12 Şubat 2012 Pazar

Circumstance


Umut Sarıkaya bu filmi izleseydi "yarrak gibi film" derdi eminim.. Çıkarım yapalım.. Yani ne yapmamak lazımmış yeğen? İran filmi diye, iki övgü duydun diye atlamamak lazımmış.. Circumstance benim için budur..

Baskıcı ve faşizan bir rejimde kimlik bunalımı yaşayan ve kabuklarını kırmak isteyen insanlar.. Ne kadar da çekici değil mi bu konu? Beni de çekti haliyle.. Ancak ders niteliğinde bir tecrübe oldu benim için.. Bir filmi izlemeye karar verirken asla sadece konuya, anlattıklarına ve vaadettiklerine kanmamak gerektiğini anlamış oldum.. Çünkü iş senaryoda, yönetmenlikte bitiyor.. Muhteşem bir film çıkabilecekken ortaya, ne yaptığını bilmeyen bir ekip yüzünden kelimenin tam anlamıyla piç edilmiş her şey..

Derinliğin d'sini taşımayan ve neyi neden yaptığına dair hiçbir fikri olmayan karakterlerle dolu olan Circumstance tüm bu olumsuzlukların yanında iki lezbiyenin hiç de gerçekçi olmayan ilişkisini pek de hoş karşılamadığım bir yapaylıkla yansıtarak bunların da ekmeğini yemeye çalışıyor.. Daldan dala atlayan darmadağınık kurguda hiçbir karakteri yeterince tanıyamadığımız gibi kurtulmak istedikleri düzenin olumsuz yönlerini de tam anlamıyla anca filmin sonlarına doğru kavrayabiliyoruz.. Nedensizlik ve karmançormanlık hususunda Ay Büyürken Uyuyamam'la neredeyse eş düzeyde..

Filmden tiksindim kısacası.. Amaçsız, en temel şeyleri bile başaramayan bir film olmuş.. A Separation da İran filmi, bu film de İran filmi amına koyayım..

2

11 Şubat 2012 Cumartesi

Mecnunun oldum güzelim, terkedebilmem..



kâr etmez ahım, sen gülizare..
onulmaz işler güzelim, dilde bu yare..
olsam da geçmem, bin pare pare..
sevmiş bulundum güzelim, gayrı ne çare..


ko aksın yaşım, billahi silmem..
mecnunun oldum güzelim, terkedebilmem..
kessen de başım, senden ayrılmam..
sevmiş bulundum güzelim, gayrı ne çare..




bir fırtına tuttu bizi, deryaya kardı..
o bizim kavuşmalarımız a yarim, mahşere kaldı..


mahpushanede yata yata, yanlarım çürüdü..
pencereden baka baka a yari, ela gözler süzüldü..

---

kimilerine göre geri kalmış bir müzik anlayışım var.. bağırış çağırıştan pek hoşlanmam müzikte.. önce ruhuma dokunmalı bir şarkı.. entel dantel kaygılarım yoktur dinleyeceğim şarkıyı seçerken.. güç bela, onu da azıcık anlayabildiğim yabancı şarkı da dinlerim her türden, türkü de, türkçe slow da, rock da, ibo'dan İşte Dostlar'ı da.. Cengiz Özkan kral adamdır.. seslendirdiği bu iki güzide eser de çok özeldir.. bunları yorumuyla, olduklarından da yüksek noktalara taşımıştır.. sözler de benim için özeldir.. tınıdaki naiflik tarifsizdir.. ruhum da şu dakikada teslimdir bu iki şarkıya.. böyle..

10 Şubat 2012 Cuma

The Help



Muhteşem.. Koyarım 100 dakika susmalı sanat filminize.. Koyarım süper kadrolu, sansasyonel ama senaryosu kıt filminize.. Koyarım korku filminize.. Koyarım siyasi mesaj vereceğim diye hikaye oluşturmayı bir kenara itmenize.. Koyarım salt aksiyonla gişe yapma sevdanıza.. Koyarım sex sells çakallığınıza.. Koyarım hepinize.. The Help de bütün dünyaya koyar.. Sinema bu işte.. En ufak bir ego tatmini çabası veya kolaycılık barındırmadan nasıl muhteşem bir film çekilir? Cevabı The Help..

Şimdilerde özgürlüğün, demokrasinin, hoşgörünün kalesi gibi gösterilen orospu çocuğu ABD'nin karanlık yüzünü, ırkçılığı dibine kadar görüyoruz bu filmde.. Siyahilere ve diğer ırklara, çok kısa süre önceye kadar yoğun şekilde, günümüzde de yadsınamaz düzeyde dayatılan faşizan uygulamalardan çoğu kişi haberdardır.. The Help'te de bırakın ikinci sınıf insan muamelesini, insan muamelesi dahi görmeyen siyahilerin hayat mücadelesine bir grup hizmetçi kadın özelinde konuk oluyoruz..

Hiyerarşinin, gösterişin ve ayrımcılığın dibine kadar var olduğu Jackson kentinde bir tarafta erk sahibi beyazlar, bir tarafta da köle gibi çalıştırılan siyahlar.. Bu kadar keskin ve sert bir konunun şiddetten ve ajitasyondan uzak bir biçimde aktarılması filmin değeri kat kat arttırmış.. The Help'te sadece kırılmış kalpleri, haksızlığa karşı çıkışı, beyin ve fikir mücadelesini görüyoruz.. Ve bu da filmin naifliğine naiflik katıyor..

Irkçılık demokrasi vs demişken.. ABD'ye sövelim, orospu çocuğu diyelim, dünyanın anasını sikti vs diyelim tamam da, adamlardan böyle özeleştiri niteliğinde, kendine feci çakan, biz bir zamanlar böyle bir bok yedik diyen bir film çıkabilmesini ve ülke çapında popüler olup sürüyle oscar adaylığı alabilmesini de gözden kaçırmayalım.. Bu kim ne derse desin takdire şayandır.. Yiyorsa bizimkilerden çıksın böyle film ha ne dersiniz? Devletin yaptığı tonla katliamı çeksinler hadi.. Nerdee..

Bir de şu var.. Irkçılığın her türlüsü iğrenç ve şerefsizce bir şey ancak, beterin beteri var emin olun.. Renk ırkçılığı daha aleni ve bilinen, farkında olunan bir şey.. Ya bizim ülkemizdeki ırkçılığa ne demeli? En boktanı ve en tehlikelisi var bizde.. Din, mezhep, doğduğun yer, genlerin.. Gizlenmeye çalışılan fakat her kaos ortamında en şiddetli haliyle gün yüzüne çıkan ırkçılık.. Dolayısıyla da faşizmin kralı.. Var bunlar.. Yok diyenin belasını sikeyim.. Vatanın bütün topraklarına sinmiş düzeyde bu zehir.. Zengini, fakiri, yaşlısı, genci, herkes az veya çok ırkçı.. Bizim tarih kitaplarımız ülkemizi sütten çıkmış ak kaşık olarak gösterdiği müddetçe sağda solda 15 yaşındaki adamların bütün dünya ülkelerine, kendi ülkesi içindeki kürtlere, alevilere, şusuna busuna düşman olması kaçınılmaz.. Örneklerini de özellikle internette sıkça görüyoruz zaten.. Adam sırf beğenmediği, sevmediği için "alayını öldüreceksin soyunu kurutacaksın" ot bok falan diyor ya.. Concon kızı da böyle, apaçisi erkeği de.. Neyse.. Sikeyim böyle düzeni..

Film değil 146 dakika, 246 dakika dahi olsa 1 dakika sıkmazdı beni.. O derece sürükleyici; tam tersiymiş gibi gözükmesine karşın.. Oyuncu seçimleri muhteşem.. The Tree of Life'ta gözüme tam bir odun gibi gözüken Jessica Chastain(Celia) muhteşem.. Easy A'de fena oynamayan Emma Stone muhteşem.. Adını ilk kez duyduğum Octavia Spencer(Minny) ve Bryce Dallas Howard(Hilly) muhtşem.. 5 dakikalık rolünde, Viola Davis'in şahane film Doubt'taki 5 dakikalık eşsiz performansını hatırlatan ve en az o kadar efsane oynayan Cicely Tyson(Constantine) muhteşem.. Ve elbette hepsinden daha muhteşem oynayan Viola Davis.. Kategorideki diğer oyuncuları henüz izlemedim ama Meryl Streep'e yeter artık, Rooney Mara daha genç, Glenn Close(hımm izlemek gerek), Michelle Williams da orospu zaten.. E alsın Davis abla.. Hatta Sandra Bullock'ın oscarını alsınlar onu da versinler Davis ablaya..

9

8 Şubat 2012 Çarşamba

The Descendants


Sade, klişe eli değmemiş, sıradan gibi gözüken ama hiç de öyle olmayan filmleri seviyorum.. Patlamasız, çatlamasız, bağırış çağırışsız olmasına karşın vurucu olabiliyorsa hele bir de.. The Descendants fazlasıyla tatmin etti beni bu açıdan..

Bu blogda 3-5 post okumuş kişiler insanlardan ne denli nefret ettiğimi bilirler.. Bu film de bu nefretimi haklı çıkaran birçok detay barındırıyor.. Hayatı boyunca doğruyu yapmaya ve dik durmaya çalışmış bir adamın karşısında ona en büyük adiliği yapmış olan karısı, bu suça ortak olan yakın arkadaşları, parasına ve imkanlarına göz diken akr(b)abaları ve her türlü boku yiyip de hayatlarına hiçbir şey kaybetmeden devam etmeyi amaçlayan bir sürü insan var.. Nereye kadar dayanabilirsin, nereye kadar sineye çekebilirsin? Bu aşırı zor durumda bir yandan düşmemeye çalışan, bir yandan da kızlarıyla ilgilenmeye çalışan Matt karakterini epey sevdim.. George Clooney de hiç overactinge kaçmadan oynamış, çok başarılıydı.. Karakterin genişliği pek hoşuma gitmemiş olsa da orası ABD diyip geçmek gerek..

Lost'un çekildiği yerleri görmek diziye olan özlemimi inanılmaz arttırdı.. Bir yerlerden Black Smoke çıkacak ve yukarıda saydığım şerefsizlikleri yapanların amına koyacak diye bekledim çocukça bir umutla.. Olmadı tabii ki; her şey herkesin yanına kar kaldı.. Blogun sağ üst köşesinde göreceğiniz alıntıda belirtilen çoğu şeyi yapan adiler, başkalarının hayatlarını siktikleriyle kaldılar.. Neyse..

Yönetmenin tarzını çok sevdim.. Aslında ağır bir dram olmasına karşın fazla acıtmayan bir üslup seçilmiş, iyi de olmuş.. Film tanıtılırken komedi unsuru da işin içine katılmış ancak o kadar da değil.. Film tek bir sahne haricinde komik olmadığı gibi, yukarıda da belirtmiş olduğum üzere sıkı bir dramın üstüne oturuyor.. O tek komik sahne de feci kopardı beni bu arada.. (Matt'in intikamı!) Hoş film, izleyen pişman olmaz.. Beğendim..

7

A Better Life


Acaba ne çıkacak beklentisiyle ve neredeyse sıfır bilgiyle izlemeye başlıyorsun ve böylesine çarpıyor seni.. A Better Life son zamanlarda izlediğim en gerçekçi ve sade film belki de.. ABD'de izinsiz kağıtsız belgesiz tutunmaya çalışan Meksikalı bir göçmen babanın hikayesi.. Bugün bakın bir sağa sola, tonla kaybeden hikayesi görürsünüz, ama çoğu sahtelik kokar, o kokuyla da boğar insanı.. Bu film öylesine bir şey ki, film falan değil sanki.. Var olduğunu dibine kadar bildiğimiz bu yitik ve çaresiz hayatlara 90 dakikalığına yolculuk yapmış ve gizlice izlemişim hissini verdi bana.. Carlos'un üzgün yüzü ve mimikleri insanın içine öküz oturtan cinsten.. İçindeki sevgiyi bir türlü dile dökemeyen, hayatında oğlundan başka hiçbir şeyi olmayan bir adam.. İyi bir adam.. Ve bu tek varlığını, oğlunu, ondan çekip almaya çalışan orospu çocuğu hayat..

A Better Life iyiliğin, saflığın, her şeye rağmen kötü düşünmemenin, en çaresiz ve güçsüz anında bile sevdiklerini korumaya çalışmanın, susarak sevdiğini hissettirmenin, tutunmaya çalışmanın, bir tutam mutluluk için çabalamanın hikayesi.. Çok küçük, çok ufak, çok minik ve mütevazi bir film ancak o kadar büyük bir yüreğe sahip ki.. Bunu sağlayan etkenlerin en büyüğü de Carlos karakterine hayat veren ve sürpriz bir şekilde en iyi erkek oyuncu dalında Oscar adaylığı kapan Demián Bichir'in tarifi mümkün olmayan düzeydeki oyunculuğu.. Gönül önceleri, inanılmaz oyunculuklarıyla bunca yıl 2011 haricinde tek bir adaylık dahi elde edemeyen Gary Oldman'ın veya The Artist'te efsane oynayan Jean Dujardin'in ödülü almasını istemiş olsa da bu filmden sonra her şey değişti.. Emin olun ki bu oyunculuğu izleyince sizlerin de fikri değişecek.. Hiç olmazsa tereddütte kalacaksınız..

Filmin henüz kimseler tarafından siklenmemiş olmasınaysa şaşırıyorum.. Ne bloglarda rastladım, ne de başka yerlerde söz edilmekte.. Ekşi'de bile 2-3 entry girilmiş.. İzleyin diyorum.. Çok kıymetli bir yer edindi şahsımda..

8

Bitti mi sandın?


http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=1170956

kulluğumuz, kafiye olsun diye değil..

Sleepers


Yazıda geçecek, şimdiden vereyim linki..

http://bosverabidalganabak.blogspot.com/2011/12/monte-cristo-kontu.html

Sleepers, Joker'in tavsiyesiyle izlemiş olduğum bir intikam filmidir.. New York'un arka mahallerinden birinde, çocuk yaştaki çok yakın 4 arkadaşın, yaptıkları bir gençlik hatası sonucunda ıslahevine düşmeleri ve burada hayatları boyunca zihinlerinden silemeyecekleri olaylar yaşamalarının etkisiyle, büyüyüp birer yetişkin olduklarında müsebbiplere karşı girdikleri intikam mücadelesini anlatıyor..

İntikam hikayelerini her zaman çok sevmişimdir.. Yukarıda linkini vermiş olduğum Monte Cristo Kontu intikam hikayelerinin babası kabul edilmektedir.. Doğal olarak film özelinde de önemli bir yere sahiptir bu eser.. Filmin senaryosu gerçek bir hikayeden yola çıkılarak oluşturulduysa da Monte Cristo Kontu'nun izleri ve kitaba yapılan göndermeler filmin birçok noktasında mevcut.. Bu bağlamda filmin dahi bu kitabı tepe noktası olarak kabul ettiği gerçeğini göz önünde bulundurursak, filmin kitaba göre hayli zayıf kaldığını söyleyebiliriz..

Kitap öyle bir kitap ki, her türlü karşılaştırmada koşulsuz şekilde galip taraf çıkmakta.. Bu yüzden Sleepers ve türevleri böyle bir karşılaştırmadan uzak tutulmalı.. Sleepers, bağımsız olarak düşündüğümüzde çok ama çok doyurucu bir film.. Hikayenin başından sonuna çok özenli bir şekilde ele alınması ve olayı sadece son 10 dakikada çözüp bağlama kolaycılığına kaçmayıp film sürecince ince ince işlenmesi muhteşem.. Bu yüzden 147 dakikalık süre kimseleri korkutmasın.. Çünkü film müthiş akıyor ve her sahnesi ayrı bir önem arz ediyor..

Robert de Niro, Dustin Hoffman, Kevin Bacon, Brad Pitt gibi şahane isimleri barındırması bir yana dursun, filmin belki de en iyi kısmını sürükleyen çocuk oyuncuların performansı muhteşem.. Bütünlük, müzikler, mekanlar, her şey çok başarılı..

Ayrıca her din adamı Peder Bobby gibi olsa dincinin kralı olabilirdim belki de ak.. Ne yazık ki tinerci oldum..

Kesinlikle pişman etmeyecek bir filmdir, tavsiye ederim.. İntikam soğuk yenilince lezzetli aştır.. İki kişinin bildiği sır değildir! Sonunu düşünen kahraman olamaz!

8

7 Şubat 2012 Salı

Tefo.. Ben.. Sen.. Biz..

Spoiler falan diye uyarmama gerek yok sanırım artık.. Bu saatten sonra kimsenin 71 bölüm Ezel izleyeceğini sanmıyorum.. O yüzden üşenmeyenler bakabilir..





İnsanlardan nefret ediyorum.. Kendimce geçerli sebeplerim var, haklı olduğumu düşünüyorum.. Tutunamıyorum bu insanlara ben.. Başka şeyler peşinde koşuyorum.. Hayallerin.. O diyardaki insanların.. Onları gerçek belliyorum.. Kardeşim, ağabeyim, dostum kılıyorum.. Var olduklarına inandırıyorum kendimi.. Belki çocukça.. Belki salakça.. Ama bu, benim bu orospu çocuğu dünyada daha güvende hissetmemi sağlıyor..

Bir kardeşim var.. Tefo.. Acısı acımdır, gözyaşı gözyaşım.. Bir tutam mutluluğu, mutluluğumdur.. Hayal kırıklığıysa ruhumdur, canımdandır.. Bir gün buraya öyle bir post gireceğim ki o meşhur upuzun Ezel postu hiç kalacak.. Tefo için.. O postu hazırlarken iyi hissedeceğim.. Yalnız olmayacağım.. Tefo yaşıyor çünkü.. Ve bu dünyayı yaşanır kılıyor.. Siktiğimin hayatının gerçeklikleri onun var olduğunu hissederken daha az acıtıyor..

"bir yabancının bildiği sırdan çok daha tehlikelisi, bir sevgilinin bilmediğidir.."

Çünkü inanırım..



Ezel alert.. Kaçan kaçsın, kalan sağlar bizimdir..

Şu sahne var ya, dünyalara bedel benim için.. İnsan zihni kısıtlı ve yetersiz.. Kağıda dökmeye kapasitemin yetmediği tonla duygu var içimde.. Ve bazen hazırını buluyorsun bu duyguların, ve belanı sikip bırakıyor.. Bu sahne de onlardan biri.. Bizim millet kadir kıymet bilmeyen balık hafızalı ve genelde yavşak bir millet olduğundan Ezel unutuldu gitti çoktan ancak, bende yeri bakidir.. Ömer'dir benim için Ezel.. Saflığımı görürüm orada.. Şimdi olmayan saflığımı.. Kırgınlığımı, öfkemi, gözyaşlarımı, sevgimi görürüm onda.. Her şeye rağmen, her şeye, her şeye, her şeye rağmen, çünkü inanırım diyebilecek kadar çok sevmeyi görürüm.. Bir daha görmemeyi, duymamayı, bilmemeyi, yaşamamayı isterim..

Bu dünya çok şerefsiz.. İnsanı yaşatan da sevgi, öldüren de.. Bu ömür de tokatları bir sağdan bir soldan yiye yiye bitecek kesin.. Hayat bir güldürecek bin ağlatacak.. O kalp var ya o kalp.. Sonsuza dek deli gibi atacak ama öylesine un ufak bir kalptir ki artık o, hiçbir parçasının atışı duyulmayacak..

5 Şubat 2012 Pazar

Midnight In Paris


Senaristlerin, karakterlerinin önüne geçtiği filmleri pek sevemiyorum.. Woody Allen sinemasında çok net görülür bu.. Bu adam o kadar baskındır ki karakteri kim oynuyorsa oynasın kendisini görürüz orada.. Bu, filmlerin ruhuna girmeme engel teşkil eden bir durum.. Woody Allen o kadar çok şey anlatmak istiyor ki yarattığı karakterler adeta kendisi oluyor.. Senaryo geri planda kalıyor.. Bu nahoş durum Midnight in Paris'te de doğal olarak mevcut ise de senaryonun bu sefer çok güçlü oluşu kendimi filmin kollarına bırakabilmemi sağladı ne mutlu ki..

Film izlerken öncelikli amacım sürreal içerikli puzzleları çözmeye kasmak, senaristin bize itelediği hayat felsefesini özümsemeye çalışmak falan değildir.. Film beni içine almalı arkadaş.. Sonra ne bok anlatıyorsa anlatsın, türü falan önemli değil.. Yeter ki bir film izliyor olduğumu hissedeyim.. Yazarların beyninde kaybolmuş bulmayayım kendimi.. Sinemanın ruhuna ihanet edilmesin.. Midnight in Paris'te elbette ki tipik Woody Allen konuşturmalarına rastlıyoruz ancak dediğim gibi hikaye bu sefer sağlam.. Hiç sevemediğim ve buram buram Woody Allen kokan bir karakter olan Gil'e rağmen filmi beğenmiş olmam mutluluk verici.. Owen Wilson'ın oyunculuğuna zayıf demek haksızlık olur ancak ben hiç ısınamıyorum kendisine, itiyor beni.. Bu yüzden ana karakter filmin eksi noktasıdır gözümde.. Ama buna karşın geçmiş ve gelecek arasında hiiç rahatsız etmeden, hissettirmeden ilerleyen akışta müthiş bir işçilik olduğu aşikar.. Filmde sunulan nostaljik ortam ve buna duyulan özlem beni her ne kadar tiksindirse de, filmin özelinde çok yerinde bir seçim olduğunu söylemek gerekir.. Toplamışsın 50 tane sanatçıyı, her biri her dakika aforizma patlatıyor lan.. Aaah o eskiler, aah o sokaklar, aah o sokak lambaları, aah o edebiyat sohbetleri vs.. İğrenç.. Entel dolu film.. Görüyorsunuz birçok uyuz özellik saydım kendime göre ama filme sövmedim daha.. İşte böyle bir film Midnight in Paris..


Ana karakterin arada kalmışlığı ve benliğini bulma çabası ona dair gördüğüm tek iyi şey.. Rachel McAdams'ın üstündeki kadın profili çok gerçekçi.. Marion Cotillard'ın karakteri tiksindirse de hatunun büyüsü, eğer şart koşar ise beni sol tarafta gördüğünüz listedeki filmlerin en büyük fanı yapmaya yeter.. Michael Sheen nefret ettiğim gösterişçi, ukala, entel ve piç erkek tipini müthiş resmetmiş.. Léa Seydoux La belle personne'deki inanılmaz itici karakterde güzelliğini bu denli yansıtamıyordu.. Gülmek çok yakışmış bu filmde.. Müzikler ve atmosfer de süper..

Filmin değeri benim için budur işte.. Beğenmemem için çook yeterli sebepler olmasına karşın beğendiysem; iyidir o film! Egoya gel!

Film efsane sanatçılarla dolu ayrıca.. Dali'sinden tut Buñuel'ine.. Bazıları muhteşem resmedilmişti ayrıca.. Sırf bu müthiş bağlantılar için bile izlenir film.. Listelemeye aşırı üşenmişken Seyirci Koltuğu'nda bu işin çoktan halledildiğini görmem de güzel oldu eheh..

7

dipnot: İçimde Paris'e gitme isteği falan uyanmadı.. Linç ederken acıtmayın..

Işıklar içinde kaldım, yandım efendim..

karanlıktaydım.. doğdum.. ışığa hapsoldum.. yiten karanlığıma ağladım.. hiç susmadım.. her yer kararsın istedim.. büyümeye başladım.. ben büyüdükçe hayallerim de büyüdü.. engel olamadım.. hayallerimden hep korktum.. ışığı merak ediyordu hayallerim.. hayallerimin esiri oldum.. hayallerimin imkansızlığını idrak edince ruhum karanlığa gömüldü.. ışığa bakmak ölüm gibi geldi.. hayat yolunda yürürken hep kafamı eğdim, önüme baktım.. gelecekten hep korktum.. korktukça büyüdüm, büyüdükçe küçüldüm.. ışığın cazibesiyle debelenirken karanlığa alıştım.. gözlerim karanlıktakileri daha iyi seçer oldu.. didik didik ettim karanlığı.. buldum onu.. ruhumu, karanlığımı teslim ettim.. her yer aydınlandı.. güneş, günüme aydı.. gözlerim kamaştı.. mutluluğa koştum.. hiçbir şey göremedim.. geleceğe çarptım.. karanlığım aydınlığımla çatıştı.. teslim olmuş ruhum gitgide ufalandı.. bir daha ayağa kalkamadım.. güneş arkasını döndü bana.. ışığımdan uzak kaldım.. alışmıştım.. yine karanlıktayım.. bu sefer hiçbir şey göremiyorum.. gözlerim karanlığa bir türlü alışamıyor.. ruhum alev alev yanıyor.. ama ateşimin ışığını kimse görmüyor.. zifiri karanlıkta renksiz ve ışıksız alevlerle boğuşuyorum.. karanlığıma hapsoluyorum.. karanlığımı çok istiyorum.. ışıklar içinde kalmayı da.. ruhum yok oluyor.. mucize istiyorum.. olmuyor.. karanlık uykularım yetmiyor canımın acımamasına yetmiyor.. çünkü güne uyanıyorum her seferinde.. güne uyanmayı istemiyorum.. ışık toprağa giremiyor.. karanlık beni çağırıyor.. gidiyorum..

3 Şubat 2012 Cuma

War Horse


2 saati aşkın süreli bir filme ha diyince başlayamıyor insan.. Ürküyorsun böyle, ne bileyim, erteleyesin geliyor durmadan.. War Horse'a başlarken nedense bu korkuyu duymadım.. Garip bir biçimde çekti beni film.. Kimbilir, 6-7 senelik bir altılı ganyan geçmişim olmasıyla ve at odaklı filmleri çok seviyor oluşumla alakalıdır belki de.. Atları anlatan tek bir kötü film görmedim bugüne dek.. Hepsi bir şekilde tatmin etmiştir beni.. Al ailenle izle cinsinden filmlerdir bunlar.. İlk anda Seabiscuit, Dreamer, Secretariat geldi aklıma.. Güzeldi hepsi.. Ancak War Horse'un bir farkı var..

Joey'nin hikayesi bir başarı hikayesi değil.. Dip noktadan başlayıp beklentilerin üstüne çıkarak destansı başarılar kazanmak falan yok bu filmde.. War Horse bir yol ve sevgi hikayesi.. 1. Dünya Savaşı döneminde tarla sürmek amacıyla Albert (Riera götü geldi aklıma ak) adlı genç tarafından yetiştirilen at, ailenin borcu yüzünden İngiliz ordusuna satılıyor ve süvarı birliğinde kullanılıyor.. Bu noktadan sonra Joey(at) durmadan sahip değiştiriyor ve adeta survivor olup çıkıyor o cehennemde.. Elleriyle yetiştirdiği atından ayrılmak zorunda kalan Albert da bir gün Joey'ye kavuşabilmek umuduyla hayatın içinde sürükleniyor..

Yönetmenin kim olduğunu söyleyeyim.. Steven Spielberg.. Bunun yanında 6 tane oscar adaylığı filmin ne denli iyi yönetildiğini ve özen gösterildiğini kanıtlar nitelikte.. Sürenin uzunluğu bazen elbette ki insanı zorluyor ancak emin olun ki korkutucu derecede değil bu.. Filmin tek sorunu biraz kopuk kopuk olması.. Filmin içinde sanki 4-5 ayrı hikaye var gibi.. Bu geçişlere uyum sağlamak izleyici için zor.. Bunun yanında öyle 2-3 sahne var ki filmin değerini kat kat arttırıyor.. No man's land sahnesi için bile izlenir bu film.. (bu arada No Man's Land müthiş filmdir, mutlaka izleyin)

Tyrannosaur'da olağanüstü oynayan Peter Mullan fazla gözükmese de çok başarılı(Tyrannosaur'daki performansını mutlaka izlemelisiniz!).. Bunun dışında oyunculuk açısından pek bir şey vaadetmiyor film.. Müzikler kostümler ortamlar falan sağlam.. Kısacası 146 dakika sıkmaz sizi.. Sinemada izleyecekseniz hele hiç.. Böyle..

7

31 Ocak 2012 Salı

Sevgisiz kalmış adamlar ve İsmail Abi..


İsmail Abi de bunlardan birisi.. Evet, arkadaşları var, seviliyor da.. Ancak bahsettiğim sevgisizlik başka bir şey.. İnsan sever, biraz da sevilir, hep olur bu.. Ama o sevgi seni dünyaya bağlamaya yetmez çoğu zaman.. Çünkü adanmışlık yoktur içinde.. Bilirsin ki bu dünyadan siktir olup gidecek dahi olsan arkandan iki gün ağlanır ve 3. gün bambaşka vücutlara, bambaşka bakışlara odaklanır insanların gözleri.. Artık bir "hiç"sindir.. Vazgeçilensindir.. 15 yaşındayken evrenden de büyük olan hayallerin öylesine ufalmıştır ki, artık tek istediğin şey canının daha fazla yanmaması, gökten kar tanelerinin kel kafana düşmesi, yanında, yaptığın ve avucunda sıkıştırdığın kar topunu hınzırca üstüne atacak birisinin olmasıdır.. Ama, yoktur..


Bir tercih edenler, bir de tercih edilenler vardır bu hayatta.. Eksik geldi değil mi kulağınıza? Evet, bir grup daha var: Tercih dahi edilmeyenler.. Tercih edenler vurur, kırar, parçalar, kapıyı gösterir sana.. Hayatlarının hepi topu küçücük bir dönemini işgal etmişsindir ama bu işgal bütün kaleleri zaptettiğin anlamına gelmez.. Öyle ki kapı dışarı edilme anın bir nefes kadar yakındır her daim.. Ama bu da yetmez.. Tek bir kırıklık asla reva görülmez bu adamlara.. Daima fazlası vardır, intikam amacı güdülür, suçlanırsın, merak dahi edilmezsin, yeri geldi mi ayarı dahi yersin.. Elinden gelen tek şey susmak ve ağlamaktır.. Kendinin farkına varmışsındır çünkü.. Elinde tuttuğunu sandığın kalp sana ait değildir.. Ait sanırsın ama, değildir, ve alırlar geri.. Elinde tuttuğun kar topu.. Sana aittir ama bilirsin ki yere atmaktan başka çaren yok, atarsın, parçalanır.. Kalbine benzer yerdeki hali.. Elinde tuttuğun şey İsmail Abi'ye verilen hediyedir, görürsün, iki damla gözyaşı dökersin.. Ama bilirsin ki gerçekte sana onu veren bile yoktur..


Her zaman karşı tarafın kalbini düşünürsün.. Bir kalbe sahip olduklarının farkındasındır.. İsmail Abi gibi.. Hediyeyi veren kişi Noel Baba dahi olsa ona "ama beni çok mahcup ettin, ben hiçbir şey almadım ki sana" cevabını verebilecek kadar vicdan sahibi olmak demektir bu.. Bir tutam mutluluk sonrasında yine kendi açmazına hapsolup boşluğa el sallamaktır.. Sessiz sessiz haykırmaktır, sevgisiz kalmış adamların yaptığı.. Ölmeye yakınken ve öldükten sonra da, yine haykırmayı ve değer verdiğin kadar değer görmeyi beklemektir, aynı safça umutla.. Hiç değilse mezar taşındaki isminin olsun "o" kişilerden merhamet ve sevgi görmesini umut edersin, dilenirsin.. Ama bilirsin ki o isme bakan ve seni hatırlayan yegane canlılar, mezar taşının ucundaki su konulan oyuğa tünemiş kuşlar olacaktır..


Yaşarken ölüsündür..

The Damned United


Tom Hooper ismini The King's Speech'ten hatırlayanlarınız vardır.. Kendisi hiç de sansasyon vaadetmeyen bir senaryodan eli yüzü düzgün bir film çıkarmıştı.. The Damned United da yönetmenin en iyi film dalında Oscar ödüllü The King's Speech'inden (Oscar Black Swan'ın hakkıydı bence) bir yıl önce çektiği film oluyor..

The King's Speech son yıllardaki sağlam film kıtlığı yüzünden, koyunun olmadığı yerde keçiye atfedilen abdurrahman çelebi sıfatı misali o yoklukta oscar'ı dahi kucaklamıştı..  The King's Speech esasında düşük kalibreli bir film iken, The Damned United ise ondan da küçük bir kitleye hitap edecek bir film.. Sporu, özellikle de futbolu sevenler için de bir nimet adeta..

Futbol tarihinin en iyi teknik direktörlerinden biri, belki de en iyisi olarak gösterilen Brian Clough'ın hocalık yaşamından bir kesit sunuluyor filmde.. İngiltere taşrasının minik takımlarından Derby County'yi çok kısa bir sürede önce 1. lige(şimdinin premier ligi), ardından 1. lig şampiyonluğuna, daha sonra da avrupa'da hatırı sayılır başarılara taşıyor.. Tam da bu noktada kariyerinin en kötü 1.5 ayını geçirdiği Leeds United dönemi başlıyor.. Film, Clough'ın tam anlamıyla bir efsane mertebesine eriştiği Nottingham Forest macerasını geri plana alıp odak noktasına Leeds United'daki başarısızlığı koyarak sırtını bir başarı hikayesine değil gerçek bir başarısızlığa dayamış oluyor, ki bu tarzı hep takdir ederim.. Bu durum doğal olarak standart izleyicinin ilgisini negatif yönde etkileyecek bir unsur ancak konuyla alakalı izleyiciler filme sıkı sıkı tutunmaya devam edeceklerdir bu başarısızlık anlatısı esnasında..

Galatasaraylı'lara ayrıca tavsiyemdir.. Kulüpteki abilerin, bir diğer deyişle yeniçerilerin (Hakan Ş, Hakan Ü, Arif E, Emre B, Hasan Ş, Sabri S, Arda T, Servet Ç vb) bir takımın dinamiklerini nasıl olumsuz yönde etkileyebileceğini, ipleri nasıl ellerinde tutmaya çalıştıklarını, her daim tahtlarını sağlamlaştırmaya kasmalarını, özetle takımı hunharca sikebilmelierini izleyiniz.. Bağı kurunuz.. Nefretinize nefret katınız.. Kendileri haricinde herkesi vefasız olarak addetseler de gerçek vefasızlar bizzat kendileridir.. Şahsımın düşmanlarıdır..

Film son yıllarda izlediklerim içinde geçmiş dönemi en doğal yansıtan film kesinlikle.. Evet birçok filmde makyajlar, mekanlar vs iyi olabilir ama buradaki 70'ler ruhu inanılmaz yansıtılmış.. Bunun yanına özellikle Michael Sheen'in müthiş oyunculuğunu, kısacık süreyi, ve sıcacık hikayeyi koyun.. İşte The Damned United.. Futbol tutkunlarına şiddetle tavsiye ederken, diğerlerine keyfiniz bilir diyerek yumuşakça tavsiye ediyorum..

7

Götüne girsin Leeds götüne.. Daha dipleri de göreceksin.. Orospu çocukları..

30 Ocak 2012 Pazartesi

Bok geçer..

linki tıkla ve 30 saniyecik bak, kapat..

İster 120 dakikada 12 cümlenin kurulduğu bir sanat filmi izle, ister klasik bir yurdum dizisinin öğlen yayınlanan tekrarına mal mal bak.. söz konusu kadınlarsa, vicdansızlıkları duyarsızlıkları acımasızlıkları hep aynı.. geberin ak.

Nip/Tuck 505 Chaz Darling


Efsane dizi Nip/Tuck'a epeydir uzak kalmıştı bu blog.. Geçen gün Joker'in tavsiyesi sonrası izlediğim 5. sezonun 5. bölümü bana çok değişik, ancak bir o kadar da tanıdık duygular yaşattı.. Bu dizi piyasadaki en farklı dizilerden biriydi buna emin olun.. Mükemmeliyet sosuna bulanmış tek bir karakter dahi sunmadı Nip/Tuck izleyenlere.. Piyasaya tutunma amacıyla bir kahraman veya antikahraman yaratma kolaycılığına sığınmadı.. İnsan denen iğrenç yaratığı olanca gerçekliğiyle, olabilecek en cesur biçimde ortaya koydu.. Hepimize tokadı vurdu geçti 7 yıl boyunca..


Bu çok özel diziye olan özlemimi gidermede çok yerinde bir seçim oldu Chaz Darling adlı bölüm.. Hayatın orospu çocukluğu yine en acımasız taraflarıyla gözler önüne seriliyor 505'te.. İnsana dair en baskın duyguları; yalancılığı, bencilliği, acımasızlığı, suçlayıcılığı, cinselliği en saf haliyle yansıtıyor.. Neler mi gördük 505'te? Kısaca sıralayalım..


Sevgilisiyle seks yaparken liseli bir kızı hayal eden yalancı bir adam.. Sevgilisiyle birlikteyken bir zenciyle seks yapmayı hayal eden adi bir kadın..Sevgilisinin yanı başındaki zenciye kendini siktirmek istemesinin acısıyla mahvolan bir erkek.. Sevgilisini tatmin etmek için onu evde liseli kıyafetiyle karşılayan bir kadın..


Uyuşturucu edinecek parayı bulabilmek amacıyla eski porno kraliçesi sevgilisinin porno sektörüne dönüşüne razı olup, görüşmelere menajer sıfatıyla katılan yavşak bir sevgili.. Sonrasında buna karşı çıkıp, yine aynı parasızlık zehri yüzünden gay couple odaklı bir pornoda oynamayı kabul eden aynı kişi.. Sevgilisini bu gay porn rezaletinden kurtararak, kendisini uyuşturucu satıcısına satan bir kadın..


Lezbiyen ilişki yaşayan A ve B.. A'nın eski kocası C, C'nin ortağı D.. D, A ile sevişmiş yakın zamanda.. C'nin haberi yok.. B'nin 18 yaşındaki kızı orospunun önde gideni.. C ise bu liseliye çakmak istiyor..


Bir eş değiştirme partisi.. Ancak bilinen türden biraz farklı.. Orta yaş bunalımındaki çiftlere bir zenci("siyahi de! "diyen ilk kişiyi bir siyahi siksin.. kasmayın olm ırkçı değiliz..) ayarlanıyor bu partide.. Kocaları, karılarını siken 30cm'lik zencileri hayranlıkla izliyor, onları teşvik ediyor, mest oluyor.. 50'lik kadınlar da hallerinden gayet memnun..


0 bedenden -2ye geçmeye uğraşanlar.. 1 seans beleş liposuction uğruna her türlü entrikayı çevirenler.. Hayatı boyunca babalığını yapmış birisiyle ve diğer biyolojik babasıyla zamanında sevgili olmuş bir kadından çocuğu olan bir oğul.. Muhteşem müzik seçimleri.. Güzelliğin dünya üzerindeki en büyük lanet olduğunun en dobra mesajları.. Ve tüm bu çok gerçek absürdlüklerin! muhteşem bir drama estetiğiyle sunulması..


Nip/Tuck ruhu işte budur.. Her bölümü ayrı bir sanat eseridir.. Ne mal olduğunuzu kabul edecek dürüstlüğe sshipseniz, kesinlikle izleyin.. Yok kendinize biçtiğiniz maskelerinizle mutluysanız, bu dizi işiniz gelmez.. Blogda 16 kez değinmişiz bu diziye.. Bu da 17.si olsun.. İzleyin bu diziyi.. Geç kalmadınız.. Çünkü henüz ölmediniz..

29 Ocak 2012 Pazar

Aramaya İnanmak..

Bloga gelenlerin kullandığı anahtar kelimeleri sıralıyorum, kaç defa aratılıp buraya gelindiğiyle birlikte.. Ülkeden, insanlardan, her halttan tiksinebilirsiniz.. Buyrun.. 4995 anahtar kelimenin çok az bir kısmı bunlar!

amcık
cobie smulders sevişme sahnesi
segovax
cocks
orospu
cansu dere ile gerçek hazzı bulmaya ne dersin? (allah derim)
orospu çocuğu
hakan günday kitabınızı film teklifi gel
amcık resimleri
sıla gençoğlu göğüs
yvonne strahovski sevişme
adaletini sikeyim dünya (+rep)
meme göt
biri siksin la şunu
gugıl
jennifer carpenter sevişme (ağır ol lan o benim!)
ne kadar orospusun
sarah walker çıplak (ulan!)
o gemi bir gün gelecek (gelmeyecek)
tipsiz orospu çocuğu
vefa zamanlı seks
ama ben güçlü olmak istemiyorumki ( : ( )
amcık içi
bree olsun (olsun be yeter ki sen iste!)
cocks from spartacus
göt var meme var (gel vatandaş!)
orospu ev kadınları
orospu ruhlar
seni seviyorum abi (bi siktir git ak)
spartakus iyileştimi (maalesef kardeş :( maalesef..)
abı bacı seks (allah belanı versin)
abi boş ver zilli
abi seni seviyom (lan yürü git!)
acılı ve seksi sikme
boşver abi o kız orospu
büyük götlü hatunlar
eşekle sikin adamlar
natalie portman hamile bırakan adam (kıydı güzelime piç)
süzülen yaşsın yanaklarımda
yalama seksleri
"pakize suda" çıplak (hayvan)
2'nin birini almış (3'tür o)
30 okka amcık (boğulursun paşam)
abi -kardeşmis siktiri orada aynı kandan olmadığı sürece sadece lafta kapak (?)
abi allah senin belanı versin (vermiş zaten)
abi dedigi kişinin karısıyla sexs yapan genc pornosu
abi.sının.karısını.sıken.adamın.hikayesini.anlat (derhal geber)
abim evlendi ben tek başınayım (çavuşu tokatla)
acı çekiyorum 500 days of summer
amına birşey sokarak kendi kendini tadmin eden kızlar izle
amın içinde ne var (bok var)
amia alaoi spartaküs
anasını siktiğimin kenan imirzalıoğlu nereli (ne bu celal?)
aşkımı sikecem (dobra olmak)
at dölü yalamak
atın yarağını amınakoyan porno
ay büyürken uyuyamam sexy pic
behzat ç jennifer morrison
ben garson olduğunu fuck you fucking bastard
ben seni zaten ilk görüşte iyi bir dövüşçü olduğunu anladım bende seni tek görüşte orosbu olduğunu anladım (mauhaua)
bence erkekler kadınlardan daha romantik (kesinlikle!)
berber koltuğunda erkeğe mastürbasyon yapan kadın dizi izle
big cocks cemal toktaş (ne alaka ak?)
blue mountain state gibi üniversiteler (istanbul üniversitesi)
boşver abi amanda koyalım
büşra filmi bu ibneler neden maske takıyo abi (sen görünmeyen maskelerden kork)
eve eskort çağırma
cennet mahallesi pempe sex (rezil piç)
centilmen erkek kız arkadaşının ağzına sokuyor
edward he napıyosun canım nasıl gidiyo doğru konuş ananı bacını sikerim oç (?)
esir şehrin insanları kitabı kaç günde biter (ne bileyim lan!)
eşşekin sikini yalyan kadın
gızın götüne büllük sokmaca oyunları
götüme sokun
hollanda spanya ortak yapimi lezbiyen filimi izle
islama gore am nasil sikilmeli (önce besmele çek)
kalbi soker baldirina sokarim
karimi nasıl sikerim (sen kendini sik)
kerpeten ali and tefo gay couple
koca götlü köy karıları
kukum sulandı
orospusun yapcak bişi
poşver abi (pi siktir git)
sıla gençoğlu neden göğüslerini ön plana çıkarıyor (özgüven..)
sıpartaküs sekx ini izle (nasıl bir dünya ulan bu!)
sikişme izle ama kızları mamişini gör (nasıl bir dünya ulan bu! vol2)
yangın tüpünü vajinasına sokan kadın
yastigla masturbasyon yapan kiz
you tube tiren vayda kadına arkadan taciz izle (tiren vay.. vay anam vay)
zeynayı pompalamak (herkül abi iyi bilir bunu!)

27 Ocak 2012 Cuma

Melancholia



130 dakikalık bir rüya gördüm.. Melancholia'dan gerçek hayata döndüğümde yaşadığım üzgünlüğü tarif etmek çok zor.. Lars von Trier kelimenin tam anlamıyla boğazıma yapıştı bu filmle.. Rüyanın içinde bir oraya bir buraya savurdu beni.. Böyle bir şaheseri çektiği için önünde saygıyla eğiliyorum kendisinin..

Ananı!

Rüya görüyordum! Uyandım! Melancholia bombok bir film.. 130 dakikanın tek bir dakikasında olsun filme ait hissedemedim kendimi.. Trier ne yapmaya çalışmışsa, olmamış.. Bu tür ruh hastası adamları yücelten sinema sektörünün ta amına koyayım ben.. İşte böyle götünü kaldırıyorlar trier ve türevlerinin; sonra da adam böyle taşşağını geçiyor herkesle.. Onun fanatikleri elbette ki filmi beğenmeyen herkesi öküzlükle suçlayacaktır.. Var böyle entel piçler, olmasa şaşardım.. He diyin geçin..

Lan o değil de Antichrist, sevmemiş olmama karşın cidden takdir edilesi bir filmdi.. Ama bu Melancholia, bilmiyorum.. Beğenenlerin yorumlarını okuyorum, inanılmaz şekilde kastıkları çarpıyor ilk anda gözüme.. Kasmayın oğlum..

Filmin en belirgin yanı ne biliyor musunuz? Kirsten Dunst'ın memeleri.. Bu yüzden part one'ı dikkatimi vererek izleyebildim.. Ancak part two'da o memeler olmayınca, maalesef..

Ayrıca The Tree of Life koyar bu filme.. Lafın kısası 130 dakikamı el birliğiyle sikti bu filme emek verenler, teşekkürlerimi sunuyorum kendilerine..

Film 0.. Kirsten Dunst'ın memeleri 8..

17 Ocak 2012 Salı

İnsan görünümlü canavarlar..

İnandığım, güvendiğim, samimiyetlerinden emin olduğum kişileri kesinlikle tenzih ediyorum.. Bu ülkede beni en gıcık eden konulardan biri ikiyüzlülük.. Bu blogda defalarca demişimdir bunu.. Ve bugün yine Hrant Dink duruşması olayıyla dalgalandı içim.. Bakın arkadaşlar.. Hrant Dink için kardeşim Hrant denmesiyle de, sokaklarda onbinlerce kişi yürünmesiyle de, katline karşı isyan edilmesiyle de en ufak bir sorunum yok.. Bunu söylemekten bile utanç duydum şu anda.. Bu cinayetlerin her türlüsünün karşısındayım, nefretim de sonsuz.. Ancak ne dediğime dikkat kesiliniz.. Her türlüsü..

Konudan Hrant Dink özelinde bahsedeceğim, siz genel anlayınız.. Bu ülkede bir sürü aydın katledildi.. Hepsi hunharca, hepsi adice.. Bunların da devletin haberi olmadan yapıldığını söylemek haliyle gülünç olur.. Ancak bu cinayetlerin hiçbirisi Hrant Dink'te olduğu gibi sahiplenilmedi.. Onu niye sahipleniyorsunuz demiyorum, lafı götünüzden anlamayınız.. Diğerleri neden sahiplenilmiyor, ben buna taktım..

Bu ülkede özellikle son yıllarda solculuk denen şey özünü falan yitirdi.. Evet, beyniyle değil yüreğiyle solcu olan güzel insanlar hala var, ama emin olun çok azlar.. Bugün bu solculuk olayı büyük oranda bir imaj kaygısına dönüştü.. İnsaniyetten bahseden tonla adam, yeri gelince o çok küfrettiği faşist orospu çocukları kadar gözünü karartabiliyor, en insanlık dışı yorumları yapabiliyor.. Bunu anlamıyorum.. Çelişkinin her türlüsünden nefret ettim, bundan da nefret ediyorum.. Karşıt fikir olarak ne duyarsa duysun o fikrin sahibini insan olmamakla itham eden bir çok hümanist, en büyük ırkçılığı, en büyük adiliği yapıyor ama, farkında bile değiller ne yazık ki..

Fikriyat açısından 180 derece zıt olunduğundan hep aynı örneği veriyorum.. Necip Hablemitoğlu diyorum.. Adam göz göre göre öldürüldü.. Kendisi dahil herkes biliyordu öldürüleceğini.. Ancak gelin görün ki Hrant Dink'e 100 sahip çıkılıyorsa o'na 1 dahi sahip çıkılmıyor.. Soruyorum.. Neden? Söyleyeyim.. Bu adamın şerefli olması, insanı önemsemesi, demokratlığı falan kimsenin sikinde değil.. Bu kimseler, bahsettiğim tarz solcular.. Bu adam milliyetçi olması, daha doğrusu Türk milliyetçisi olması, katlini vacip yapıyor bu vicdan sahibi adamların gözünde onu! Abartmıyorum, kesinlikle böyle durum.. O ve daha yüzlercesi.. Bildiğin dışlanıyorlar.. Birisi milliyetçi diye, birisi başka bir şey diye, öbürküsü başka diye.. Kanıma dokunuyor bu.. Burada yoksa orada da olmasın demiyorum.. Orada varsa burada da olsun diyorum.. Vicdan diyorum.. Ama nerede..

Bugün, söylediklerinin %98'i doğru olan Yılmaz Özdil bu kesim tarafından feci taşşak konusu yapılır mesela.. Olay artık gerçek eleştiriyi falan geçmiş, sırf moda olduğu için taşşak geçmeye dönmüştür.. Evet ben de sevmiyorum kendisini.. Tavırları çok gıcık, ayrıca Emin Çölaşan ve Bekir Coşkun'un objektif olamayan devletçi tarafını bir türlü aşamadı kendisi.. Ancak söylediklerinin büyük kısmı doğru.. Neden bunları görmezden geleyim ki ben? Sikimde değil imaj falan.. Ama bakın etrafınıza.. Bu kesimin nasıl bir imaj güdüsüne sahip olduğunu göreceksiniz..

Başkalaştırma, soyutlama gibi girişimlerin ardı arkası kesilmiyor memlekette.. Bunlar gibi düşünmeyenlerin katline gık demiyorlar.. Deniz Gezmiş, Atatürk'ten Yakup Cemil'den alıntılar yapıp onlara saygı duyabilir iken, bu adamlar onun Türk ve Kürt halklarının kardeşliği laflarını evirip çevirip kendi fikirlerine uygun hale getiriyorlar.. Tıpkı onu kemalist göstermeye çalışan fırsatçılar gibi.. İşçiden, emekten bahsedip, kendileri gibi düşünüp düşünmediklerini dahi bilmedikleri saf esnafın rızkına göz dikip dükkanlarının ağzına sıçabiliyorlar fraksiyon bayraklarını kendilerine maske edinerek.. Kimisi çıkıyor, sol denen şeyi aptalca kıstaslara hapsediyor.. Kimisi tarafçı ekole sığınıp yetmez ama evet diyecek kadar yavşaklaşırken, kimisi daha sert durup faşizme karşı faşist olarak mücadele ediyor! Ve ben daha birçok örnekle çoğaltılabilecek bu ikiyüzlülükten, yavşaklıktan, delikanlı olunmamasından, imajcılıktan nefret ediyorum.. İnsanlığı tekeline almaya çalışanlardan nefret ediyorum.. Bu ülke böyle kurtulmaz.. Bu ülke sadece kendi tarafını düşünerek kurtulmaz.. Sadece yandaşlarını insan addederek kurtulmaz.. İyi insanları, onların katledilmelerini yok sayarak kurtulmaz.. İğneyi değil çuvaldızı, kendine batırarak da değil, gerektiğinde kendi götüne sokarak kurtarılabilir..

Tekrardan diyorum, lafım bazılarınadır, yavşaklaradır, çizgi sahibi olmayanlaradır, imajını koruma uğruna objektifliğini kaybedenleredir..

Ayrıca bugün #hrantdink hashtaginde bir linkte "oh iyi olmuş"çuları gördüm.. Tiksindim.. En az bu ikiyüzlü yavşaklar kadar orospu çocuğu onlar da.. Orospu çocukları her tarafta olur, unutmayın bunu.. İnsanlığınızı kaybetmeden arının onlardan.. Tıkandım.. Bitti..

16 Ocak 2012 Pazartesi

A Separation


Çevrenize bir göz atın.. Bugüne dek kimlerle, neden çatışmışsınız bir düşünün.. Zıtlıklarınız, anlaşmazlıklarınız, sorunlarınız, her şeyi düşünün.. Hep demişimdir, bu ülke insanının en rezil ve en tehlikeli özelliği egosu.. "Haksızım, veya yetersizim, veya da suçluyum, ve af diliyorum" minvalinde bir cümleyi kurabilecek dürüst insan sayısı maksimum 10000 falandır bu topraklarda.. Evde annenizle, okulda arkadaşınızla, sevgilinizle, kankanızla, komşunuzla vsvs, kimle tartışırsanız tartışın, o tartışma dahilindeki başrol kesinlikle ahlaki değerler, toplumsal doğrular, görgü, dürüstlük, şeref falan değildir.. Önemli olan tek şey, tartışmanın merkezine oturmuş tek şey, kendini haklı gösterme çabasıdır.. Egolar o kadar şişik ki, "yenik" düşülmemek adına yanlış olduğunu bildikleri bir şeyi bile deli gibi savunabiliyor insanlar.. Bu uğurda yalan söyleyebiliyor, iftira edebiliyorlar.. İşte bu sorun, bu dünyadaki belki de en net, en yaygın olgudur.. İnsana dair en gerçek ve en karakteristik özelliktir.. A Separation bize bu gerçekliği veriyor cesurca..

Filmler insana çoğunlukla iyi bir karakter sunar.. Karşısına da kötüyü koyar ve siz o iyiyi benimser, filme daha sıkı tutunursunuz.. Bu elbette ki yanlış değil, ancak kolaycılık.. A Separation'ın 4 ana karakteri, izleyeni film boyunca bir sağa bir sola çarpıyor.. Tam bir karakterin haklı olduğuna inanma yolunda elinizdeki doneleri üst üste yerleştirip fikrinizi sağlamlaştırırken, 1 dakika sonrasında kendi ayağınızla o temele tekmeyi koymanıza neden oluyor.. Bu açıdan çok sarsıcı..

4 karakterin durmadan çatışması ve birbirinlerini bastırmaya çalışması, bu olaysız, vurmasız, kırmasız filmin özetini oluşturuyor.. Bir xy grafiği düşünün.. Normal bir filmde eğri orijinden başlar, arada yükselir alçalır falan ama genelde o eğri iki yönde de artmaktadır ve filmin sonunda bir bakarsınız eğri uçmuş gitmiş.. Bu filmde ise x'e paralel dümdüz bir çizgi düşünün.. Müthiş bir şey bu.. Senaryonun gücünü buradan anlayın.. En ufak bir uyanıklık amacı gütmemiş yönetmen, takdir edilesi.. Senaryo dediğimiz şey günümüzde ne kadar şaşırttığıyla ilintili olarak değerlendiriyor, yazık.. A Separation ise senaryonun tanımını baştan yazıyor, başka bir deyişle özüne döndürüyor.. Çok güçlü diyalogları, akışı ve hikayesiyle.. Oyunculuklar da, o izlediğim şeylere oyunculuk diyemeyeceğim kadar gerçek ve muhteşem.. Bir Zamanlar Anadolu'da son 5'e kalır da ödülü bu filme kaptırırsa -ki kuvvetle muhtemel- gram üzülmem.. Tavsiye edenlere teşekkür ediyorum, tavsiye ediyorum..

9

edit: o iğrenç ses tonları var ya.. evet iğrenç ama, onlar da çok gerçek lan.. en cool ve en olgun tonlarıyla konuşmuyor karakterler.. aksine, en yelloz, en uyuz, en mahalle karısı -erkekleri de öyle- tonlarıyla konuşuyorlar.. yine bakın çevrenize.. gerginlik anlarında en sevdikleriniz bile ses tonu ve surat ifadesi olarak ne denli çirkinleştiklerini düşünün.. bu açıdan da bir tebrik daha yönetmene..
Related Posts with Thumbnails