgan..!


canımız, ciğerimiz, ruhumuzdan bir parça, Dexter Morgan karakterine can veren aşmış insan Michael C. Hall daha önceden duyurduğumuz üzere kanserdi biliyosunuz.. Golden Globes'taki görüntüsü hepimizi şok etmişti maalesef.. birkaç gün önceyse sag awards'ta aynı dalda ödülü kazandı ve medyaya yansıyan görüntülerde suratına bir renk, bir canlılık geldiği açıkça görülüyor.. sakallarının uzaması, kaşlarının çıkması, nispeten kilo almış gözükmesi vs çok sevindirdi beni.. eh uzman olmasak da bu tür detayların iyiye işaret olduğunu varsayabiliriz sanıyorum?


ya valla çok yakışıyolar bee.. hayattan umudu kesmiş adamda bile böyle çok inceden bi umut yeşertiyolar.. böyle parmağını yalarsın ve evin koridorunda havaya tutarsın ve biryerlerde aralık olan pencereden gelen o hafif rüzgar parmakta orgazmik bi soğukluk yaratır ya aha öyle(hiç denemedim bunu ha, şimdi sıktım)


dön artık..! bitir şu işi..! sok gırtlağımıza iğneyi..!

25 Ocak 2010 Pazartesi

Boşver Abi'nin Ezel Haykırışı


Türkiye'de bugüne dek çekilmiş en kaliteli dizi hakkında sağlam birşeyler karalamak zaten aklımızdaydı, biraz bekleyelim demiştik, ve şimdi 15.bölüm daha yeni bitmişken bu gazla boşa atıyorum vitesi işte..

Kenan İmirzalıoğlu'nu seven kişiler olarak o'nun bundan sonra daha bi salon adamı, can yakan, kazık atan, iyilik timsali olmayan karakterlerde oynamasını diliyoduk.. Ezel'in haberini almamızla heyecanlandık tabii.. ortada bir intikam hikayesi vardı ve intikam peşinde koşan bir adamın birçok değerden ödün verebileceği düşüncesi çok cezbediciydi.. standart üstü, sağlam bir dizi geleceğini bekliyorduk, ama bu kadarı kesinlikle şoka uğrattı herkesi.. ilk 3 bölüme "vay be senaryoya bak, kurguya bak, oyunculuklara bak helal olsun" falan derken, aslında bu ilk 3 bölümün, düğümlenmiş bir zincirin tek bir halkası olduğunu anlamamız sonralara rastladı.. bir türk dizisinden bahsediyoruz ve çıkışa geçtiğini söylüyoruz yani boru değil.. 4.bölümden itibaren izleyici her bölüm içinde defalarca ters köşe yapıp en cuk ifadeyle göt eden bu diziye zaten bir daha kopmamacasına bağlanmıştık bir kere..

memleketimde sayısız türk dizisi izledim.. bunların yüzde95inde beni ekrana bağlayan şey ya oyunculuklar, ya da sıcak bir hikayeydi.. ama bunların kafada hiçbir soru oluşturmadığı, merak uyandırmadığıysa çok önemli bir gerçekti.. yani bişeyler oluyor, izliyosun, ama kendi kendine tek bir soru ay x ve y birleşecekmi ühüh oluyor.. Ezel bunu bozdu işte.. yapılmayanı yaptı.. büyük bir özenle işlenmiş senaryosuyla x-30 yaş insanlarının beyinlerini sulandırdı, 30-40 yaş aralığını mala bağlattı, 40-x yaş arası eski dizi ve filmlere alışmış bünyenin ise birçok detayı anlayamamasına neden oldu.. insanların lost benzetmesi cidden boşa değil.. insanlar nasıl lost'ta binlerce senaryo ve teori üretip gene mal gibi kalıyorlarsa ezel'de de bu böyle işte..

Ezel başlarken bu müthiş senaryoya rağmen en büyük şansı Kenan'dı tabii ki.. kendisi milyonlarca kişi tarafından aşırı derecede seviliyor olmasına rağmen o'na, projelerini zerre izlemeden bir garip şekilde gıcık olan büyük bir insan topluluğu da mevcuttu.. ve her geçen bölüm bu önyragıya batmış kişilerin bu kadar övgüyü artık gözardı edemeyecek noktaya gelip bölümleri baştan izlemesiyle o kesimin de sayısı gitgide azalmaya başaldı.. işte beni en mutlu eden nokta bu.. benim önyargılarım yok muydu başka konularda.. elbette vardı.. ama bunu bir şekilde kırıp da gerçeği görmek ve eskilerdeki fikre küfretmenin hazzını da anlatamam.. evet şimdi bu kesimin çapı iyice daralıyor ama hala çok geniş.. insanlar milyonlarca kişinin değer verdiği ve beğendiği bir şeyi beğenmemeyi farklı olma çabası için amaç ediniyorlar kendilerine.. o kadar çok varki böyle düşünen.. benim akrabalarım, arkadaşlarım da dahil.. bir x kişisi seçelim mesela.. msn'i falan boşalıyor ezel saatinde, telefonla aradığı kişi "konuşamam şimdi ezel var" diyor.. nette bir sürü övgü okuyor.. ertesi gün okulda Ezel muhabbeti çeviren 5-10 kişilik gruplar görüyor.. sonra çat diye açıyor tv'yi yayınlanan ortadan bir bölüme bakıyor bi yarım saat, önyargıya batmış kafasıyla.. kusur içinde kusur arıyor, ayh bu saçma ıyk falan diyor, başlıyor saldırmaya.. lan bunca insan boşa mı bunca methiye düzüyor diye düşünmek yok.. yarım saat bakmayla diziyi anladığını, diğer tüm insanlardan daha zeki olduğunu düşünüyor.. gerçekten böyle bu.. benim teyzem mesela, geçen bi sahne izlemiş bu mantık hatası falan diyor.. saçmaladığını söyleyince de kabul etmiyor.. yahu bunca insan bu lafları ettikten sonra diziyi baştan izleyince yanlışını anlıyor kabul ediyor ama, bazıları da ı ıh işte.. buraya neden geldim.. sektör kalkınsın diyoruz, iyi işler olsun diyoruz ama gelmiş geçmiş en sağlam türk dizisi çıkınca da belaltı vuruyoruz.. yabancılara toz kondurmuyoruz.. eh şimdi ben 8-10 tane yabancı dizi de izliyorum.. ama prodüksiyon vs hariç her türlü ezel'in daha özenli bir proje olduğunu kabul edeceğim diziler yaptığım kıyas sonucunda.. e ülkedeki 6 günde 100 dakika çekilmesi zorunluluğu da kıyasta gözönünde bulundurulsun bir zahmet..

şey gibi de bi düşünce var.. "ay gene mi bu Kenan? o zaman kesin arabesktir bu dizi öeh", "aa silahlar patlıyor raconlar kesiliyo, ben barışçıl insanımdı bi kerem", "amanii bıyıklı sakallı adamlarr kaçıyım ben fiyuvvv, yatıyım yatağıma müziğimi dinliyim vakit kaybı olmasın ehii".. valla ne desem boş.. hani yani o kadar "lan bu ezel izliyorsa ben de topum" diyeceğim tipler izlemeye başladı ki bu diziyi, biraz çevrelerine bakmalı insanlar.. azıcık bir empati.. bu sadece.. şey de diyolar bazen, objektif değilsiniz vs vs.. valla Kenan'ın önceki dizisi Acı Hayat mesela, stv dizilerini değerlendirme dışı tutarsam, Türkiye'de çekilmiş enn underrated dizi deriz yani, çok kez ne rezil diziydi lan ahah demişizdir.. ah şöyle herkes atgözlüklerini çıkartıp sıfırlanmış bi beyinle izleyebilseler kaliteli yapımları.. sonra da anlasalar hatalarını.. bunu da yani göt olsunlar da zuhahah diye güleyim diye istemiyorum.. ortada bir emek var, yıllar boyu aradığımız kalite var, sadece hakkı verilsin istiyorum.. temelsiz ve acımasız eleştirilere kurban gitsin istemiyorum.. dalga geçmeyin kanıma dokunuyor cidden.. sülaleme küfredilse ezel'e "öeeh tırt bu" denilmesi kadar sinirlenmem valla..

şöyle de bi huyum var ki ortada kaliteli bi dizi, film falan varsa ve bunlarla ilgili içi boş laflar duyduysam hiiç üşenmem çekerim dvdlere, veririm kötü söz sahiplerinin ellerine, sonrasında da "vay be güzelmiş lan" demeyenini duymadım eheh.. güzel işte yaa güzel.. bu işte amacım.. güzel bişey var, ve bunu paylaşmak saihplenmek varken sövmek neden.. yani bu tür bi meselede "zevkler ve renkler tartışılmazdır" geyiği çevrilmesi de çok saçma.. bazı gerçekler vardır ki beğenilere göre değişmez.. örnek? kıvanç tatlıtuğ'a gıcık oluyorum, sevmiyorum, kalitesiz adamın teki bence mesela.. ama türkiyede yaşayanların yüzde99'unun yaptığı gibi sevmediği bişeyin birisinin hakkını yiyemem, herif hayvan gibi yakışıklı.. oha derecede yani.. ne bileyim sonra zidane'dan nefret ederim(joker bilir :D) ama futbolculuğu tırt diyemem.. kobe'nin allah belasını versin uyuz herif, ama herif allah katına ulaştı bir kere yani.. Ezel de böyle.. tapılası bi dizi işte.. buna zerre fikir sahibi olmadan kim laf ederse de teyzem, abim, arkadaşım vs kim olursa olsun, bunları söylüyorum, veriyorum dvdyi ellerine :D hani yani tramvayda falan bi muhabbet duysam ezel çok saçma yeaa tarzı; dış mihraklar tarafından ince ince içime yerleştirilmiş olan sosyal fobime rağmen cart diye muhabbete dalarım ve gene söylerim bunları.. haksızlığa tahamül edememek diyelim.. isteyene dizi çekilir haanıııımm..

joker olm Dexter'ı izlemediğin her gün sövücem sana! :D:D:D

(valla gazım kaçmasın istedim imlayı boşverdim hata varsa affola kar deş)

Büyüksünüz

O kadar tartışma oldu, o kadar soru işareti belirdi milletin kafasında.. nasıl olacak, nasıl dönecek, eski tadı verecek mi filan.. lan bi dizinin tüm bölümleri sezon finali gibi olur mu.. dizi bitiyor fragman veriyorlar, üstüne bi de o çarpıyor..
tamamen aynı hikayeyi yabancı oyuncularla doldur, 45 dakikaya böl, daya altyazıyı, ver e2 ye.. başı götü kaybedecek danteller sırf yerli yapımsın diye burun kıvırıyo ya ona yanarım.. sorsan toplam kaç yerli dizi izlemiştir, kaçını baştan sona izlemiştir, hatta ezel i kaç bölüm izlemiştir belli değil ama iki tabanca gördü, üç şiir duydu ya, ağır abi dizisi etiketini yapıştırır çöp tenekesine yollar. ben bu kadar ifrit oluyorum, diziye gerçekten emek veren, iyi işler yapmak için çalışan insanlara bol sabır dilerim. zor memleket, cahili ayrı enteli ayrı..
bölüm sonundaki sahneyi bile tahmin ettiğin dizinin senaristleri amerikan diye dahi olur, burda seni sürekli terse yatıran, son derece iyi sahne geçişlerine ve altı dolu repliklere imza atan senarist tırt olur, yerli ya..
neyse gidip the prisoner falan izliyim off ezel ne yaa çok banal abi, kenan zaten deli yürek, tuncel kurtiz para için oynuyordur, yabancılar çok süper.. iyi ile kötüyü, kaliteli ile kalitesizi, başla kıçı eğitimlisi ayırt edemiyor ki cahili etsin. sonra neden bunlar iktidar..
ezel "böylesi gelmedi" dedirten bir dizidir.. beğenmemek elbette serbesttir ama kalitesini tartışan ömür boyu bi odaya tıkılıp selena izlemeye mahkum olmalıdır.. yerli diziler konusunda ihtisas yaptım var mı..
ulan ezel intikamdan vazgeçer aşka boyun eğersen daha ağırını sana yazarım ama bak..

23 Ocak 2010 Cumartesi

Ejder Kapanı


(spoiler yok yahu dikkat ettim bu sefer, var gibi gözüken de zaten fragmanda olan sahneler)

Kenan İmirzalıoğlu kendisine gelen sürüyle senaryo arasından bir film seçecek ve oynayacak, biz de gitmeyeceğiz joker'le? oldu :D yani adam gözümde(e kendi adıma konuşayım artık eheh) öyle bi noktaya geldi ki sokağın ortasına en sağlamından bi sümkürse, eserine bi bakarım şöyle araştırıcı gözlerle; "bu tataktada bir olaylar vardır abicim" diyerekten.. eheh ok abartmayalım tabii, ama bu tip konularda objektifliği elden bırakmamış çok az sayıda kişiden(3ü burada işte ahali kıymetimizi bilin eheh) biri olarak kendisinin gerek beyazperdedeki, gerek kamera arkasındaki, gerekse röportajlarındaki hallerine tek kusur dahi bulamıyorum.. ve de hala onu anlamsız şekilde eleştiren ciddi bir kitle olmasına da deliriyorum.. bu, onu acayip seven ve takdir eden biri olarak herhangi bir negatif yorumda bulunana saldırma olayı değil kesinlikle.. haksızlığa karşı çıkmak sadece.. yahu bu adam t(t ufak dikkat edersen)ürkiye'de kendisini en çok geliştirmiş kişi bir kere hiç tartışmam.. Kabadayı'da performansıyla Şener Şen'in dahi önüne geçtiğini kılların şahı Hıncal bile kabul etmiş.. boru değil bu yani.. ama hala sürüyle yerde sürüyle şey duyuyorum, okuyorum: "Kenan'ın olduğu dizi arabesktir ıyk", "yok hep aynı rolleri oynuyor", "yok çok kasıyor", "yok bilmemne".. bir kişi onun tüm projelerini izlemiş fakat hala sevmiyorum işte itici, tipim değil vs diyebilir.. bunu diyenin yüzüne birşey diyemem, saygısızlık olur çünkü.. ama içimden koca bir HASSSİKTİR LANN! derim eheh.. napıyım abi.. bir de adamakıllı hiçbir projede izlememiş, dediklerini hiçbir mantıklı(bu jokereydi içimden geldi :D) nedene oturtamadan entel dantel eleştiriler getirenler var ki yaptıkları sadece aptallık bence.. bu sırf kenan için değil, tüm hakedenler için geçerli tabii.. aman incilerim dökülmesin zihniyetinde olup bi sk beğenmemeyi kendilerine amaç edinmiş kişilerin mallığı işte.. şu adamın hakkın verin artık herkimseniz.. sevmediğiniz bir kültürü anlatan bir diziyle parlamış olabilir, beğenilerinize cevap vermiyor olabilir(gene hassiktir) ama o'nun şu an türkiye'deki en yetenekli oyuncu olduğunu kabul edin artık(ustaları saymıyoruz tabii).. attila dorsay gibiler devam etsin daha o'nun adını tek bir satırda bile anmayarak bir garip egolarını tatmin etmeye.. neyse filme gitme nedenlerimizin en önemlisini açıklayayım derken uzattım.. o'nu hollywood'a pazarlayamayan, galatasaray lisesi'nin yozlaşmış liseci zihniyetindeki uyuz ve cemiyete dönmüş sektörümüzün allah belasını versin diyerek filme geçiyim..

fragmanı ilk gördüğümde fazla birşeyler vadetmeyen, ağırlıklı olarak oyunculuklarla tatmin olacağım bir film gibi gelmişti bana.. yani mesela kabadayı'daki gibi manyak bir beklenti(ilk cuma sabahı 11 seansında izlemiştim onu oha!) oluşmamıştı.. ki beklentiye girmemenin çok faydasını gördüm son zamanlarda, herkese tavsiye ederim..

film bir kere türk sineması için yüz akı bence.. konusu itibarıyla da türünde tek gibi.. ve bunu öyle dandik klişelerle, iyi adam-kötü adam geyikleriyle götürmüyor.. ortada çok ilgi çekici bir seri katil hikayesi ve insanlara birçok hayati detayı ciddi şekilde sorgulatmayı başarabilen bir film var.. pedofili, af yasası, rahşan, emniyet'in iç raconları vs.. tabii bunları da filmin içine özenmeden yerleştirilmiş, eğreti mesajlarla yapmıyor.. sağlam bir senaryo söz konusu.. e zaten Uğur Yücel'in de başkasına ait bir senaryoyu çekmeyi kabul etmesi buna en büyük kanıt..

filmde eksik noktalar veya hafif "haddi lann"lar yok mu.. elbette var.. ama film öylesine ustaca ayarlanmış bir tempoda ve kurguda ilerliyor ki, bu soruları sormaya fırsat bırakmıyor hata bulmak ve götlük yapmak için kendini kasan paranoyak tipler dışındaki normal insanlara.. ancak filmden çıkışta şu şöyle olmadı ı ıh, bu saçmaydı öeh falan dedirtiyor birkaç detay ama her türlü eleştirinin bitiş cümlesinde de filme sadece methiyeler kalıyor..

Kenan İmirzalıoğlu yukarıda da dediğim gibi insanüstü oynamış yine.. Uğur Yücel de herkesin tahmin edeceği üzere süperdi.. ama filmin adamı Kenan işte bariz bu.. Nejat İşler'e doymak isteyenler heyecan yapmasın uyaralım.. afişte adının alt satıra yazılması doğru yani, bildiğin yan rol adam.. ceyda düvenci ve berrak tüzünataç çok vasattı.. joker'in dediği gibi "karakterim şöyleydi, şunları kattım, x y z gibi derin yanları var ot bok" geyiklerine girmesinler hiç.. herkes rahatlıkla oynayabilirdi..

çekimleri çok beğendim.. tempoya iyi oturtulmuştu sahnelerin geçişi falan.. müzikler de çok kişinin belirttiği üzere sağlamdı.. bi de renkleri beğendim ben.. yani o kasvet ortamı falan çok iyi yansıtılmıştı.. hele giyimler.. on numara..

(fragmandada görülen seks sahnesinde nefeslerini hıpp diye tutan, yerlerinde doğrulan, action esnasında sırt şov yapan kenan'a dikkat çekmek için iki sıra yanlarında oturan arkadaşlarını dürten, film arasında kenan'ımmm ımmm(iç sesle yi biniii) diyen, normal hayata döndüklerindeyse aseksüel imajlarıyla nice insanı aşağılamaya devam edecek olan adi karıların da allah belasını versin bu arada..)

bitirelim.. ortada şimdi efsane olacak bir film yok, ama bence çok güzel bir film var.. eğer sektör azıcık adam olacaksa bu tip yapımlara dört elle sarılmalı herkes.. kutsal damacana it menle falan olmaz.. ya da mastürbasyon amaçlı tırt sanat filmleriyle(amacına harbiden ulaşan, bu türdeki az sayıda filmi tenzih ederim) falan.. yani ne bileyim.. Şener Şen'e 14 senede 3 film çektirebilmiş öküz bi ülke olarak yaşı daha genç olan Kenan İmirzalıoğlu gibi adamların muhteşem oyunculuklarını sergileyecekleri manyak senaryoları ne zaman üreteceğiz çok merak ediyorum.. üzülüyorum..

türk filmi standartlarına göre 9.. yabancılara göre 7..

izlemeyen nolsun?

22 Ocak 2010 Cuma

Baran.. Berfo..

az önce eşkıya vardı gene trt'de.. cumali'nin ölümünde açmışım tam da.. boğaz düğümlenmiş vaziyette tv!ye doğru çevirdim sandalyemi.. baran berfo'ya gitti intikam için.. hesap sordu.. "neden?" dedi..berfo herkesin iyi hatırladığı nutuğunu attı yine.. keje'ye olan aşkından dem vurdu.. o'ndan başka hiçbirşeyi zerre kadar umursamadığından bahsetti.. kendi adına cumali'nin önemsizliğinden yola çıkıp "hayatın sevda karşısında ne önemi var?" diyerek bitirdi konuşmasını.. baran kurşunu sıktı, ve tekrarladı: "doğru, sevdanın karşısında ne önemi var hayatın?

bu hayatta bir baran'lar, bir de berfo'lar var işte.. berfo'lar zevk aldıkları ve istedikleri şey için her türlü adiliği yapabilirler.. ve yaptıklarının, nasıl bir insan olduklarının farkındadırlar.. gece yastığa kafalarını koyarlar ve zerre pişmanlık duymazlar.. bu hatta bir süre sonra öyle bir hal alır ki kişisel muhasebenin, kendini sorgulamanın yakınından bile geçmezler.. kalp kırmak, acımasızlık, bencillik beyni tamamen ele geçirir, ve bedenle bütünleşir.. yaptıkları her şeyi normal, sıradan işlermiş gibi görürler artık.. baran'lar bu davranışlara, yapılanlara isyan ederken, karşılarında muhatap olarak buz gibi, duygusuz berfo'lar bulmaları bundandır işte.. vicdan'ın v'si kalmamıştır bünyelerinde.. baran'lar bu aymazlık ve yozlaşmadan o kadar çok zarar görürler ki gün gelir isyan edip onlar gibi olmak isterler.. can yakmak, intikam almak, yalan söylemek, aldatmak, yalnızca kendini düşünmek, empati kurmamak, arkaya bakmamak gibi şeylerin hayalini kurarlar.. sonra hayat her zamanki gibi bir yol ayrımı çıkarır önlerine baran'ların.. bu, kimi zaman hayatın akışını değiştirecek bir karar, kimi zaman da çok önemsizmiş gibi görünen küçücük bir meseledir.. ama "o an"dır aslında.. "yeter!" diyip hiçbirşeyi sallamayıp kötülüğe kucak açıp koşanlar bir daha geri dönemez.. içlerindeki ukdeler, acılar ve kazıklarla büyüyüp olgunlaşmış, fakat son anda yine içlerindeki "insan"a yenik düşmüş kişilerse ileride berfo'lardan yiyecekleri kazıkların yolunu genişletmiştir sadece..

burada yenik olan kim? galip olan kim? devran dönecek diye diye kendilerini avutanlar yenik bence.. şansın gelip milyonda bir ihtimalle kişiyi kurtarması dışında değişen hiçbirşey olmayacak.. kıyamadıkları, kıramadıkları her an, bir tokat daha yiyecekler.. çoğunun "neden?" demeye fırsatları bile olmayacak..

mağluptur bu yolda mağlup..

21 Ocak 2010 Perşembe

Beyler 90 Kişi İndirmiş 2 Kişi Yorum Yapmış, Olmuyor Böyle!

Chuck'ın müziklerinden kırk saat bahsetmeye gerek yok şimdi, bilen bilir zaten.. e normalde 98843 defa belirttiğimiz üzere artık nefes almaya dahi üşenen yaratıklara dönüşmemize rağmen mesele Chuck ise bi enerji geliyo vücuda.. zaten değer verdiğin bişey için uğraşmak çok güzel bişey.. e bu da Chuck'ın müziklerini derleyip toplamak ise.. oohh.. 3.sezon için de yürüttüğüm çalışma ilk 4 bölüm itibarıyla 2-3 şarkı eksik olarak sonuçlanmış masaüstümde duruyorken "e bunu paylaşayım yahu aklıma gelmişken kalmasın içimde" diyerekten attım nete..

favori şimdilik sexy bitch tabii.. hem sahnenin manyaklığından, hem de oc'nin bitch holly'siyle, tijuana'da luke'le olan yakın temas dansını benim partnerliğimde icraata dökme isteği yarattığından ötürü..

buradan indirr

Avatar

bi spoiler versem? (okuma işte yeğen)

bu kadar patırtı kopmuş, 3D imiş, 16 yılmış, kadınım michelle varmış vs derken gitmemek olmazdı dedik, yollandık cevo'ya.. beklentimiz çok fazla değildi bir kere onu söyleyelim.. filmi değerlendirme meselesinde çok önemli bence bu..

benim ilk 3D tecrübem oldu.. nedir ne değildir diye gözlüğe bakınırken, joker'in, intersect update gözlüğü benzetmesi gün içindeki olağan chuck flashlarından sadece biriydi eheh.. başta kafayı fazla sıkıştırıyor gibi olduysa da sonradan alıştım ben.. ha sanki benzin yakıyo bu gözlükler de halk günü olmasına rağmen tam fiyat çekiyor herifler cıkcık..

filmi çok beğendim ben.. yani öyle "hımm kalite işte hakkını verelim" olayı değil sadece.. fazlasıyla tatmin oldum diyeyim.. yani şimdi ortada bir "ay çok klişe pis kaka" geyiği dönmüş gidiyor.. bunu anlamıyorum ben.. e hikaye belli, trailerı falan izlemişiz, neyle karşılaşacağımız sürpriz değil.. bi de salonda bi mal şöyle demiş film arasında joker fısıldadı bana: "e adamın taraf değiştireceği belliydi yeaa". yani kafa bu işte.. bu tür eleştirileri getirenler o kadar çoktur ki.. hayır nolacaktı zaten angut? bunu anladın, çözdün, film tırt artık öyle mi? allah belanı versin..

neymiş efendim öpüşmüşler, sevişmişler vs.. e belliydi her şey zaten.. filmin manyak sürprizler, akıl oyunları vs vadettiğini duymamıştım şahsen? kucağa almış da öeeh artıkmış da.. napacaktı ağaçtan ağaca mı vuracaktı neytiri'yi hard dalıp? çok da hoşuma gitti hatunla eğitimleri, kaynaşmaları, ince nüanslar falan.. aşk işte ya off.. hatta bu dünyada şansımızın döneceği yok; fırsatım olsa da katılsam bu ırka, bi hatun görüp seni seçtim bebeem desem diye düşündüm.. mutlu mesut yaşa işte, hayvanına bin, uç, geyik yap, yalandan dua et aczmendiler gibi.. dillendirdim hatta eheh..

komutanın götlük yapacağı, trudy'min chuck "yessss"i dedirteceği vs belliydi ok.. niye sorun ki bunlar şimdi gerçekten kafam basmıyor.. öff yeaa dediğim hiçbir sahne yok kendi adıma filmde.. savaş sahnelerinin uzunluğu falan da tadındaydı bence.. ayrıca birçok filmde gördüğümüz üzere kabak gibi mesajlar vermeye çalışmaması da en beğendiğim yönlerdendi.. bir kesiti alıyorlar ve sadece anlatıyorlar, izleyiciye sevdiriyorlar.. e olay da budur..

Michelle Rodriguez.. gelecek sana bi post.. şimdilik sadece secdeye geldim önünde.. her zamanki gibi.. Ana Lucia'dan beri.. fortytwo f diyen dilini yerim ulan yerim! Sam Worthington bildiğin aşk-ı memnu'daki nihat valla.. bir an arkadan bi yerden hilmi bey gelip "aptal, gerizekalı, sen benim oğlum değilsin saf herif!" falan diyerek ortaya çıkacak sandım valla.. o değil de neytiri valla güzel hatundu.. gözler falan anam.. her türlü gider ahaha..

tabii batman manyağı joker'le batman 3'ün 3D hayalini kurduk tabii sıcağı sıcağına.. yarasalar üstümüze üstümüze uçacak, binalar yıkılacak, batman coşacak, Catwoman görünümlü Marion Cotillard gelecek dekoltesini serecek önümüze vs.. Nolan yapar valla..

sonuç.. hani atıyorum en iyi film ödülü Avatar'a gitse.. diğerlerini daha pek izlememiş olmama rağmen burun kıvırmam gibime geliyor yani..

9


oops..
you are not the only one with a gun,bitch..

20 Ocak 2010 Çarşamba

Kapalıçarşı

sıcak, samimi bir dizi.. ehehe klişe ötesi oldu.. ama gerçekten izlenmeyecek bi dizi değil.. ezel in karşısında olması şanssızlığıydı.. reklam aralarında ya da tekrarlarında takip ettim diziyi.. sıkmayan, kasmayan, basit bi hikaye, iyi oyuncular.. olgun şimşek ve erkan can harika ama favorim zampara, girişken, rahat tavırlarıyla tam bi çarşılı piçi yansıtan mert fırat.. çok yetenekli.. oyunculuğu dışında gayet yakışıklı bir adam binbir gece de neden o saçlarla oynamış anlamıyorum.. "başka dilde aşk" filminde de süperdi ki o film son dönemde "lan iyi ki para verdik geldik" lafını en çok hak eden film. zeze de çok tatlı bi kız ve iyi oynuyo.. nejat işler in oyunculuğunu ise bu dizide pek beğenmedim. hatta bazı sahnelerde gülüşü bakışı vs acemi birisi gibi geldi resmen.. tabi bu diziden çıkmasını olumlu karşıladığım anlamına gelmiyor..

hala net değil sebebi.. ilk senaryo gerçek diyelim.. alkol sorunu yüzünden çekilmez hale geldi, başta yönetmen olmak üzere herkes şikayet etti ve çıkarıldı.. buna pek inanmıyorum ben adı çıkmış dokuza adamın inmiyo bi türlü.. eğer böyleyse,
- nejat ın "ben bohemim aykırı adamım içerim sıçarım" tripleri insana zorla "mesut engin gibi ol da gör" dedirtir..
- ona her zaman her türlü destek olan tmc ye yapılmış bi ayıptır.
- tmc de hala inadına nejat a güvenip rol verdiği için hatalıdır.. projenin içine edilmiştir.

yok böyle değilse, tmc nin dediği gibi nejat işler en başından beri oynamak istememişse, resmen zorla oynatılmışsa, "yaa sen 13 bölüm oyna dizi tutsun sonra çıkarsın" falan dendiyse..
- tmc insana zorla "ne nejat aşkı bu birader" dedirtir..
- sırf nejat için bu diziye başlayan insanlara karşı ayıptır. çünkü sen seyirciyi sevdiği oyuncuyla diziye bağlıyor sonra da "konuya takıldıktan sonra meraktan izlerler olm, türk bunlar" diye işletiyorsun..
- tmc ve senaristler babaannemin gözyaşlarından sorumludur..

babaannem daha uzun anlatılması gereken çok değişik bir kadındır belki başka bir yazıda. bildiğin yaşlı teyzelerden görünümü farklı olmasa da kendisi farklıdır.. sinema ya da spor çok şeyi bilir okur eder vs. (anfield da "asla yalnız yürümeyeceksin" yazdığını biliyor desem ilginçliğine yeterli bi kanıt olur mu bilmem). neyse kendisi nejat hayranıdır, çok sever..
dün diziyi izlerken hüngür hüngür ağlamış. ağladığını tahmin ettim telefon açtım valla tuhaf oldum.. "o kadar dizi, film izledim hiç böyle duygulanmamıştım böhühü" falan dedi telefonda..
eh be tmc.. bok mu vardı böyle bi yol çizdiniz diziye? eh be senaristler bulamadınız mı başka şey? ne öldürüyorsunuz adamı? hayır bi de uzun ve ağır sahneler.. resmen mahvettiniz izleyenleri.. yuh olsun size..

kardeşimi bulucam diye tüm yurdu deli gibi dolansın ya da amerika ya falan yerleşsin ne bileyim.. çıksın gitsin bişey olsun.. ne gerek var ölüme.. bulunur bi sürü şey.. mert fırat hele bi ağlıyor arkadaş sanki gerçekten öldü kankası.. perişan ettiniz lan kadıncağızı.. 20 bölüm sonra gene gelip 2-3 bölüm falan oynardı hem ölmese.. olurdu yani bişeyler.. bundan böyle iki elim yakanızda tmc!

Ooo Yakışıklı..

bu lafı ömrü boyunca duymamış bir erkek yoktur herhalde.. hatta herkes en az yaşı kadar sayıda duymuştur bence.. kendi adıma yaşımın bi 5-6 katı kadar(uu beybee) duyduğumu söyleyebilirim, hafızamın yetmediği yaşlardakileri de sayarsam..

bizim insanımızın çocuk sevmesi başlı başına bi olay zaten.. kimi onun gibi konuşayım derken dayaklık biri olur çıkar, kimisi pofudukluğuna laf edeyim derken ayıcıktan girer, danacıktan çıkar, kimisi de feci şekilde övme ve abartma yoluna gider. ki bazıları bu bebek ve çocuk sevme olayında kullandıkları övme olayını genç yaştaki hallere kadar devam ettirirler.. 7-8 yaşındayken yakışıklıı lafını duymak, eh normal karşılarsın.. 12-13 de ok, eheh der geçersin.. 17-18'de hıı yaparsın.. 22-23'e gelince ana avrat kayarsın işte bu tür lafları diyene.. neden? çünkü 17-18'li yaşlara gelene kadar bu tür sözler pek umursanmasa da arada akla gelir yani ne bileyim bi eh giderim var biraz kehkeh denir.. ammaa gün gelir birileri çıkar, aslında tüm bu övgülerin bi yalandan ibaret olduğunu suratına öyle bir çakar ki göt gibi kalırsın işte.. noluyo lan dersin, silkinirsin şöyle bi.. bunca zaman yoksaydığın gerçeği apaçık görürsün artık.. diş fırçalarken, tıraş olurken aynaya bakmak can yakar.. başkalarının alenen hissettirdiği, ama başkalarının sahte davranarak, yalanlara batarak, söylemeye gerek dahi duymadıkları şeyi aynada görürsün.. küfredersin.. bu erkek tarafıydı..

kızlarda da görüyorum bu tür şeyleri.. ve daha çok arkadaş ilişkilerinde.. herkes birbirine çok tatlısın, ay yıkılıyosun, süpersin şekerim falan diye sayıyor anasını satıyım.. facebookta da örnekleri çok.. bakıyorum fotoğrafa, tipe.. yahu kız bariz çirkin bir kere.. onu da geçtim.. tipte 2 kat leş çıkmış.. altta yorumlar aynen üstte saydığım gibi.. ne bu sahtelik ya.. lan bir de bu gazlamalarla fotodaki kişi havaya giriyo ve bunu tavırlarına, gerçek hayatına yansıtıyo.. e zaten akrabaları tarafından da aldığı gaz var.. birleşince noluyo.. götler havda geziyolar.. gerçekçi olun.. akıllı olun..

-ay Barakuda artizz gibisin ihi..
-lan niye benchte havlu sallıyorum o zaman! (iç ses tabii)

18 Ocak 2010 Pazartesi

67. Altın Küre Ödülleri

Filmlerin çoğunu bütlerin butlarıma giriyor olmasından ötürü izleyemedim maalesef. Fakat gerek dizilere olan yakınlık, gerekse oyuncuların büyük bölümünü tanıyor olmamdan ötürü takip etmemek de olmazdı tabii. Hele ki Dexter adaylıklarını deli gibi destekliyorken.

Eh kırmızı halı organizasyonunu, yayının nasıl programa uygun vaziyette ilerlediğini, oyuncuların ne denli sıcak insanlar olduklarını falan hep belirtiyoruz zaten geçelim bunları. De yani azcık ıslanın bre celebs eheh. Hadi kadınları anlarım da bazı erkekler fazla kastı. Oturun sıfır. Ha arkada ünlüleri görme fırsatı yakalamış apaçiler de bizim türk apaçilerinin yanında çok elit kalıyor valla berlitmeden olmaz. Çığlıkları bile daha bi insancıl gibi.

Sandra Bullock The Blind Side'da çok iyiydi de yani sene boyunca sergilenen en iyi performans buysa işimiz var. Oscar'da drama, müzikal-komediyle birleşince işi imkansız tabii.

Robert Downey Jr'ın Tropic Thunder'daki harika performansı, Heath Ledger'ın daha harika Joker performansı yüzünden çöpe gitmişti geçen sene. Sherlock Holmes'te coşmuş diyorlar. E öyledir. Sinemada izlenecek tez vakitte dinimiz amin. Diğer isimler de güçlüydü yalnız, vakit bol izleriz onları da.

Dünyanın en asil kadını Marion Cotillard'ın ismini nerede görürsem ödül alsın, dağları delsin, kanatlanıp uçsun isterim. Bu sefer olmadı. Meryl Streep psikopat zaten. Sabahları kişisel bakımını kameraya çeksin o da ödül alır.

Precious: Based on the Novel Push by Sapphire ekibinin kenetlenmesi Slumdog Millionaire ekininin geçen seneki sıcak hallerini hatırlattı bana. Çok samimi bir film seyredeceğim gibi geliyor nedense, hadi bakalım.

Christoph Waltz ismini çok övdüler. Inglourious Basterds'ı yazın kaçırmıştım ne yazık ki yoğunluktan(ah bu tempo!). Büttttler bitsin de artık izleyelim öff!

Mad Men'i izlemiyor olsam da bu kadar üstüste üstüste ödüllere boğulması overrated olduğu hissi yaratmıyor değil. Ha House'tan sonra onu izleyeceğim, ve büyük ihtimalle göt olacağım, onu da biliyorum. Ama bu sadece kalitesini takdir etmekle kalır sanki. Dexter'ı veya Chuck'ı sevdiğim kadar hiçbir diziyi sevemem bundan sonra.. gibi.. Dexter şu muhteşem sezonuyla almalıydı ama yahu. 3te3 olacaktı ühüh.

Glee ilk sezonda böyle yerleşmiş rakipleri çat diye geçmişse, e yayınlanan bölüm sayısı da 10küsürse, listeme girer, izlerim.

Neil Patrick Harris canımız olsa da, Michael Emerson her daim hayran bıraktırsa da karakterini 12 bölümde böylesine etkileyici şekilde oturtabilmiş ve zihinlere kazımış John Lithgow ödülü alması gereken kişiydi bence. Ayrıca Barney'ciğimiz biraz somurtuk geldi bana yahu.

Michael C. Hall... Simon Baker da MCH gibi en saf sevgimizi verdiğimizi biri olsa da, Hugh Laurie ve Jon Hamm'in de aşmış performanslar sergilediğini bilsem de, MCH'nin bu oyunculuğunun üstüne çıkılamaz artık. En üst noktadaydı ve aldı nihayet. Cansın can! Saçları kaşları dökülmüş yüzü çökmüş halini görünce feci şekilde irkildim ama konuşmasında içindeki sıcaklığı aynen koruduğunu gösterdi. Jennifer Carpenter gibi karın olsun zaten.

17 Ocak 2010 Pazar

Kafasını Alırsın..! vol 1

kendimi, hedeflerime ve isteklerime zerre hitap etmeyen bir bölümün diplomasını almakla yükümlü hissetmediğim;

bu bölümü bitirebilmek için kabir azabı çekerek ders çalışmaya zorunlu olmadığım;

kimisine göre fantezi, kimisine göre gereksiz, kimisine göre de boş gelebilecek her türlü hayalimi en ufak bir olumsuz tepki görmeden göğsümü gere gere söyleyebildiğim;

bana karşı, bulunmak zorunda olduğum bir ortamla ilgili bir eleştiri geldiğinde, her şeyi, bütün sıkıntılarımı bir bir anlatabildiğim, anlaşılacağımdan emin olduğum, içime atmadığım;

en ufak bir eksik anlatma, anlaşılmama, bilmeden yorum yapılması olayıyla karşı karşıya kaldığımda muhatap kişiyi bodrum katında bi odaya kilitleyip, aç susuz bırakıp, elini kolunu ağzını bağladıktan sonra tüm yaşadıklarımı, kafamdakileri, ukde kalanları vs bi şekilde tek tek izletip beynine beynine sokma imkanına sahip olduğum;

hakkımda hiçbisik bilmeden, duvarlarım var diye, kilitlerimi herkese açmıyorum diye sorunlu, soğuk, antipatik,buzdolabı olarak değerlendirilmediğim;

içinden birşeyler dökme niyetinde olan kişilere, karşı kişiler tarafından en azından bir "hayır" cevabı layık görüldüğü;

a'nın, b'yi tesadüfen gördüğünde hastalıklı biri görmüşçesine irkilip arkasını dönmediği;

x'in, y ile yüzyüze gelmek istememesi durumunda, bunu y'ye dürüstçe ilk başta söylediği, vaktim yok ihih, şeyim şey oldu kiki gibi adiliklerle geçiştirmediği;

bağrı açık, gözünde gözlük, beyaz gömlekli orospu çocuklarının prim yapmadığı;

sevmek olayından nasibini alabilmiş kalp sahibi kişilerin, egzoz deliği görse sokacak orospu çocuklarıyla aynı kefeye konulmadığı;

marka tişört ve eşofmanlarıyla arabalarının yanında poz veren, asla objektife bakmayan, 10 numaralı bakış insanları tarafından "iyi insan"ların, mülayim ve temiz kişilerin haklarının çalınmadığı;

sürüyle kahpenin bu yozlaşmaya müsamaha göstermeyip, öncelikle dürüst, sonra da insan olduğu;

iki kelam etmek istenilen kişi tarafından "aa benimle sevişmek istiyor pis kaka şey" önyargısına maruz kalınmadığı;

asıl dertlerini yalancılıkla gizleyen, daima sahte olan tonlarca kişi varken, 6-7 milyar insanın da istiyor olduğu gibi "sevişmek isteyen" bir insan olmanın sapıklık olarak değerlendirilmediği;

kendilerini bu 6-7 milyar kişiden çok farklıymış gibi göstermeye çalışan kişilerin hiç doğmamış veya mezara girmiş olduğu;

kanı ısınmak, sevmek, hoşlanmak, muhabbet etmek, gülmek gibi aslında çok sıradan şeyleri isteyenlerin hayvanca tavırlara mahkum bırakılmadığı;

nefes dahi almak istenmeyen zamanlarda insanlar tarafından, gereksiz yere tribe girildiği, güçsüz olunduğu, inançsız olunduğunu, çabalanmadığı gibi düz eleştiriler yapılmadığı;

karşıdaki kişinin kafasının içinden neler geçtiğine biraz olsun kafa yorulduğu, empati yapıldığı;

istek, beceri, çalışma, azim vs denen birçok şeyin temelinin aslında çok büyük oranda şanstan ileri geldiğinin idrak edildiği;

kalpleri bu denli acımasızca kırıp, üstüne bir de allah kitap inanç ot bok sallamalarının yapılmadığı;

.....
.....
.....

bir tutam mutluluk talebimin olduğu bir dünya istiyorum.. aa turuncu yandı, yukardan cevap geldi: "Kafasını Alırsın..!"

15 Ocak 2010 Cuma

Lan Yoksa?

az önce burger king'den alıp getirdiğim king chicken+2 cheeseburger den oluşan paketi açtım.. soktum kolumu içeri.. elime gelen ilk burgeri çıkardım dışarı.. açtım kağıdını.. kavradım küçük ellerimin ince parmaklarıyla.. ısırdım.. bi gariplik sezdim ısırırken.. sonra bi baktım cheeseburgerde tam tamına iki tane köfte var! sırıttım.. mutlu mu oldum şok mu bilemedim.. kaldım bi süre öyle. baktım öylece köftelere.. yahu ı ıh olmaz.. içinde ya hiç köfte olmaması lazımdı.. ya da pakette falan eksiklik olması.. böyle alıştık çünkü hayatın adiliklerine.. bugün olan şeyse karmaşık duygulara gark ediyo şimdi beni.. devran dönüyor mü lan yoksa ha? umutlanmalı mıyım?

Bi an için

bi zmnlar bol bol vakit geçirdiğiniz, sevdiğiniz saydığınız insanlarla daha sonradan iletişiminiz kopar ya.. herkes olabilir bu. komşun, akraban, okul arkadaşın, öğretmenin, bakkalın bile.. yıllar sonra aklına gelirler bi anda "acaba nerde napıyo" falan dersin. ama ulaşman imkansızdır merak ettiğinle kalırsın.. en fazla face e yazar ordaysa avatarına bakarsın.. mesaj falan da atamazsın pek yakınlık kalmamıştır çünkü tuhaf kaçar falan dersin.. işte böyle anlarda istiyorum ki dünya üzerinde bulamayacağı kişi olmayan bi organizatör ortaya çıksın, herkese tek tek haber salsın şöyle bi parti kokteyl vs düzenlensin. hatta chuck ın evinin avlusu gibi bi yer olsun.. işte orda toplu halde "vayy naber yeaa" seansı falan istiyorum.. sonra gene bi kaç sene görüşmeyelim.. bu arada o tarz bi yerde yaşamak süper olurdu.. o konuda da "düşünsene" ile başlayan bi geyik çevirdik zaten.. 3 daire var 2şer 2şer dağılıcaz, yanımızda sarah benzeri melekler olacak ve her cuma gecesi lester, morgan gibi arkadaşları avluya doldurup parti falan verecez.. orta güzellikteki kızları soyma hevesiyle partiye gelip, içip içip sızmalarını falan seyredeceğiz meleklerimizle ama sonra ortalığı kim temizler bilemiyorum.. ulan chuck ne süper dizisin sen ya.. bi an için bunları düşündüm işte öyle, aslında başlığı badem in şarkısından aldım. loop..

Al Eline Tarrağı......

Be: Berber
Ba: Barakuda

(Barakuda gerginlikten patır patır kopacakmış gibi olan boyun ve omuz kaslarını ovarak oturur berber koltuğuna, bunu gören berber omuzlara 10 saniyelik bi masaj yapar)

Be: bizim masaj yapanımız yok, ooh keyfe bak.
Ba: e bende de yok, o yüzden yaptırıyorum zaten eheh. neyse yeterli sağol.
Ba: şimdi usta 3ten çok daha az uzun olcak, yanlar şöyle olcak, üstler böyle olcak, ok mu?
Be: makineyle dalmıyım o zaman.
Ba: yok yok. ya zaten geleceğimiz parlak değil baksana vaziyete(aynadan kafayı göstererek) eheh.
Be: bence bayaa parlak :)
Ba: (lan?!/&%(?*)

göt gibi kalmak..

Aman...


Geçenlerde Barakuda Seni Seviyorum Dexter Morgan demişti, katılmamak mümkün değil tabi. Bu müthiş karaktere hayat veren Michael C. Hall kanser (Hodgkin lenfoma) olduğunu açıklamış. Dün gece nette dolaşırken gördüm, şok oldum. Çok etkileyici bir sezon finaliyle uzun bir araya girmişti dizi, bunun üstüne bir de bu haber çok üzdü tabi ki biz Dexter'severleri. Neyse ki hastalık erken teşhis edilmiş ve çok ciddi bir durum söz konusu değilmiş. Tedaviye devam ediliyormuş, iyileşme sürecine girilmiş hatta.

Pazar günü yapılacak olan Golden Globe ödül törenine katılacağı söyleniyor, sevindik. Geçmiş olsun güzel insan.

14 Ocak 2010 Perşembe

Brothers


2004 Danimarka yapımı Brodre'nin yeniden çevrimi.. Öncelikle şunu söyleyeyim ki oyuncu kadrosu beklentileri ister istemez arttırıyor epey. Naçizane tavsiyem; silin isimleri beyninizden. Sıfır bir kafayla izleyin, karlı çıkarsınız. Eğer "efsane, off, aşmışş" aşmış birşey bekliyorsanız. Çok sade bir film bu. Uçukluklar, aşırılıklar, yapaylıklar falan ı ıh, yok. Bu durum bazı izleyenlere sıkıcılık olarak yansımış ama ben sıkılmadım hiç. Hem de iğrenç bi psikolojiyle izlemiş olmama rağmen.

Karakter psikolojileri çok iyi işlenmiş. E zaten böyle üç tane aşmış oyuncu da varsa hayran hayran izlemek kalıyor bu performansları. Natalie'nin olmayan kulak memelerine bile hayranım. Jake Gyllenhaal çok değişik bi yüze sahip, en zıt rollere bile cuk oturuyor, süperdi gene. Tobey Maguire.. Yaşlan be adam depresyoa soktun beni! Diğerlerinden öne çıktı ayrıca, feciydi. E Altın Küre adaylığı da kapmış zaten.

Bu tür geniş aile ekseninde gelişen filmler, karakterler başarılı işlendiği zaman çok yakıcı bir hal alıyor, etkiliyor. Rachel Getting Married'i anımsadım bu filmle. O da bu tarzdı. Gerçi o biraz baymıştı ama, oyunculuk işte önemli olan. Bizdeki bu tarz sanat filmlerindeki gibi öküz öküz baktırmıyolar boşluğa.

Film çok ağır. Dram kelimesinin anlamını karşılıyor tam olarak. Ne eksik ne fazla. Doğallığı asla kaçırmadan başarıyla anlatıyor derdini. Sevdim ben. Dozunda her şey..

8

Ders Çalışmaya Çalışmak..


lise girişte sınav sistemini özel okullar-anadolu liseleri diye ayıran; lgs'deki başarını, herhangi bir özel okula girmene müsaade etmeme şartıyla perçinleyip!, öğretmekle yükümlü olduğu yabancı dili bırakın adam gibi öğretmeyi, ileride kendisine zorluk çıkartacak şekilde yanlış öğreten(onu bile beceremeyen); bir sürü salak analiz ve yalandan gelecek planıyla kafaları çorba olmuş gençliğin sağlıklı tercih yapacakları ortamı sağlayamayan; bir hayatın kaderini, üç saate sığdıran, karşına ne tür şartlar çıkaracağını yanlış tanıtımlar ve eksik bilgilendirmeler yüzünden bilemediğin bir üniversiteye allaa emanet girmeye zorlayan; vizede final için avantaj sayılacak bir notu almanın, finali vermenin, bütte son kurşunu atmanın, diplomayı almanın yegane yolunu iki gün sonra unutulacak bilgileri ezberletmek olarak seçen; koca üniversite döneminde, iş hayatında çok büyük oranda bi sike yaramayacak bir sürü saçmasapan bilgiyle beyinleri dolduran; insanı güç bela girdikleri işte, yabancı dil ve hayat tecrübesi hariç, aldıkları eğitimin genelinin bir fark yaratmayacağını, her haltı o işte yaşayarak öğreneceğini kafaya dank ettirerek sudan çıkmış balığa döndüren, beni tüm bu rezillikleri düşünmekten, ezber yapmaya çalıştığım için de kafam sikilmiş olduğundan aralıksız 10 dakika dahi çalıştırtmayan bu sistemin mnskym!

The Hurt Locker

Irak'ta bulunan Amerikan güçlerinden bir bomba imha ekibinin hikayesi The Hurt Locker. Ralph Fiennes, Guy Pearce ve Evangeline Lilly gibi zengin bir konuk oyuncu kadrosu da mevcut.

Film sadece bu ekibin yaşadıklarına odaklandığından pek fazla haklı-haksız durumu, siyasi yorum içermiyor. Ekibe yeni atanan çavuş eskisine göre fazla maceraperest, gözü pek. Bu durumun ekibin geri kalanı üzerinde psikolojik etkileri, çavuşla iletişimleri, savaşın askerler üzerindeki gerilimi anlatılıyor. Gerçi bu psikolojik anlatımın yakın zamanda izlediğimiz Nefes'in etkileyiciliğinin yanında çok değersiz kaldığını da belirtmem gerek.

7,5

13 Ocak 2010 Çarşamba

Law Abiding Citizen


Karısı ve kızı, gözleri önünde hunharca katledilen süperzeka bir adamın, adaletin sanıklara yeterli cezayı uygulamadığını düşünürek giriştiği intikam mücadelesi... Filmi içi boş bir aksiyondan kurtaransa, bu intikam sürecinde sistemin çarklarına getirilen eleştirel bakış ve adalet kavramının kişilerde yarattığı değişik tepkiler. Beyinlerdeki çelişkiler ve çıkmazların vicdanla çakışması iyi aktarılmış. Ve de bu tür filmleri kötü örneklerinden ayıran en önemli şey, zeka.. Fazlasıyla var bu filmde. Çok kez şaşkınlığa uğratıyor, filme iyice bağlıyor. Macera-aksiyon olmasının yanında bazı bazı çok fena da geriyor. 18+ konması yanlış değil yani pek. Seven, V for Vendetta, Changeling gibi filmlerle bağlantı kuranlar olmuş ki haksız sayılmazlar. Gayet izlenesi bir film var ortada. Aşmış değil ama tabii. Jamie Foxx tırt. Gerard Butler sağlam. İzleyen vakit kaybı yaşamış olmaz kesinlikle diyim bitsin.

7

Sinemada yerime geçtiğim anda tam arkamdan "oha yaa nası izliycez şimdii!" diye hönküren kız.. hayvansın..

Julie & Julia

Geçen senenin önemli filmlerinden Doubt'ta yine beraberdi bu ikili, orada da konuşturmuşlardı oyunculuklarını. Bu seneki Golden Globe'da iki ayrı filmdeki performansıyla da -diğeri It's Complicated- aday olan Meryl Streep yine harikalar yaratmış. Öyle bürünüyor ki role, gerçek yani. Amy Adams da filme renk katan çok önemli bir unsur, çok tatlı, sempatik, güzel. Oyunculuk olarak da tekrar ayak uydurmayı başarmış Streep'e.

Dönüşümlü olarak iki kadının hikayesini anlatıyor film. Biri 1950lerde Fransız mutfağına, yemek yapmaya merak salan Julia, diğeri 2000lerde, hayranı olduğu Julia Child'ın yemek kitabındaki tüm tarifleri yapmaya karar veren Julie. Filmi izlemeye gönülsüz başlasam da keyifli iki saat geçirdim. Yalnız komedi-müzikal dalındaki favori filmim hala 500 Days of Summer. Nine ve It's Complicated'ı henüz izlemesem de bunun değişeceğine ihtimal vermiyorum pek. Üzmesin jüri beni, genelde de favori filmlerimden biri olan 500 Days of Summer'a yakışır ödül.

7,5

12 Ocak 2010 Salı

Neden..?

hayatın, kalbin derinliklerine acı olarak bıraktığı, yaşanmışlıklardan çok içte kalanlar bence. kişi geçmişte birçok yıkıcı olay yaşamış olabilir. bunları yaşama sürecinde ve sonucunda belki artık daha fazla dayanamayacağını sandığı anlar da olmuştur. belki de ölmek istediği. ama bu olayların sonuçlanma aşaması acıyı çekme sürecinde çok etkili işte. x y'ye, y x'e sürüyle şey saymıştır. ikisi de birbirlerine demediği şeyi bırakmamıştır, deli gibi de sinirlenmişlerdir, lanet etmişlerdir belki. ama "birşeyler" olmuştur işte. demeye çalıştığım şey, bahsettiğim acı çekme sürecinde geçmişe dönülen her anda ya pişmanlık vardır, ya özlem, ya öfke vardır ya da o tarz bi duygu. bir de x'in y'ye tek bir söz hakkı tanımadan arkasını dönüp gittiği durumlar vardır. y bu "umursanmama"dan sonra "olmuş birşey"e dahi üzülemez ki. çünkü yoksayılmıştır resmen. belki x gelip de en ağır hakaretleri etse yine birşeydi. çünkü öyle ya da böyle bir cevap alınmıştır. 5-10 saniyelik bir sallanma durumu vardır. somuttur. ya diğeri? keşkeler çürütür ömrü sonra. aradan belki de seneler geçer. ama bir soruyu soramamış olmak o günkü gibi acıtır taptaze.

Neden..?

bunu, rahatsız olduğu bir meselede bir başkasına sorabilme fırsatını bulanlar kıymetini bilmeli. dünya üzerinde, bu soruyu soramayan, soracak olsalar dahi büyük ihtimalle yine aynı tepkisizlikle karşılaşabileceklerinin farkında olan kişilerin de bulunduğunun farkında olsunlar. yazar böyle rica etmiş naçizane.

The Blind Side


Afişe bakınca spor temalı bir film gibi dursa da ı-ıh, değil. Harika işlenmiş bir hayat hikayesi bu. Kimi zaman "anaa ağlıycaz gibi herhalde sonunda" dedirtse de bir dakika sonrasında en şekerinden güldürebiliyor. Hangi duyguyu aktarmaya çalışıyorsa, bunu abartmadan yapıyor. Doğallık dozu çok iyi tutturulmuş. Başroldeki elemanı, Forrest Gump'ı nasıl sevdiyseniz aynen o şekilde seveceksiniz eminim. Öylesine büyüleyecek ki her an her dakika "allaam nolur kötü bişi olmasınn" derken bulacaksınız Ezel'deki Şebnem(yiriz cümleten) moduna girerek. Sonraa Sandra Bullock gerçekten çok iyiydi. Altın Küre adaylığı fena olmamış yani. Ama yani asıl başrol olan Quinton Aaron nasıl pas geçilmiş anlayamadım. Şahsen filme bağlanmamın baş etkenidir kendisi. Daha ilk görüldüğü anda pür dikkat kılıyor gözleri.

Michael Oher.. Bu isim kazındı işte beyne.. Daha da unutulmaz.. Ayrıca;


naahh!

8

Düz Derken..?

Milyonlarca izleyicimizden biri olan soulfrog şey demişti bi yorumda: "Düzler derken? bunu biraz açın bence. Bilen olur bilmeyen olur." Eh madem o kadar yazmışız göze batacak şekilde. Vakti zamanında sözlükte girdiğim bir entryden çıkardığım özet ile girişi yapmış olalım. Zamanla da ekleme yapar genişletiriz iyice tanımı.

"kimdir bu insanlar? nedir beni(bizi) bu denli kopartan, hayata küstüren, komaya sokan aforizmaları?

bu oluşumun neferleri genelde en has barcelona ve katalunya savunucusu görünümündedirler. chelsea eşleşmesinde iniesta golü attığında hayvan gibi zıplarlar, coşarlar. sevmelerine lafım yok ama temelsiz ve saçma ulan bunlarınki. turu bariz şekilde chelsea haketmiş olsa bile bunu asla dile getirmezler. barcelona candır çünkü. sorsan kadrosunu sayamazlar, efsane isimleri kimdir bilmezler ama her fırsatta real madrid'e çakarlar. onların büyüklüğünü düşünmeden, bilmeden... madrid çat diye 90 mioyu çakınca paranın köpekleri falan diyip, barcelona'nın eto'o + 40küsürüne hiçbir halt demezler. ya da düşünmezler. o yeti yok yani ı ıh.

aynı tipler bu örneğin ışığında ilerlersek mesela cristiano ronaldo'ya gıcıktır ve messi'cidir. üstelik bunu yaparken "messi ronaldo'dan şu kadar şu kadar iyi" tarzı normal sayılacak cümleler kullanmazlar. ronaldo piçtir, messi namuslu kişiliktir onların gözünde. e messi elle gol attı sevindi, hakemin düdüğünden önce boş kaleye frikikten attı falan dersin, yok der, ronaldo şerefsiz messi şerefli. lan olm tamam ben de messi'yi daha çok seviyorum ama bir saygı duy ya. tamam duyma da bir düşün bari. neden vereceğin cevap çat diye 1-2 saniyede geliyor ki uzat aradaki boşluğu, sevindir şu garibi. yok olmaz. ronaldo piç, tamam. ha bir de ronaldo çok s...ci herif, durmadan s...yor, messi s..miyor delikanlı çocuk.

futbolda fazla takılı kaldım ama bak şimdi aklıma geldi. demin bahsettiğim maç öncesinde "bu maçta messi, eto'o, henry üçlüsünden çok şey bekliyorum"(kimden bekleyecektin ya....m) dersen ben napayım yani.

sonra bu herifçioğulları msn iletilerinde toplumsal mesaj vermeyi çok severler. bu mesajlar da törenlerdeki klişe cümlelere dahi rakip olamaz, geçtim yaratıcılığı. 29 ekim'de "cumhuriyeti yaşatacağız!", 19 mayıs'ta "atam izindeyiz" falan. tamam yaşatacağız ve izindeyiz de düz olmak neden? gittiğin bir yerden döndüğünde onu özellikle belirtirsin. mesela: "istanbul..." e bari koskoca yazılı istanbul tişörtü de giy. i'm not normal falan, işsiz adam vs. posta gazetesindeki aşk şiirleri tadında melankoli cümleler falan da görülür bunların iç dökme satırlarında. gözlerin bir zindan be yarmagül...

hayır dışarıdan bakınca gene iyi de, bazen karşılıklı diyalogda bulunmak zorunda kalabiliyor insan. msnde bir sürü şey yazarsın aldığın tepki ya s.k.k bir smiley ya da "evet kardeşim", "haklısın valla", "eheh doğru diyorsun" tarzı onay cümleleri olur. hayır madem muhabbeti sürdüren birşeyler çıkartamayacaksın gel küfret ekşın yarat. gerçi senin küfrün de "seni s...r.m!" den öteye geçmez be değerlerine bağlı, mert çocuk. yüzyüze geldiğinde tek bir kişiye özel mimik bile gösteremezsin ki geçtim hötü zötü.

.................................................................................................
................................................................................................
........................................................................... (biiip)

daha gider de bu aşırı yüklemeye karşı hazırlıklı değilmiş beynim, kendimi iyi hissetmiyorum. hızır ac... ananı"


epey sövmüşüm yahu insan yazarkan değil de tee sonradan okurken farkediyor eheh. sansür uyguladım haliyle.

ee ne diyoduk. mantık anlaşılmıtır diye umuyorum? mesele kafada bitiyor işte. soru sormamak, sorgulamamak falan diye uzar. eğri olanlar candır, başımızın tacıdır.. çav şimdilik..

Chuckarım Böyle İşe..

(spoiler var mı bilmiyorum ki sonradan yazıyorum bu cümleyi, ne yazdığımı da tam hatırlamıyorum ebem ütüldü zaten, varsa okumasın chuckseverler, yazı kaçmıyor)

gün her zamanki gibi aşırı uyuşuk vaziyette geçiyor. saat ilerliyor, güneş batıyor, ömürden saatler eksiliyor, nefes almak kasıyor falan. böyle bir ortamda o gün için hayatın en önemli atraksiyonlarını teşkil eden chuck bölümlerini indirme işi, akşamında 3 saatlik ezel maratonu, peşinden joker ve vendetta'yla rutin group hug, sonra da içten içe gelen "aha şimdi mutlu olucam chuck izliycem ya chuck bu!" telkini..

e şimdi bölüm için detaya girmeyelim. her türlü chuck geyiğini chuck o zaman chuck'ta yaparız. ama yani öyle detaylar da var ki, hani bizi bunca zaman yaralayan, mutlu eden, empati kurduran falan. günüm iyi bitsin derken, tam tersi oldu bende şu an..

şimdi biz izliyoruz bu dizileri. güldüklerinde gülüyoruz, üzüldüklerinde üzülüyoruz falan. ama bir de işin gerçek kısmı var. bu her dizide olmasa da chuck'ta feci yakıyor bünyeyi işte. meseleyi sadece chuck ve sarah ekseninde düşünemiyosun. sadece onların yaşadıklarına coşmuyosun, ya da kahrolmuyosun. kalpte bir yerde, derinliklerde bir nokta var. bu nokta dizide gördüğü en ufak detayı alıyor, beynin gelecekle olan nası bir kısmı varsa oraya aktarıyor, ve çatt, kendine yontmuş oluyosun izlediklerini. ki bu da yüzde99 oranında negatif oluyor..

chuck sarah'nın peşinden koşarken mesela. allam nolur diyosun olsun bu iş. deli gibi yalvarıyosun böyle kendince. senaryolar yazıyosun, kuruyosun devamlı.. uzun zaman böyle gidiyor süreç. üzülmekle beraber kendi yaşadıklarınla birleştiriyosun, üzülmenin yanında bu galiba garip bi sevinç de katıyor. hani sanki kendi çaresizliklerine benzer şeyleri yaşayan biri bu chuck ve dünyada yalnız olmadığını hissediyosun eheh diyosun tebessüm ediyosun böyle.. ama işin içine sarah denen dişinin de karşılık vermesi gibi şeyler çıkınca hem acayip seviniyosun hem de paranoya yapıyosun. ben nolcam lan gibi belki okuyanlara çok salakça gelecek düşünceler de uğrayabiliyo "iç"e. chuck.. nolursa olsun geek. sarah.. kavramlar ötesi. e böyle biri gelecek chuck'a hadi kaçalım diyecek ha. yalan! böyle bir şey yok. evet bu bi dizi, her şey kurgu. ama bi yandan da değil işte. gerçek de. değil de. böyle işte.. garip.. yok bu şekil bi karşılık. böyle tapılası birisi gelsin standart birisine bunları desin gerçek hayatta. hassiktir ordan diyorum. en vurgulusundan hem de.

hayat çok acımasız. joker dem vurmuştu önceki postlarda. havalı olsan haddini bil derler, ezik olsan acırlar, dürüst davransan seni bununla vururlar, yalan söylesen burun kıvırırlar, ezmeye kalksan sert çıkarlar, ezilsen pısırık derler, üzgünüm desen duygu sömürüsü yapıyosun derler, banane desen kalpsiz hayvan öküz ayı falan olursun. bu dünya böyle. hatta bunları dahi demeyecek olanları da vardır. sen konuşmaya çalışırsın heyecandan ölecek vaziyette, ama 1 saniye dahi dinlemeyi çok görebilirler. sonra da patlamak üzere olan egolarıyla en ufağından vicdan azabına düşmeden dolaşırlar ortalıkta, geriye kalan enkazı anca chuck'la huzur bulacak vaziyette bırakarak. o enkaz da bazı bazı chuck'la daha bir uzaklaşır o huzurdan.

insan umudunu yitirmemeli..
insanlığa insanlığıyla tutunmalı..
insan kendi olup meyvelerini toplamalı..
insan inanırsa başarır..
insan isterse yapar..
insan hayalleri kadar yaşar..
insanı insan yapan kalbidir..
falan filan..

bunlar da siktirsin.. erkek, kadın, gay.. etiketlerden bıktım artık, önce insan olun lan!

hayat acıdır.. umut ederek sadece kendini kandırırsın, ruhunu uyuşturursun.. pasifleşirsin.. hayatın çarklarının işine gelir bu.. hayat, onu sorgulayanların yanında değildir çünkü.. sesini çıkarırsan kanırtır seni.. şans vardır.. şanslıysan eğer, sorgulayacak bir durumun da olmaz zaten.. ben şanssızım.. şanssızım diyenleri eleştirenlerin kullandıkları ilk laflarda olduğu gibi "basiretsiz, korkak, inançsız" vs değilim ama.. bildiğiniz şanssızım.. insan bi noktaya pat diye gelmez.. ince ince işlenir, öyle gelir.. hayat acıdır.. hayat gerçektir.. gerçekler acıdır..

Up in the Air


İşi icabı ülkeyi devamlı uçakla dolaşan, bu sebeple yerleşik hayatı olmayan bir adam Ryan Bingham (George Clooney). Tüm yaşamını bir çantaya sığdırıyor, buna yönelik konferanslar da veriyor. Bu konferansların ana teması da biraz Fight Club felsefesini andırıyor; "Sahip olduklarınız bir gün size sahip olur.". Ryan'ın kendi gibi bir hayatı olan Alex Goran'la (Vera Farmiga) tanışması ve ailesiyle ilişkileri çerçevesinde yaşadıklarını izliyoruz film boyunca.

6 Golden Globe adaylığı almış film, 3ü oyunculuk dalında olmak üzere. Oyunculuklara getirilebilecek pek fazla eleştiri yok, özellikle Clooney&Farmiga ikilisini beğendim ama filmi çok tutmadım diyebilirim. Genelde ağır bir havada ilerliyor ve sıkıcılıktan kurtulamıyor. Daha iddialı adaylar varken en azından film bazında ödül alabileceğini düşünmüyorum bu yüzden.

6,5

11 Ocak 2010 Pazartesi

Öylesine

nerden baksanız on sene önce evde bulduğum italyanca bi kaset, içindeki tek ingilizce şarkı.. o zamandan beri introsunu her duyduğumda bi garip olurum.. genelde sevdiğim şarkılara "ben pek sevmedim" diyen insanlara "hadi lan süper şarkı" tepkisi versem de bunda öyle bi ısrarım yoktur. sevmezse sevmez.. ben seviyorum ve paylaşıyorum, bundan ibaret.. esasen başkasıyla piyasaya çıksa da ben bu italyan'dan dinliyorum, ne de olsa çocukluk anısı sayılır.. pc konusunda kazmanın tekiyim video eklemekle uğraşamayacağım.. linki veriyorum barakuda belki düzeltir.

http://www.youtube.com/watch?v=0VkmqvR22ek

(written by Ahmet Ertegün and Betty Nelson and first recorded by soul singer Ben E. King demiş wiki)

Her kimse

sahaya çıkan beş adamın en az üçünden kesinlikle daha iyi olduğu halde takım içi lobiye kurban gidip yedeğe çekilen..

para üstünü alamadığı halde, konuştuğu anda kendisine dönecek gözlerden çekinen ve sosyal fobiye kurban gidip 50 kuruşunu şoföre bırakan..

karşısındakinin olumsuz yanıtını kabul edeceği halde olumlu yanıt alıp sonra da kandırılan..

arsızlık edenlerin çamurluk yapanların tüm davranışları yanlarına kalırken, tüm iyi niyetine rağmen teke tek ya da topluluk içinde rezil olan..

christian troy a tapınan ama en fazla chuck bartowski olan hatta olamayacak..

servisin sabah en erken alıp akşam en geç bıraktığı..

bi kaç kere gördü diye karşısındakini tanıdığını zanneden insanların, hakkında vardığı yanlış yargılara mı yansın, bunların bi de başkalarına yayılacağına mı yansın karar veremeyen..

anlaşılamadığına üzülen ama elinden (gerçekten) bi şey gelmeyen..

servisteki hayatı boyunca bi benzerine sahip olamayacağı güzel kız günaydın ve iyi akşamlar dediğinde sevinen..

msn de sohbet süper giderken yoğun ısrar yüzünden fotoğraf gösterimi sonrası "ee işim var şimdi" diye sallanan..

cümlelerinin yarısı hayallerden ibaret, hayatlarını dizi yapsalar ismine "düşünsene" koyacak..

x e gidecekken y ye giden, her zaman yediği şeyi yerken "bugün tadı neden farklı yaa" diyen, en son hesabı öderken x yerine y ye gelmiş olduğunu fark eden..

çocukken malazlar kibritini alazlar, walt disney i walt disnep, tombow u tombo sanan..

insanları seviyorum :)

Ezel ulann!

şu hayatta en çok "hassktir ordan" tepkisini hak ettiğini düşündüğüm laflardan birisi de kadınların erkeklerden daha duygusal olduğudur.. katılmıyorum ve bunun fizikle alakası olduğunu düşünüyorum iyice.. o yüzden ancak çirkinler için geçerli olabilir.. biraz güzel olan daha önemlisi bunun farkında olan dişi dünyanın en katı kalplerinden birine sahiptir. doğuştan böyledir bu.. hiç tersine rastlamadım.. dünya okyanus gibi aslında. büyük balığın küçüğü yemesi gibi dünyada da daha iyisi daha kötüsünü yiyor. eziyor diyim ya da.. ya da üzüyor diyim.. bir kız bi erkeği üzüyor. sonra daha üstün bir erkek o kızı üzüyor. sonra daha üstün bi kız o erkeği üzüyor.. tüm dünya böyle piramit gibi en üstte de christian troy var bi tek o hepimizi.... neyse.. bu "üstünlük" de aslında çoğu zaman şundan ibaret oluyor, fiziksel görünüş. lan böyle de yazıyoruz millet bizi maymun sanacak.. tek derdimiz bu bi türlü aşamıyoruz falan.. yok be öyle değil ama yaşadığımız dünyayı inkar etmeye gerek yok.. ruhmuş kişilikmiş karaktermiş geçiniz bunları.. ha sonradan devreye giriyo onlar uzun bi süre sonra.. ama ilk ve en büyük adım tamamen görüntünüzdür.. ne yazık ki.. herkes için böyle bu aksini söyleyenlere asla inanmıyorum.

aday çok ya talip çok ya.. elini sallasa ellisi ya.. işte bunu bilmenin verdiği özgüven nasıl oluyor bilmem vücut içinde "herkese her türlü adiliği yapmak serbest" gibi bi şeye dönüşüyor.. erkekler de az göt değil de kadınlarla gerçekten yarışamazlar.. neyse esas konu duygusallıktı.. bence kadınlar kesinlikle çok daha acımasız ve vicdansız yaratıklar.. ancak ota boka ağlarlar imajından ötürü daha duygusal görünüyorlar.. oysa alakası yok. erkek ve kadın arasında şöyle bi fark var bence.. kadın gereksiz yerlerde erkek ise gerekli yerlerde daha duygusal.. dolayısıyla kadın aslında taş kalpli, koftiden duygusal, erkek ise gerçekten duygusal.. biraz daha açayım..

salak bi film, roman vs yüzünden kadın ağlıyor.. ya da o kadar da duygulanmayı gerektirmeyen bir olaya ağlıyor.. (şimdi "sana göre gerekmez bana göre çok acıklıdır göreceli kavram" falan demeyin basit şeylere ağlanmaz yani başlarım görecesine. kime göre neye göre basit? bana göre basit bitti :) ) erkek ise gelip "bu ne yaa ne ağlıyon" falan diyor.. bunun üzerine kadın "ay ne hayvansın ühühü" yapıyor ve bu dünyanın bi çok yerinde aynı anda yaşanıp yayılınca oluyor sana "kadınlar daha duygusal".. oysa ki erkek boş yere ağlamıyor. gel zaman git zaman gerçekten üzücü bi şey oluyor.. özellikle aşk meşkle alakalı bi şey, ayrılık falan.. erkek hüngür hüngür kadın ise "ayrılmamız gerek, doğru olan bu, kendine gel lütfen, çok büyütüyorsun, unutursun, mantıklı ol" falan diyor buz gibi.. ulan hani sen duygusaldın? adam yavru kediye döndü karşında nası bi canavarsın sen dönüp bakmıyorsun bile. ama sen duygusalsın ben öküz di mi.. ama sen mantıklısın ben mantıksız. lan nası işinize geldiği gibi çeviriyorsunuz lan topunuzu... neyse..

özellikle takıldığım, filmlerde dizilerde sık rastlanan bi sahne var.. erkek aşık hayaller kuruyor.. kadın gelir "benim kanada ya gitmem gerek".. erkek şok.. valla hiç bi erkeğin bunu yaptığını da görmedim haa hep kadınlar tüm filmlerde bile böyle.. "benim abd ye gitmem gerek".. aşkım yapma etme ölürüm biterim.. "ama kariyerim için çok önemli". yaa kariyerine sıçayım benden değerli mi değiyor mu beni böyle üzmene.. "ama mantıklı olur musun".. yaa nası böyle yapıyorlar nası böyle davranıyorlar gerçekten anlamıyorum.. hiç mi kalp yok ya.. nasıl bu kadar kolay dönüp gidiyorlar.. nasıl böyle kırıcı oluyorlar.. lan ben değil sevgilimi bırakıp gitmek yakınlarıma bile kıyamıyorum. hatta aynı şehirde aynı yakada nefes alıyoruz diye salak bi sevinç bile duyuyorum yüzünü görmediğim kişi için.. korkunç kadınlar ve zavallı adamcıklar resmen.. sonra gider orda herifin birini de bulur allahın emri.. ama pardon, kadınlar daha duygusal erkekler öküz.. o kadar duygusallar ki beş sene kendine gelemiyorsun ama onlar adını bile unutuyor.. bravo, alkışlıyorum..

başlığın yazıyla alakası yok. müthiş bi dizi adamı gaza getiriyor coşturuyor. en zevkli tarafı da intikam hikayesi olması.. kurgu da olsa keyif veriyo izlemesi. düşünmesi de...
Related Posts with Thumbnails