6 Mart 2012 Salı
London Boulevard
Türüyle, konusuyla ve başrol oyuncusuyla zihinlere anında In Bruges'ü getiren London Boulevard, In Bruges'den iki yıl sonraki vizyon tarihi ve demin saydığım benzerlikler nedeniyle bir imitasyonmuş gibi gözükse de taklitler gerçeklerini yaşatır tezi en azından bu seferlik benim nazarımda çürümüş bulunuyor.. İnsanları kendine aşık eden ve bu aşkın tezahürü olarak imdb top 250'de dahi kendine yer bulan In Bruges, bir filmin içermesi gereken bütünlüğü içermemesine karşın belli noktalara odaklanan ve seyirciyi oradan vurmaya çabalayan yapısıyla başarıyı sağlamış bir yapım iken London Boulevard ise bu sinsi hedeften uzak durmayı ve eli yüzü düzgün, başıyla ve sonuyla film denen şeyin anlamını bütünüyle karşılamaya çalışan, ve başaran bir yapım.. Daha sade, daha duru..
Suça gömülü hayatı yüzünden hapis yatmış ve cezası yeni bitmiş olan Mitchel(Colin Farrell), tanıdıkları vasıtasıyla popüler bir oyuncunun(Keira Knightley) yardımcılığı görevini üstlenmiş buluyor kendisini.. Ancak yakasını bir türlü sıyıramadığı karanlık geçmişi onun yoluna bir sürü taş koyuyor ve sonra olaylar olaylar.. Filmin kesinlikle vaatkar bir yapıya sahip olmaması ve ayakları yere basarak ilerlemesi filmin en güzel yanı.. Birilerine hitap etmek için kasılmamasıdır bu filmi In Bruges'den ayıran.. Akışıyla, yalınlığıyla, açıklayıcılığıyla ve çarpıcı sonuyla öndedir.. Hoş ve başarılı.. İyi vakit geçirtir.. Tavsiye edenlere teşekkürler..
7
4 Mart 2012 Pazar
Zargana
Zargana, Hakan Günday'ın, ilk romanı olan Kinyas ve Kayra'dan sonra yazdığı 2002 çıkışlı bir roman.. Kinyas ve Kayra'nın, o zamanlar 24 yaşında olan Hakan Günday'ın bir nevi imzası olduğunu belirtmiştim.. O kitaptaki birçok detay Günday'ın hayallerinin, bastırılmış duygularının, dünyaya olan isyanının ve sınırsız empati gücünün bir dışavurumuydu ve fazlaca kişiseldi.. 9 yıl sonra gelen Ziyan ise yazarın gelişimine tanık olmak açısından çok önemli bir yer teşkil etmekte.. Kinyas ve Kayra 24 yıl boyunca içte biriken zehrin ani ve düzensiz boşaltımı gibiyken bir nevi; Ziyan, üzerinde çok daha çalışılmış, özen dolu ve sarsıcı bir roman..
Zargana'ya gelecek olursak; bu kitap Günday'ın en zayıf kitabı kabul ediliyor.. Henüz bütün kitaplarını okumamış olmama karşın bu görüşe okumuş olduğum 3 kitap dahilinde katılıyorum.. Zargana, Kinyas ve Kayra'ya göre roman tanımına ve ruhuna daha uygun olsa da yine onun kadar dağınık ve panik halinde yazılmış hissi uyandırıyor.. Günday kitabı yazıyor iken sonunun nereye varacağını henüz zihninde belirlememiş gibi geliyor insana.. Akış içinde inanılmaz etkileyici anlar var olsa da bütünlük konusunda eksikleri bulunmakta.. Ancak son bölümün toparlayıcılığının da hayli sağlam olduğunu düşünürsek olumlu ve olumsuz taraflar nötrleniyor.. Bir de şu var ki yaptığım kıyaslamalar Hakan Günday'ın eserleri arasındadır.. Yoksa kendisinin zayıf saydığımız şu romanının bile piyasada en çok satanlarda olan birçok kitaptan kat kat üstün olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.. Sınıf farkı..
Kitabın içinde suça, şanssızlığa, kötülüğe, adaletsizliğe dair neredeyse her şey bulunmakta.. Bu karmaşayı yaratan da bu belki de.. Kesilen boğazlar, tecavüze uğrayan sokak çocukları, gay ilişkiler, hayat kadınları, pezevenkler.. Yazarın bunları en ufak bir övgü çabasına girmeyip kötüyü en saf haliyle göstererek anlatması çok iyi.. Bazen kitaplarda yazarın anlattığı şeyleri o'nun bilinçaltındaki erişemediği hayalleri olduğunu hissedersiniz ancak Günday'da durum böyle değil.. Olaylara bütün taraflardan bakabiliyor kendisi.. Tecavüze uğrayan bir çocuğun, o çocuğa tecavüz eden kişinin, eşcinsel ilişki yaşayanların, dayak yiyenin, dayak atanın, ne tür insan varsa hepsinin gözünden bakmayı başarabiliyor hayata.. Takdir edilesi bir deha..
Genel olarak beni çok tatmin etmemiş, Ziyan ile Kinyas ve Kayra'dan daha zayıf bir roman olmasına karşın, içerdiği ruhuma dokunan muhteşem cümleler ve anlatımlar nedeniyle şimdilik Hakan Günday'ın en sevdiğim kitabı oldu Zargana..
1 Mart 2012 Perşembe
In Bruges
Son yılların en abartılmış filmlerinden birisi.. İnsanlar, kara film veya zekice diyaloglarla bezeli filmlere duydukları açlıktan olsa gerek, bunlardan bir tutam buldukları anda direkt olarak atlamışlar In Bruges'e.. Filmlerde güzel ve başarılı olan birkaç öğeyi ayırıp överek o filmi muhteşem diye nitelendiren insanları anlamıyorum.. Bir filmin içinde hayran olabileceğiniz bir sürü detay bulabilirsiniz ancak bunlar o filmin güzel olduğunu göstermez.. Film dediğin bir bütünlük arz etmelidir.. Eğer arz etmiyorsa senin fikrin fazlasıyla görecelidir ve dolayısıyla filmi beğenmeyenleri aşağılayamazsın.. Ancak herkesin övdüğüne sövmeye deli gibi korkanlarla dolu olan bu memlekette de bu abartı filmi adam gibi eleştiren insan bulmak samanlıkta iğne aramak kadar zor doğal olarak..
In Bruges zekice diyaloglar, muhteşem çekimler, ruha uygun başarılı müzikler, çok iyi oyunculuklar, birazcık mizah, birazcık hüzün ve harika bir Brugge şehri barındırıyor.. Evet, bunları tek tek saydığımızda ortaya müthiş bir film çıkması kuvvetle muhtemeldir normalde ancak In Bruges tüm bunlara rağmen vasatı aşamıyor.. Karakter davranışlarındaki eğretilik ve nedensizlik insanlara her ne kadar "bir dakika sonrası tahmin edilemeyecek bir film!" yorumları yaptırmış olsa da benim tek hissettiğim bu karakterlerin gram derinleştirilememiş olmasıydı.. Bu türü gerçekten seviyorsanız In Bruges'ü hayatınızın filmi addetme çabanıza 2 saatliğine ara verin ve Perrier's Bounty'yi izleyin.. Türün gerçek yapısının In Bruges ile uzaktan yakından alakası olmadığını göreceksiniz.. Hem Brendan Gleeson orada da var!
6
28 Şubat 2012 Salı
Offside
2006 çıkışlı İran yapımı Offside, 2006 Almanya Dünya Kupası'na katılmayı garantilemek için son eleme grubunda evinde Bahreyn'e yenilmemesi yeterli olan İran'ın Bahreyn'le olan bu mücadelesini yerinde takip etmek isteyen fakat yasaklar yüzünden kendilerini stadyum dışındaki bir barikatın içinde bulan birkaç genç kızın trajik hikayesini anlatıyor..
Kadınların stadyumda maç izlemelerinin yasak olduğu ülkede her yasakta tanık olduğumuz gibi bunda da delinme çabalarına tanık oluyoruz.. Ülkelerine olan sevgilerini desteğe dönüştürmek için erkek olmanın şart koşulduğu baskıcı ortamda bu duruma isyan eden ve bu heyecanı bizzat yerinde yaşamak isteyen bir grup genç kız türlü hilelere başvurarak asker ve polislerden oluşan tonla engeli geçmeye çabalıyor ancak bu ne yazık ki pek de kolay olmadığından başarısızlığa uğruyorlar.. Bunun neticesinde de kendilerini bir anda stad duvarlarının hemen arka tarafında askerlerin gözetiminde buluyorlar maç biter bitmez ahlak şubeye götürülmek üzere! Ancak gerek çocuk yaşın verdiği masumiyet, gerekse de futbol ve memleket aşkı, onbinlerce kişiden çıkan sesin ve maçın heyecanının onların, önlerindeki sancılı geleceği anında unutmalarını sağlıyor.. Bundan sonrasında bu kızlar, hemen yakınlarında stadı demir parmaklıklar ardında gören askerin anlatımı ve taraftarların sesleriyle maçı görmeden yaşamaya başlıyorlar, ve sonra olaylar olaylar demeyeceğim, çünkü film bunu anlatıyor sadece :)
Son cümlede bir tepki sezenler olabilir, yanlış alarm.. Bu kısacık bir süreyi anlatan kısacık film, yapmak istediğini öyle şahane yapıyor ki hüznü, isyanı, muzipliği aynı anda, en güçlü halleriyle hissetmemek mümkün değil.. Kitlelerin afyonu denilerek aşağılanmaya çalışılan futbolun günümüz dünyasında nasıl birleştirici ve büyülü bir güç olduğunu muhteşem anlatıyor.. Özellikle final sahnesiyle.. Ayrıca oyuncuların filmografisinde neredeyse başka hiçbir film gözükmüyor oluşu kimseyi yanıltmasın, görüp görebileceğiz en doğal, en gerçek oyunculuklar var bu filmde..
Ali Daei isminden haberdarsanız seversiniz bu filmi.. Futbolu seviyorsanız seversiniz.. Kadınsanız, seversiniz.. Ya da ayırmak gereksiz.. Bu filmi beğenmezseniz, hayvansınız.. Gidebilirsiniz şimdi..
Filmi tavsiye eden, blogumuzun sadık yorumcusu dinamo'ya şukran..
8
27 Şubat 2012 Pazartesi
Mutluluk..
Yorum yapmanın gereksiz olduğu anlar vardır.. Bazen sadece okumak, hissetmek, ve mutlu olmak gerekir..
"Kendi dışındaki bir varlıktan sırf nefes alıyor diye zevk alınabildiğini görüyordu ilk kez. Betty hiçbir şey yapmasa bile, sadece içine oksijen çekere mutlu edebilirdi Zargana'yı. Bir de parklarda el ele yürümeleri gerekmezdi. Hatta birbirlerine dokunmaları bile gereksizdi. Sadece var olduklarını göstermeleri yeterdi aşkı yaşayabilmeleri için."
Zargana (Hakan Günday), sf 174, doğan kitap..
"Kendi dışındaki bir varlıktan sırf nefes alıyor diye zevk alınabildiğini görüyordu ilk kez. Betty hiçbir şey yapmasa bile, sadece içine oksijen çekere mutlu edebilirdi Zargana'yı. Bir de parklarda el ele yürümeleri gerekmezdi. Hatta birbirlerine dokunmaları bile gereksizdi. Sadece var olduklarını göstermeleri yeterdi aşkı yaşayabilmeleri için."
Zargana (Hakan Günday), sf 174, doğan kitap..
26 Şubat 2012 Pazar
Köleliğe Hayır! Özgürlük! İsyan! İntikam! Spartacus!
Spartacus'ün -6 bölümlük prequel sezonu saymaz isek- 2. sezonu olan Spartacus: Vengeance'ı tee ne zaman duyurmuşuz, buyrun bakın linkten..
Şu an inanılmaz gazım ve üstteki sakin cümleyi silin şimdi beyninizden.. SPARTACUS ULAN! Yok böyle bir dizi ya! Yemin ediyorum olamaz! Sikerim başka dizilerin kalitesini edebiyatını elitliğini! Bana bir daha hiçbir dizi şu heyecanı yaşatamaz eminim bundan! Lost'un 3. sezon finalini düşünün, ne bileyim Dexter'ın 6. sezon finalini, Prison Break 121'i vs.. Ne kadar heyecanlandığınız dizi varsa toplayın aklınızda ve atın çöpe.. Spartacus ve arkadaşlarının Roma'nın anasını sikmesinin size yaşatacağı duyguların onda biri olamaz!
İnanılmaz bir önyargı var bu diziye.. İzlememekte inat edenlerin çoğunluğuysa entel kaygı insanları.. Kan var, seks var, aksiyon var, o var bu var diye bahaneler üreterek toplumun dışında kalmayı tercih ediyorlar.. Bazı gerçekler vardır, gram görecelilik kaldırmaz.. Bu diziyi, bu kaygıları kenara bırakıp izleyecek bir kişinin hasta olmama ihtimali YOK! Abartmıyorum bunu söylerken.. İnanın yok.. Ama ortalıkta, izleyip köpek gibi beğenseler dahi hiç çaktırmayacak, iğrenç ve hastalıklı derecede egolara sahip bir güruh söz konusu olduğundan ne desek boş..
Bakın arkadaşım, şu blogu okuyup da yazdıklarımızı gram beğeniyorsanız, biraz olsun güveniyorsanız, muhakkak izleyin şu diziyi.. Şu histen mahrum kalmayın.. Yoksa niye yazayım lan şu satırları! Kimse boş vaktim yok vs demesin.. Ne kadar görüş, beyanat vs kaçsın, kulaklarını tıkasın ve sağla solla hiç ilgilenmeden şu ilk sezonu bir yutsun.. Sonra 6 bölüm prequeli izleyin, sonra da 2. sezona geçiş yapın ve 15 dk önce bitirdiğim ve kelimelerle tarif edilemeyecek olan 205'i izleyin.. Hayatınız boyunca yaşadığınız en gaz, en heyecanlı, en manyakça dakikalarınızı buram buram tüylerinizde, titreyen vücudunuzda, yerinde duramayan el ve ayaklarınızda hissedin.. Hissedin.. Hissedin..
Daha ne diyeyim? Sıkıştırın şunu araya.. Yapın.. İlk 13 bölümü bir izleyin.. Kıla tüye takmayın.. Şu muhteşem senaryoyu ve kurguyu takdir edin! "1 bölüm izledim beğenmedim" artistliğini yapmayın.. İzleyin.. Yoksa hepinizden intikam alırım!
25 Şubat 2012 Cumartesi
Fetih 1453
Bu topraklarda doğmuş ve "Amerika bütün hikayeleri yedi bitirdi, doymadı, tekrarlara ve çalmalara girişti; biz ise bünyesinde sonsuz bir malzeme barındıran tarihimizden bir tane adam gibi film çıkartamadık!" minvalinde bir cümle kurmuş kişi sayısı, bu ülke nüfusundan taş çatlasa 10 milyon falan azdır, fazlası değil.. Buradan da var olan beklenti ve açlığın ne boyutlarda olduğunu rahatlıkla tahayyül(filmde bir tane dahi şu tarz kelime yok amına koyayım) edebiliriz..
Bu ahval ve şerait içinde bir babayiğitin ortaya çıkıp ben babayiğitim demesi gerekiyordu ve nihayetinde Faruk Aksoy oldu bu kişi.. Recep İvedik filmlerinden nefret etmedim ben.. İlk ikisine gittim ve evet, o bayağı, zeka kırıntılarından dahi yoksun esprilere falan güldüm.. Çünkü bundan başka bir amacım ve beklentim yoktu.. Filmi yaratanlar da izleyiciye bu ufak çaplı doygunluğu vermeyi amaçlamıştı zaten, ve başarılı da olmuşlardı. Açın bakın en çok izlenen 50 türk filmine, Recep İvedik serisinin listedeki birçok film içinde hayli masum kaldığını göreceksiniz.. Şunu demeye çalışıyorum, filmin ekibi 4.5 milyon seyirciyi kandırmadı, sadece vaadettiğini verdi..
Durum Fetih 1453'te de böyle.. Bu adamlar insanlara en iyi tarih filmini, en iyi senaryoyu, en sansasyonel filmi sunacağız vaadinde bulunmadılar gözlemlediğim kadarıyla.. İstanbul'un fethini olabilecek en iyi şekilde sinemaya aktarmaya çalışacağız dediler tanıtımlarının alt metninde ve bence bunu başardılar.. Hem de salona hayli korkarak ve hayal kırıklığı yaşayacağımı umarak gitmiş olmama karşın!
Şunu unutmamalı öncelikle.. İzleyeceğiniz film okul yıllarınızda sayısız kez beyninize çakılan, sağda solda birçok kez duyduğunuz ve bildiğiniz detaylardan oluşmakta.. Eldeki malzeme bu kadar bilindik ve sınırlı iken insanlarda oluşan çok yüksek düzeydeki beklentileri bir mantığa oturtamıyorum ben.. Evet, şu kadar milyon dolar harcadık geyikleri falan elbette ki gazı veriyor ancak bu gazın da filmin kendisine olan beğenilere değil, hollywood kalitesine olan açlığa hitap ettiğini unutmamak gerekir.. Yoksa dediğim gibi hikaye vaadiyle içi boş reklamların yapıldığını düşünmüyorum ben..
Benim için en önemli şey her daim senaryo, sonrasında da kurgudur.. Adını dahi bilmediğim efektlermiş tekniklermiş falan sonra gelir.. Fetih 1453, 165 dakikalık hayvani süresine karşın beni bir dakika olsun sıkmadıysa, bir sonraki sahneleri -çoğunlukla biliyor olmama rağmen- merak etmemi sağladıysa, nazarımda başarılıdır.. Haliyle senaryonun zayıflığını belirten eleştirilere pek katılmıyorum bazı eksikliklerin ben de farkında olsam da.. Bilahare değineceğim..
Teknik yönler.. Özellikle yakın plan çekimler Leyla ile Mecnun'un uzay, cehennem vb mekanlardaki çekimlerinden farksızdı, yani rezaletti.. Bu greenbox dedikleri halt sanırım; çok sırıttı.. Bunun dışında uzak plan çekimleri oldukça beğendim.. Surlardan görünen Osmanlı ordusu ve yine onun yüreğinden gizlice kalkan gemiler! vs.. Aksi olarak insanlar bu yönlere sövedursun, benim umrumda olmadı.. Zaten beğendiklerimi de teknolojiden anlamadığımdan beğenmişimdir belki.. Neyse.. Benim daha çok ilgilendiğim konu filmin sıcak dakikaları.. Göğüs göğüse dövüşlerdeki koreografi, o çarpışma sahnelerindeki gerçeklik, makyajlar, kılıçlar, zırhlar, sesler, müzikler falandır bunlar.. Fetih 1453 bu açıdan tamamdır benim için..
Senaryo yeterliydi.. Ancak daha iyi olabileceğinin herkes dahil ben de farkındayım.. Fatih'in kapatması olan hatun kişinin vasfı gece mesaisinden başka neydi çözemedim.. Ki "aha seks!" tepkisi vermem karşın o sahneleri de göremedik maalesef : ( Ak Şemseddin ne babacan, ne bilge, ne de yanakları sıkılası bir yaşlıydı.. Stv ve benzeri kanalların çizgi film formatındaki osmanlı odaklı yapımlarında gördüğümüz klasik tip dedeler gibiydi.. Mecnun'un dedesi > Heidi'nin dedesi > Fatih'in dedesi.. Era'nın hikayesi kendisinin Osmanlı'ya katılması için kabul edilebilir nitelikte olsa da Urban Usta'nın olayını çözemedim ben.. Kendisini kaçırmaya gelen Bizans askerlerine düşman gibi bakıyor ancak yine 1 dakika sonra bu amaçla gelen Osmanlı elemanlarının kucağına huzurla bırakıyor kendisini.. Niye? Fatih'in fethin uzamasından dolayı düştüğü buhran harika yansıtılmış iken bu buhranı kıracak olan ana gelişmenin -gemilerin karadan yürütülmesi- zerre üstünde durulmayarak geçilmiş olmasına inanamadım.. Böyle bir nokta nasıl atlanır film içinde çok önemli bir yere sahipken? Bu ve buna benzer eksiklikler mevcut ancak bence genel akışı fazla etkilemiyor ve akışı bozmuyor, bu yüzden mazur gördüm..
Amatörlükler.. Film genel olarak fetihin ruhuna gayet uygun ve ciddi idi.. Ancak bazen öyle basitlikler görüldü ki dudaklarım büzüşmedi değil.. Karakterler tam önemli laflar edecekken kameraya dönmeyiversinler ve o kamera da onların suratlarına zumlanmasın arkadaş.. Bir de tam o anlarda sarfedilen replikler.. Evet birçoğu gerçekti ancak ilkokul 1 öğrencilerine hitap ediliyormuşçasına eğreti biçimde yansıtılmasaydı iyiydi.. Bunun yanında "şunu yapıcam, bunu edicem, çok güzel olucak taam mı kehkeh" tarzı, psikopatlık içermesi ve inceden heyecan pompalaması gereken bazı replikler Tarkan Viking Kanı'ndaki Bilal İnci oyunculuğunu hatırlattı.. Fatih'in ve Konstantin'in şürekaları da verdiğim örnekten farklı değildi.. Yine Tarkan filminde, Altar'ın neslinin tükenmediğini, yine Bilal İnci'nin canlandırdığı başka bir karakter olan Kostok'a haber veren büyücü iğrençliğinde anlatan o dük bilmemne falan, yani çok mu düşünmüşler şu karakterleri oluştururken.. Ancak ben bunları filmi genel olarak iyi niyetli bulduğumdan bu seferlik önemsememeyi seçiyorum.. Bir de filmin sonundaki kucaklayıcılık olayını sevmedim.. Milletin kocasını çocuğunu falan cephede kılıçtan geçir ama sonra gel ailelerini kucakla, istediğiniz dini seçebilirsiniz geyiği yap ve herkes sana minnetle baksın ebleh ebleh.. Sikerler öyle işi..
Fatih'i canlandıran Devrim Evin bence muhteşem oynamış.. İbrahim Çelikkol tam türk kızlarının hasta olacağı ama hasta olduklarını kolay kolay dillendiremeyecekleri varoş ve türk bir tip.. Ulubatlı Hasan rolünde çok iyiydi ancak hepimiz biliyoruz ki gerçek Ulubatlı, şanlı bayrağımızı 5 Nisan 1996'da düşman topraklarına bir daha içlerinden çıkmamacasına dikmiş olan Ulubatlı Souness'tır.. Recep Aktuğ, Aşk-ı Memnu'da Ziyagil ailesinin düşmanı Hilmi Önal rolünde feci yardırmış bir oyuncudur ancak Konstantin karakterinin ne üzücü ki aşırı derecede karikatürize edilmiş olması yüzünden filmde zayıf kalmış.. Gerisinden bahsetmeye pek de gerek yok..
Fetih 1453, kesinlikle dalga geçilecek bir film değil.. Ben memnun kaldım, başkası kalmayabilir, he dediğime yo diyebilir ancak belli sınırlar dahilinde kalması kaydıyla.. Eğer ki sinemamız adına geleceğe azıcık olsun umutla bakacaksak beklentileri biraz düşürmeli ve yürümeden koşmamalıyız.. Eleştirel gözle bakılmalı elbette, ancak ukalalık ı-ıh.. Dalga geçenleri Meleğin Düşüşü filmine alalım..
Şu da var ki önemli.. Bu film kesinlikle buram buram islam propagandası kokan ve dindar kesimin duygularına oynayan bir film değil.. Benim gibi inanç açısından hiçbir sike mensup olmayan bir adamı dahi rahatsız etmeyecek bir anlatıma sahip.. Tabii ki allah kitap vs çok duyuyoruz ama samimiyetsizlik yok hiç.. Olabildiği kadar tarafsız ve insanları itmeyecek bir anlatım seçilmiş ki olması gereken buydu.. Bu açıdan yapımcılar takdir edilmeli.. Böyle bıçaksırtı bir projeyi salakça gayelerle piç etmedikleri için..
Fetih 1453 -beğeneceksiniz garantisi vermemekle birlikte- kesinlikle görülmesi gerekir diyorum.. Sinemamız açısından görmezden gelinecek bir film değil..
Not: Konstantin'in karşısında raks etmekte iken bir ara suratına zum yapılan hatundan bir bok çıkmıyor, heyecan yapmayın.. Ayrıca o hamam sahnesinde koca Konstantin'in yanında ona hizmet eden kadınlar aslında Yıldırım Mayruk defilesinden fırlamış bikinilerle değil, anadan üryan vaziyette orada bulunmaktalar.. Batiatus hanesinden haberdar kişiler bunu bilir bunu söyler..
Korkmayın, spoiler ibaresi koyup "istanbul fethediliyor" esprisi yapmadan bitirdim postu..
23 Şubat 2012 Perşembe
We Need to Talk About Kevin
Lionel Shriver'ın nobel ödüllü romanından uyarlanmış olan We Need to Talk About Kevin, hani bu herkesin sağda solda uzun uzun tartıştığı, tahminler yürüttüğü, kafa yorduğu oscar ödüllerinin gram siklenmemesi gerektiğine dair sürüyle kanıttan sadece birisi.. 2 sene öncesine kadar ben de kendimce yorumlardım ancak ne mutlu ki artık hiç ilgilenmiyorum ve bu örneklerle her karşılaşmamda kararımın doğruluğunu bir kez daha anlıyorum.. Demem o ki, boşverin, kasmayın.. Bunları niye söylediğim anlaşılmıştır sanırım.. We Need to Talk About Kevin, akademinin o orospu çocuğu üyelerinin nazarında tek adaylığa dahi layık olamamış fakat özünde çok güçlü, sarsıcı, yumruk gibi bir film.
Sorunlu bir yapısı olduğu daha bebekliğinde belli olan Kevin, doğumundan itibaren annesini ve babasınının hayatını sadece kendisine odaklayan bir çocuk.. Anne Eva(Tilda Swinton) elbette ki dünya sikine minare götüne baba karakteri gibi olayların dışında olmayıp bizzat içinde ve hayatı en çok değişen de o haliyle.. Annelik duygusu Eva üzerinden öyle müthiş anlatılmış ki; onun, çocuğuna yer yer nefrete yaklaşma eğilimi gösteren, yer yer de sonsuz bir sevgi duymasını sağlayan yaklaşımlarının ikisine de dibine kadar hak veriyorsunuz izlerken.. Bunu hissetmek için de biraz olsun empati kurmaya çalışmak gerekir.. Hiçbir insanın kusursuz olmadığını ve kimsenin kimseye sonsuz bir sabır gösteremeyeceğinin kabul edilmesi de.. Bu yüzden kimse Eva'ya çocuğuna gösterdiği ters ve sert davranışlar için kızamaz, kızarsa da bu düpediz angutluktur.. İşte doğumdan itibaren 17 yıl boyunca çocuğunu sevme mücadelesi veren bir anneyi anlatıyor bu film.. Ve ne kadar çabalasanız, ve bazen hak da verseniz duygularına, Eva'nın o annelik duygusunu annelerden başka kimsenin tamamıyla anlayamayacağını görüyorsunuz..
Film bir kere çok rahatsız edici.. Bu durum sıkılma meyillisi izleyici için yeterli sebep ancak kurgunun zaman atlamalarıyla gitmesi ve buradaki müthiş özen filmden kopmamayı da beraberinde getiriyor..Tilda Swinton.. Yani şu performans oyunculuk denen şeyin tepe noktasına yakın.. En iyi kadın oyuncu adaylığı elde edememesi bunun için referans olsun sizlere! Sahte gülüşlü taş kalpli adi karı Michelle Williams da salınadursun oralarda.. Gönüllerin oscar'ı -Viola Davis'i unutmamak kaydıyla- Tilda Swinton'a gitti bile.. Kevin da es geçilecek gibi değil bu arada.. Nasıl bir kast seçimiyse o, karaktere can veren 3 oyuncu da harika oynamış ve birbirlerini tamamlamışlar..
Tekrar diyorum, adaylıkları falan siktir edin, We Need to Talk About Kevin bu senenin en sağlam filmlerinden.. Yok arkadaş gıcık oldum yahu bir durun.. Bu sene en iyi film dalında 9 aday var.. Ulan, birincisi, geçtiğimiz iki senedir rezalet bir kararla bu dalda 10 film aday gösteriliyor.. İkincisi, madem bir bok yediniz, niye 9'a indirdiniz bu sene? Üçüncüsü, We Need to Talk About Kevin nasıl olur da bu listeye giremez? Dördüncüsü, lan harbiden niye 9 ya niye! 5 10 15 20 olsun, 9 ne ulan! Beşincisi, amınıza koyayım..
8
22 Şubat 2012 Çarşamba
Bin-jip
Uzakdoğu estetiği diye bir şey var, bunu reddedecek olan dünyayı terketsin.. Şu kitabı şundan başkası yazamazmış, şu rolü şundan başkası oynayamazmış falan deriz ya hep; işte gönül rahatlığıyla diyorum ki ben de bu filmi o topraklarda yetişmemiş birisi hayatta çekemezmiş.. Benim, çok derin olduğunu iddia eden ama düzlükte çığır açan o sanat filmlerine söverken anlatmaya çalıştığım şeyleri Bin-jip özetliyor resmen.. Sanat diye bir şey varsa bu dünyada, Bin-jip bunun en önemli kanıtlarından birisini teşkil ediyor.. Diğer tanrı egolu insanlar milleti gerzek yerine koymaya devam etsin.. Kaçı Kim ki-duk'un şu anlatımının onda birini yakalamayı başarıyor ki..
Sadece suskunlukları izlediğimiz bir filmin bu kadar çok şeyi en özel şekillerde söylüyor oluşu inanılmaz bir şey.. Tek planı aralıksız 10 dakikadan oluşturup oyuncuya bön bön baktıran ve izleyiciye en ufak şey geçiremeyen yönetmenlere selam olsun.. Bin-jip gerçekleri ve hayal gücünü öyle bir harmanlıyor ki şu satırları yazarken bile hala neyin ne olduğunu idrak etmeye çalışırken buluyorum kendimi.. Şu siktiğimin hayatında resmen yaşamaya devam etmelisin diyor bu film.. Yaşa diyor, yaşa ki bu ve buna benzer (şah)eserleri görmeden geberip gitme diyor, yaşamaya sebebin olsun diyor.. Ruha bu denli dokunuyor bu kelimelere dökülmesi çok güç ve insanı yetersiz hissettiren film..
Yalnız birçok afişte ve tanıtımda şu fotoğrafın kullanılmış olmasına uyuz oldum.. Zaten öyle bir de yaygınlaşmış ki sağda solda, filmin anlatmak istediğinden çok başka, saçmasapan anlamlar yüklenmiş(aldatmak-ihanet vs).. Bunun dışında Natacha Atlas'ın Gafsa'sı akıllara zarar bir şarkı olmasının yanında tınısıyla da filmin ruhunu müthiş tamamlıyor.. Bu kadar sessiz olmasına karşın aynı oranda akıcı bir filmi bir daha izleyebileceğimi pek sanmıyorum.. Filmdeki tek bir detay(golf topu-kaza) hariç en ufak bir eğreti nokta yok.. O noktaya pek bir anlam yükleyemedim, yükleyenlerin dediklerine de katılmıyorum, katılacağım bir fikir atacak biri varsa gelsin söylesin bir zahmet, memnun olurum.. Bunun dışında her şey müthiş.. Tavsiye edenlere teşekkürler..
9
21 Şubat 2012 Salı
Choke
Chuck Palahniuk'un romanından uyarlanan Choke'un(Tıkanma), Palahniuk hayranlarının pek de hoşuna gitmeyen bir film olduğu rahatlıkla gözleniyor.. Arada tek tük, filmin roman kadar iyi olduğunu söyleyenler var ise de genel kanı filmin romana göre hayli kötü olduğu yönünde.. Ben romanı okumamış biri olarak konuşacağım..
Öncelikle filmin kesinlikle gişe peşinde koşmayı amaçlamadığını söylemeliyim.. Sam Rockwell dışında, seçilen düşük profilli oyuncular ve sade anlatım bunu destekliyor.. 30'lu yaşlarının başındaki Victor bir seks bağımlısı.. Bu bağımlılığı kırmak için aynı dertten muzdarip insanlarla birlikte terapiye gidiyor.. Babasız büyümüş Victor bir yandan Alzheimer hastalığının ileri safhalarındaki annesinin bakımıyla uğraşırken bir yandan da geçmişinde sır perdelerini aralarken buluyor kendisini..
Filmin en sevdiğim yanı komedi ve dram yükünü kendi içinde çok iyi bölüştürmesi oldu.. Her yanından seks fışkıran bir film aynı zamanda nasıl bu kadar hüzünlü olabilir ve tam da bu duygu yoğunluklarının arasında durmadan güldürebilir.. Choke bunun cevabı oluyor işte.. Kısa süresi, hızla akan yapısı ve süper oyunculuklar seyri kolaylaştıran unsurlar.. Eksik yanını göremediğim film elbette ki şahane değil.. Sadece giriştiği işlerden alnının akıyla çıkmış denilebilir.. Beni tatmin etti.. Hoş..
7
20 Şubat 2012 Pazartesi
Cidade de Deus
Mükemmel olduğunu defalarca duyduğun, emin olduğun, uzun zamandır izlemek istediğin fakat nedendir bilinmez bir türlü izlemediğin sürüyle şaheser film vardır.. Cidade de Deus -City of God, Tanrı Kent- da bunlardan biriydi benim için..
Varoşlar sanat dünyası için her zaman sonsuz kaynağa sahip bir plato işlevi görmüştür.. Ancak varoşların temele oturduğu kaç eser elle tutulur niteliktedir ki? Cidade de Deus türünün mihenk taşı olmayı başarmıştır bu açıdan kesinlikle..Tanrı Kent tahmin ettiğiniz üzere adıyla müsemma bir yer değil.. Tanrı denen vatandaşın tamamıyla siktir ettiği yüzbinlerce yerleşim alanından sadece biri.. Suçun kol gezdiği bir getto.. Burada hayatın orospu çocukluğundan kaçamayacaklarını anlayan çocukların, önlerindeki tek seçenek olan suça iştirak ile hayattan rol çalmaya başlamalarını anlatıyor bu yaşanmış hikayeye sahip olan film.. Ve aralarında sadece birisi(Rocket) kendisini oraya ait hissetmiyor ve içinde kan olmayan hayalleri var.. Fakat günden güne büyüyen yaşıtlarının arasında bu hayale ulaşmak ne kadar mümkün? Cidade de Deus, bu çocukların çocukluk ve gençlik dönemlerini kapsayan yaklaşık 10 yılı, uyuşturucunun, gücün, suçun, hırsın ve sefaletin üzerinden hareketle, muhteşem bir dil kullanarak anlatıyor..
Filmin en önemli iki yanı senaryosu ve kurgusu.. Hikaye arada zaman atlamalarıyla ilerlese de her şey birbiriyle bağlantılı ve açıkta kalan en ufak bir nokta yok.. Bunun yanında karmaşık, tempolu ve zekice kurgu da seyir zevkine tavan yaptırıyor.. Film çok ağır bir dram olmasının yanında yer yer bir gençlik filmine bürünebilirken hemen sonrasında yine bir maceraya, vahşet filmine evrilebiliyor ve bu geçişler o kadar yerinde ve güzel ki, filmden kopmak bir saniye olsun mümkün değil.. En kısa ve en önemsiz karakterlerden bile muhteşem oyunculuklar çıkmışken de başrollere hiç değinmeyeyim! Fazla uzatmak da cidden yersiz, kusursuz film işte..
10
19 Şubat 2012 Pazar
Hunger
Gerçek bir hikayedir.. Film, İrlanda Cumhuriyeti'nde İngiltere faşizmi ve baskısına karşı savaşan IRA örgütünün önderlerinden olan Bobby Sands'in, makhum edildiği Maze Hapishanesi'nde girdiği ölüm orucunu anlatıyor..
İntihar kavramının günümüz insanlığının gözündeki değeri çok düşük.. Amına kodumun dünyasında kendi hayatına son verenleri zayıflıkla, yılgınlıkla, aptallıkla itham eden tonla insan var.. Memnun olmadığı hayatını sonlandırmak.. Bir dakika olsun düşünün.. Hanginizin götü yer? Yemez.. Ama gelin görün ki bunu söz konusu şekillerde değerlendirmekte zerre beis görmez bu zihniyet.. Tiksiniyorum bu algıdan..
Geçelim intiharın dahi çok çok ötesinde bir kavram olan ölüm orucuna.. İntihar her ne kadar tarifsiz bir cesaret gerektiren bir şey olsa da genellikle ani olarak yapılan bir şeydir.. Bazıları uzunca bir birikimin ve düşüncenin ürünü olsa da, nihayetinde eylem basittir ve tektir.. Peki ölüm orucu? İnanılmaz bir azmin ve dayanıklılığın ürünü.. 66 gün boyunca aç kalmaya dayanabilen ve bunu müthiş bir soğukkanlılıkla başaran bir yücelik.. En ufak bir çıkar gütmeden, sadece dünyayı değiştirebilmek, insanların dikkatini haksızlıklara çekebilmek ve örnek olabilmek düşüncesiyle kendi canına, tek bir an değil, 66 gün boyunca kararlılıkla kıymak! Bobby Sands'in, yaptığı birçok eyleme rağmen tutumunu gram değiştirmeyen İngiliz hükümetine karşı son çare olarak gerçekleştirdiği bu eylem, belki de kendisinin de tahmin ettiği üzere nerdeyse hiçbir şeye yaramadı.. Ondan haberdar olanların büyük saygısını kazanmasından başka.. Demem o ki, bugün ülkemizde de sansürcü medyaya karşın bazı bazı sesini duyurabilen ölüm orucunu öyle ha deyip geçmeyin.. Bizim insanımız "ne var ben de yaparım" veya "vay angut vay" akımlarının neferleridir genelde.. Siz onlardan olmayın.. Fikirlerine karşı olsanız dahi saygı duyun bu adamlara..
Shame yüzünden şüpheyle yaklaşmış olduğum Steve McQueen'in yaptığı iş büyük bir takdiri hakediyor.. Yaşananları hiç ajite etmeden bu denli gerçekçi ve vurucu şekilde yansıtabilmesi müthiş.. Benimsediği yavaş ve sıkıntı verici anlatım tarzı seyri epey zorlaştırıyor olsa da yaşananların gerçekliği ve bunu müthiş performanslarıyla destekleyen oyuncuların varlığı bu zorluğu da büyük oranda ortadan kaldırıyor.. Zamanında festivalde maalesef sektirmiş olduğum bu çarpıcı filmi geç de olsa izlemek mutluluk verici oldu.. Dibine kadar politik, aynı oranda da insani bir yapım olan Hunger'ı kesinlikle izlemelisiniz.. Ölüm orucunu daha iyi kavramak, çokça bilgilenmek, dramı hissetmek, dünyaya ve düzene sövmek, Michael Fassbender'a hayran olmak, ve daha birçok neden için..
Altyazıyı nerden bulduğumu hatırlamıyorum ama içine iliştirilen notlar film için müthiş önem arz etmekte.. İzlerken muhakkak okumalısınız.. Altyazıyı bulamadım ama o dosyada yazanların alıntılandığı şu entryyi buldum.. Buyrun..
8
Hesher
Hesher, hem filmin hem de başrolün adı.. Cliff Burton'dan esinlenilerek oluşturulan karakter her ne kadar filme adını vermişse de gerçek başrolün kesinlikle çocuk oyuncu Devin Brochu'ya ait olduğunu söyleyerek başlayalım..
Joseph Gordon-Levitt'ı severim, oyunculuğunu da beğenirim.. Ancak Hesher'a her ne kadar başarıyla hayet vermiş olsa da karakterin iğrençliği direkt olarak filme de olumsuz bakmama neden oldu.. Filmi adeta tek başına taşıyan ve yaşadığı dramı çok iyi aktaran TJ karakteri olmasa rezalet bir filme doğru yol alınabilirmiş.. Levitt'ın bu kadar zayıf bir senaryoya sahip bir filmde neden oynadığını çözememiş iken, ondan çok daha yıldız bir isim olan Natalie Portman'ın da bu filmi tercih etme nedenini çözmek de haliyle imkansız..
Karakterlerin derinlikle ele alınmamış olması filmde gördüğümüz her gelişmenin fazlasıyla eğreti durmasına yol açıyor.. Bağımsız olarak bazı sahneleri başarılı olsa da genel tutarsızlık ve amaçsızlık filmi zayıf bırakan en önemli nokta belki de.. Şu filme bırakın ikiyi, on yıldız da koysanız bir bok olmazmış yani.. Aşırı karikatürize edilmiş başroller barındıran filmleri sevmem de çok güçtür zaten.. En son This Must Be the Place'te Sean Penn'in canlandırdığı Cheyenne'de bu durumu yaşamıştım.. Hesher da tuz biber oldu..
Zayıf film.. Tavsiye olunmaz.. Hatunların efendi adam yerine piç tercihini bir kez doğrulaması ve canım ciğerim TJ'i de haykırışlara boğduğundan kadınların izlemesi gerek yine de! Görün kendinizi.. Genellemeyim ama; bir kısmınız!
5
17 Şubat 2012 Cuma
Sherlock Holmes: A Game of Shadows
Bu ilk film..
İlk filmden herkes memnun kalınca geç kalmadan ikincisini çekmişler, iyi de etmişler.. Zaten ilk filmin sonunda Moriarty kartının ortaya atılması devam filminin geleceğini baştan haber vermişti ya neyse.. İlk postta da belirtmiştim.. Bugüne dek sayısız kez kullanılmış olan bir hikayenin her daim benzer şekillerde resmedilmesi imkansız.. Bu yüzden senaristler, yönetmenler muhakkak kendi yorumlarını katmak durumunda karakterlere ve hikayeye.. Dolayısıyla Sir Arthur Conan Doyle'un Sherlock'una sadık kalınmadığına dair eleştiriler çok saçma geliyor bana.. Birçok Sherlock Holmes hastası da bu önyargıya karşı çıkıp Guy Ritchie'nin Sherlock'unun neredeyse bambaşka bir karakter olduğunu ve bu yaratımda da ne kadar başarılı olunduğunu söylüyor zaten..
Sinema salonundan başka bir yerde izlenmemesi gereken bir film varsa o da budur.. Teknolojinin nimetlerinin dibine kadar kullanıldığı bu film televizyon veya bilgisayar ekranı karşısında size aynı tadı vermeyecektir emin olunuz.. Bugün sağda solda birçok film için görsel şölen tanımlaması kullanılıyor olsa da bunların çoğunun kıt bir senaryoya sahip olduğu malumunuz.. İşte Sherlock Holmes en kralından bir görsel şölen vaadederken, muhteşem senaryosuyla da ne kadar özel olduğunu ispatlıyor.. Aksiyon ve senaryo dengesinin haliyle çok muhteşem olduğu film, üstüne bir de inanılmaz oyunculukları ekleyince şahane bir 2 saat çıkıyor ortaya..
Robert Downey Jr'ı ve oyunculuğunu tarif etmek zaten zor iken adeta baştan yarattığı yeni model Sherlock Holmes'a ne demeli bilmiyorum.. Göründüğü her an büyüler mi bir karakter.. Holmes bu filmde aynen böyle.. Bir de düşünün ki Holmes böylesine baskın bir karakter, güçlü bir başrol; ve onun yardımcısı ve arkadaşı rolündeki Watson(Jude Law) onun karşısında gram ezilmiyor! Ve yine düşünün ki iki tane muhteşem performans karşı karşıya, ama aynı zamanda uyumları da mükemmel! Son zamanlarda birbirini bu kadar iyi tamamlayan iki star pek hatırlamıyorum doğrusu.. Bunların dışında Noomi Rapace hiç sırıtmamış.. On parmağında on marifet insanı Stephen Fry Holmes'ün kardeşi rolünde süper.. Hans Zimmer de müziklerde yine coşturmuş..
Zekasına, aksiyonuna, komedisine, görselliğine, her şeyine hayran bıraktıracak çok sıkı bir seyirlik olmuş Sherlock Holmes: A Game of Shadows.. İlk filmle beraber muhakkak yutunuz..
8.. (ama 8.5'tan 8)
16 Şubat 2012 Perşembe
Yavşak yuvası
Twitter, benim için bundan ibaret bir tanımlama olmak üzere.. meğer memlekette ne cevherler varmış da haberimiz yokmuş. iyi ki bu twitter icat oldu da bazı şeyleri her gün rahatça görebilir olduk. benim twitter hesabım yok. istemiyorum, hesap açacağımı da hiç sanmıyorum. eskiden sadece istemiyordum. artık bir sebebim daha var. büyük ihtimalle sinirlerime hakim olamam çünkü. önüme gelene küfür ederek mahkemelerde sürünemem. buna rağmen bazı kişileri takip edip duruyorum. e bu da benim dengesizliğim herhalde. kendi kendini sinir etmek.
bu mecrada yazıp çizen yavşak sürüsünü siyasi ve sportif açıdan incelemek gerekiyor. önce siyasi kısma bakalım. atatürk e saygım sonsuzdur ancak kemalist değilim. net olarak değilim. ancak bu yavşaklar yüzünden en azılı kemalistlerden biri olacağım diye korkmaya başladım. çünkü karşı cepheye bakıyorum, dinci gerzekler var, kürt milliyetçileri var, tarafçı liboşlar var, ne sikim olduğu belli olmayan ama nedense iktidara tek kelime söylemeyenleri var. var oğlu var. şimdi bu cepheyi oluşturan insanların sürekli kemalizme sövdüğünü görünce demek ki kemalizm tarafında doğru bir şeyler var diye düşünmeye başlıyorsun. bir başka bakış açısı, "lan her insan oraya sövüyosa demek ki her bokluk orda" da diyebilir. ben böyle düşünmüyorum. çünkü diğer taraftarlardan daha iyi orospu çocuğu kimse olamaz.
bu arkadaşların her dakika sövdükleri ideolojinin özgürlükçü tarafı olmasa, şu an yavşak yuvası haline getirdikleri twitter bile olmazdı. ya da ekşi sözlük.. islam egemenliğindeki ülkelerde bulunan yasakları görüyoruz. en son bir çocuğun kafası kesilmesi gündemde. tabii büyük ihtimalle onlar gerçek islam ı algılayamadıkları için böyle yapıyorlardır. zaten amına kodumun dinini bir tane doğru uygulayan yok nası işse bu.. şimdi bu götler buradan "bugün internette yazıp çiziyosak bu atatürk sayesindedir" gibi mesaj da çıkarabilirler. öyle puştlar ki her boku çarptırabilirler.. hayır cnm kardeşim öyle demiyorum. ama bi özgürlük varsa emin ol ondandır, senin kitabını siktimin dinininden değildir emin ol yani..
bu arada bu insanların yani, dinci liboş kürtçü ampülcü vs alayı kendi aralarında diyalog halinde.. cidden çok iyi anlaşıyorlar.. ee hacı hacıyı mekke de, yavşak yavşağı twitterda bulurmuş. aykırı bir ses olduğunda hep beraber piranha gibi saldırıyolar.. bazen kendi aralarında da didişiyorlar.. egoları öyle yüksek ki, düşündükleri hiçbişey asla yanlış olamaz.. memleketi bunlar yönetmeli. hasbelkader birisi "yaa bence öyle değil" derse ona da feci girişiyolar.. böyle anlarda onları izlemek zevkli oluyor. it, iti ısırıyor.
ulan insanda biraz saygı olur. ister tapın ister nefret et bu ülkenin kurucusu belli mi kardeşim.. ondan bahsederken "yaa eleman iyi yapmış yeaa, abi reisin de hataları" var gibi cümleler kurmak neyin nesi. sen kimsin yaa kimsin ak.. nesin.. donuna sıçmaktan başka ne başarmışsın hayatta.. ben, 80 sene öncesinde kalmasına rağmen bu kadar uğraşılan birini görmedim valla.. bu devirdekilerin tek bir hatası dile getirilmezken hala "ama onun da hataları vardı" diye başlayan cümleler.. bunların küfür ettikleri kemalist teyzelerden ne farkları var ki.. birisi yılmaz özdil ne yazsa "offf süperrr" diyor diğeri de ne yazsa aşağılıyor. griye yer yok ya siyah ya beyaz. valla bazı yazılarına bakıyorum herif gayet sokuyor bacağını. bazılarında da sıçıyor. bunu dile getirmek çok mu zor ak..
ego demişken.. egosu yüksek insanlardan nefret ediyorlar.. bu özellikle sporla alakalı durumlarda kendini gösteriyor.. son derece başarılı ancak kibirli tavırlara sahip bir futbolcu ya da teknik direktöre demediklerini bırakmıyorlar.. mesela ronaldo. amına kodumun salağı bak sana gerçekleri açıklayalım. bu adam genç yakışıklı şöhretli zengin başarılı ve sağlıklı.. senin ancak resimlerine bakarak 31 çektiğin kadınları sikip terk ediyor. e bırak da biraz egosu olsun be. kimini milyonlarca taraftar taparcasına sevdiği halde yine mütevazidir, efendidir. böyle insanlar elbet takdir edilir. ama herkes böyle olmak zorunda değildir. hatta ben tam tersi böylelerini sevmem, kibir dolu bünyeler hoşuma gider. yeter ki o kibirin altı dolu olsun. bomboş bir adam ukala ukala konuşursa zaten komiktir. bu twitter yavşakları gibi..
beyzade okulunu bitirememiş, bitirse de iş miş bulamamış, hayatta bi sike varamamış, geberip gitse anasından başka üzüleni olmayacak.. ama oturduğu yerde dünyada kendi sektöründe parmakla gösterilen insanları "bu ne yeaaa egonu skiyim şerefsizzz!!!11" diye eleştiriyor.. atatürk ün ülkeyi kurarken yaptığı hataları irdeliyor.. kendisi kumdan kale kurmuştur en fazla.. ego mu? lan sendeki ne esas git bi aynaya bak amına kodumun malı sen kimsin.. bir lebron james in parmağı kırılsa millet yas tutar sen geber git mezarını soran olmaz ama mangalda kül bırakmıyosun mübarek..
lebron mesela hah. nefret ediyorlar.. sebebi yok. takım değiştirdi sadece o kadar. bunu şova dönüştürdü biraz o da itici olabilir eyvallah. ama o kadar sadece takım değiştirdi. eski takımı ile 7 sene çabaladı, takdir eden yok. ayrılınca "vayy kaçtı gitti!". play off zamanı önüne geleni nakavt ederken bravo diyen yok. final serisinde kötü oynayınca "hahahah".. bu adamlar yine efendi bence. ses çıkarmıyorlar. "haters gonna hate" deyip geçiyorlar herhalde. bence her dakika had bildiren açıklamalar yapmalılar. ne kadar şanslı olduklarını belirtip, bu insanların koca dünyada sadece birer böcek olduğunu bi de utanmadan konuştuklarını falan söylemeliler. ego gösterisini hak ediyorlar.
bu adamlardan nefret edenler giggs e tapar mesela.. ryan giggs çok iyi bir oyuncudur, hatta efsanedir ancak kişiliğinin sıfırın altında olduğu ortaya çıktı. koca ingiltere de başka kadın yokmuş gibi kardeşinin karısını sikti ve adamın hayatını mahvetti. aileyi parçaladı. adamın konuşmaları okuyunca resmen içim parçalandı. ancak bu ikiyüzlü yavşaklar hala tapınmaya devam etmekte böylesine bir karaktere. lebron şerefsiz ama çünkü takım değiştirdi!!! vay ak.. lebron a ayrıı post lazım aslında.. samimiyetinizi skiyim.
şimdi yazıya bakınca kimi yerlerde chpli gibi görünüyorum lan. chp hakkında söylediklerimi barakuda bilir.. ha böyle orospu evlatları yerine saçı fönlü kemalist teyzelerin yanında durmayı tercih ederim o ayrı.. sinirlendiğim nokta şu.. sürekli bi atatürk, nutuk, 19 mayıs vs taşağı geçiliyor.. ulan bunlar bitti gitti olm geçti yüz sene oldu lan.. hala bunları makaraya sarıp, ya da bazı şeylerin sorumlusu gibi gösterip bugüne dair, bu dönemin insanlarına dair tek kelime eleştiri yapmamak, sadece yılmaz özdil e hakaret edip üstüne filistin bayrağı açıp falan toplu halde orgazm olmaktan ibaret adamların, bu iğrenç egolarıyla bi de başkalarını yüksek egolu diye suçlamalarını okumak tiksinç..
en nefret ettiğim özellikleri taktıkları bir kimse ağzıyla kuş tutsa kabul etmemeleri.. kanatları dışarda kaldı derler bu sefer.. bu kadar ikiyüzlü, haysiyetsiz insanları hayatıma soktuğu için twittera teşekkür ediyorum. onları takip edip bi de üşenmeden böle abuk sabuk bi yazı yazdığım için de kafama sıçayım. ama ne biliyim bi şekilde rahatlamam lazımdı.. samimiyet deyip duruyolar ya.. samimi bir şekilde ananızı avradınızı sikeyim.
bok gibi yazı oldu da yollayalım artık ak..
Eski aşklar rüyalarda yaşar
Geçenlerde bi yerde dev aktör şevket altuğ u görünce aklıma geldi.. çok özledim lan fiko yu.. arka sokaklar dizisinin sanırım 3 yıldır falan kesintisiz tekrarını veriyor kanal d.. 1. bölümden en son hangi bölüm yayınlanmışsa oraya kadar geliyor sonra hop başa dönüyor dizi.. ve hala çok izleniyor.. mide bulandırıcı bir durum tabii.. bu şekilde non stop tekrarı yayınlanması gereken ender dizilerden süper baba ise suya kapılıp gitmiş vaziyette.. böyle bir dizinin tüm bölümlerinin arşivlerde bulunmaması, sele kurban gitmesi ülkeme çok yakışan bir iğrençlik..
ne kral kahramandı fikret aksu.. şöyle bi kıyaslasam başkalarıyla.. ezel i ele alalım.. ömer gibi bi garibanken, ramiz dayının hayatını kurtardığı biri değildi mesela.. on sene içinde inanılmaz bir dönüşüm gösteremedi, gösteremezdi de zaten.. 20 yıl önce de fiko o, şimdi de fiko.. maseratisi olmaz, ford transit ile servis çeker.. o da dedenin sayesinde, yoksa arçelik bayisini gider verir kendi hakkı olduğu halde.. her gün ayrı giydiği takım elbisesi de yoktur, bi montu var yıllardır giyer.. öyle her saniye oyun yapmaya da çalışmaz kafası..
çok yakışıklı da değildir, bildiğin türk tipi.. bıyık falan.. güzel kadınlara aşık olur ama gene de.. ikisini kaybetmiş, üçüncüyü kapmıştır.. öyle her gece birini götürmez, behlül değildir. bu işlere kafayı takmaz da.. lise diploması bile yoktur, çocukları okusun diye çırpınır.. 3 dil bilen holding veliahtları az ilerdeki yalılarda takılırken bu çengelköy de ahşap bi evde yaşar.. okuldan kaçan oğlu adına utanır müdürün karşısında iki büklüm olur.. hediyelere boğmak istediği minik kızının ihtiyaçlarını bile doğru dürüst karşılayamazken, evinin bahçesinde bulduğu kimsesiz çocuğun da bakımını üstlenir, yüz üstü bırakamaz..
youtube a bakınınca yaklaşık 50 bölüm süper baba'ya rastladım. bi anda daldım videolara, sırasına mırasına bakmadan bayağı bir izledim. ne güzel diziymiş be.. ne güzel bi atmosfer varmış. ne kadar bizdenmiş.. yayıncılık açısından da ne kadar özgürmüş memleket.. repliklerden, siyasi mesajlara kadar..
dizinin bana göre en bomba karakterinin ise yakup dede olduğunu bir kez daha gördüm. ihsan devrim in jest ve mimikleri kadar, belki de daha çok müşfik kenter in sesiyle hayat verdiği yakup dede her an her zaman her yerde kendine has lafları ve huysuz tavırlarıyla diziyi sırtında taşıyan elementlerden biriymiş.. mekanı cennet olsun..
http://www.youtube.com/watch?v=XiYbrWWcPM8 25. dakikadan girin ve sahneyi izleyin. 2-3 defa tembih edilmesine rağmen dede gene yapıyor yapacağını.. ve böyle onlarca sahne var..
uçtu şu dizi.. inanılmaz ulan.. çıldırır insan ak.. arşivi bodrum kata koyanın da ben amına koyayım.. başlığa gelince. onu da bulun dinleyin ben napıyım.. sizle mi uğraşıcam salak uşaklar!
15 Şubat 2012 Çarşamba
Dolls
Dolls görüp görebileceğiniz en değişik filmlerden biri kesinlikle.. Bazı filmler vardır, tarzını sevmeyebilir, izlerken çok zorlanabilir, fenalıklar geçirebilirsiniz ancak bilirsiniz ki bu hissettikleriniz sizin subjektif fikirlerinizdir ve o film çok çok iyi bir filmdir, sadece kimyanız tutmamıştır.. Bu örneği verirken Antichrist aklıma gelir her seferinde.. Çok kalitelidir ama ben sevmemiştim.. Dolls da tıpkı bu şekilde, izleyenleri ikiye bölebilen, ya siyah ya beyaz dedirten bir film..
Film özellikle ilk yarısında inanılmaz sıkıcı.. Karşımda muhteşem metaforlar, muhteşem manzaralar, muhteşem anlatımlar görüyorum, muhteşem müzikler kulağımın pasını siliyor ama sıkıntıdan geberiyorum, düşünün! Yorumları okuduğumda da birçok kişinin benim durumuma düştüğünü gördüm.. Ve bunun yönetmenin bilinçli bir hamlesi olduğuna kanaat getirdim.. Adam resmen elek niteliğinde kullanmış filmin ilk bölümünü.. Sıkılan, sevmeyen, söven kim varsa izlemeyi bıraksın, kalan sağlar benimdir, canlarımdır demiş.. Nitekim filmi yarıda bırakan da çok olmuş..
Diyorum ya, çok değişik bir film.. Bir yandan çatlatırken bir yandan hayranlık uyandırıyor.. İlk bölümü güç bela bitirdikten sonra anlatım daha seri ve anlaşılır bir hal alıyor ve seyir çok kolaylaşıyor.. Bu olurken, o çok övmüş olduğum kalite de dalga dalga artıyor.. Neredeyse hiç konuşmadan muhteşem performanslar sergileyen oyuncular, karakterleri akıllardan çıkmayacak bir seviyeye getiriyor.. Çoğu filmde yersiz ve gereksiz kullanılan ve sadece yönetmenin egosuna hitap eden metaforlar bu filmde aralara muhteşem şekilde serpiştirilmiş.. Yorucu, aynı zamanda da özen dolu kurgusuyla da Los amantes del Circulo Polar'ı hatırlattı bana bir de.. Mütihş filmdir, es geçen varsa izlesin..
Aşk filmi deniyor buna.. Bence olay çok daha farklı boyutlarda.. Ve aşktan ne anladığınıza da bağlı.. Günümüzde aşkın içeriği sadece birliktelik, cinsel arzular vb kavramlara indirgenmiş boyutta.. Çevrenize bir bakın.. Milyonlarca evli çift ve sevgili var.. Bunların birçoğunun ilişkisi karşılıklı anlaşma veya razı olma niteliğinde.. Bakmayın siz o aşk meşk söylemlerine.. Bu hayatta insanların en çok korktuğu şey yalnız kalmak.. Ve bu duruma düşmemek için de kendilerine eş seçiyorlar.. Aşk işin maskesi.. Bu filmdeki aşk, o aşk değil.. Buradaki aşk, bir insanı sevmek.. Günümüz ilişkilerindeki gibi sevmek değil.. Pat diye ayrılıp ömrünün sonuna kadar bir daha görmemek, duymamak değil çok yaygın olduğu üzere.. Öyle çok sevmek ki, bir daha asla kimseyi öyle sevmeyeceğini bilmek, ve bundan sapıkça bir mutluluk duymak.. Hayatın boyunca insanlardan nefret etmiş ve sevgini saklamışken, günü gelince birisine o sevgiyi tümüyle yöneltmek.. Bu filmin karakterlerinin aşkı, bir insanı sevmek.. Dibine kadar sevmek.. O sikindirik aşk filmlerindeki vıcık vıcık aşklardan değil.. Özü öpüşmek, sikişmek, yalnızlık gidermek falan olan aşklardan değil.. Fedakarlıkla, adanmışlıkla, hayatını ona endekslemekle, özsaygını yitirip bundan yine o aynı sapıklıkla gurur duymakla tanımlanabilecek, kalbine hançeri sokacağını bilsen dahi yine ona sarılmayı isteyeceğin bir aşk.. Yönetmen Takeshi Kitano'nun resmettiği aşk..
Lan o değil de bu kimono harbiden süper bir icat.. Elalem bisepslerini adonislerini göstermek için götünü başını açadursun; göbeğini, yanlarını falan saklamak isteyen yurdum insanlarına bu kimonolardan tavsiye ediyorum.. Benim kafama yattı, hoşuma da gitti.. Kimono fantezisine de bir ara geçeriz..
Postun ruhunu siktim sanırım, susmalı artık..
*Filmi şuradan duydum, via hırsızlığı yapmayalım..
8
14 Şubat 2012 Salı
The Ides of March
Ryan Gosling, George Clooney, Paul Giamatti, Philip Seymour Hoffman, Marisa Tomei ve Evan Rachel Wood gibi starlardan oluşan bir kadro düşünün.. Ve filmin, başarısını kesinlikle bu isimlere borçlu olmadığını.. The Ides of March senaryosuyla ön plana çıkmaya çalışan ve bence bunu fazlasıyla başaran bir yapım olmuş..
Filmin ismi şuradan gelmekte:
http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=7878101
http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=1117518
Tarz olarak yine bu senenin filmi Margin Call'la hayli benzerlik gösteren The Ides of March güçlü senaryosuyla o filmden kendini sıyırabilmeyi başarıyor.. Malumunuz siyaset dünyasında entrikanın, adiliklerin, götlüklerin bini bir para iken iş ABD başkanlık yarışına gelince bu saydıklarım da kat kat artıyor.. İşte bu noktada genç ve önü açık Stephen Meyers özelinde düzenin ve çıkar ilişkilerinin ne kadar iğrenç bir yapıya sahip olduğuna ve güçlülerin güçsüzleri daima ezip geçişine tanık oluyoruz.. Filmin, neredeyse bütün karakterlerinden tiksindirerek izleyiciyi kendine bağlaması takdir edilesi bir durum.. Konusu itibarıyla da fazla dramatize edilecek bir öze sahip olmamasına karşın bütün yönleriyle hiç sıkılmadan izlenebilir bir film olmuş..
Paul Giamatti ve Philip Seymour Hoffman'ın hakettiği yerler çok daha yükseklerde bu Hollywood'da.. Bön bön baktıkları anlarda dahi yardırıyorlar lan.. Evan Rachel Wood, Mischa Barton'ın yolundan gitse de paçozlukta; makyajlı ve bakımlı hali bu filmde çok iyiydi.. Ryan Gosling başlı başına karizma, izlediğim her filminde çok iyiydi, burada da aynı.. George Clooney geri planda.. Marisa Tomei'i gördüğüm anlarda aklıma gelen tek şey ise Philip Seymour Hoffman'la çektiği gelmiş geçmiş en iyi doggystyle sahnesi.. Oyunculuğuna pek dikkat edemedim o yüzden!
7
Hiç mi düşünmedun sen, sevduğun boyle ağlar..
gözlerindeki karadeniz'de boğulmak istiyordum..
olmadı..
bize düşen gözlerinde değil, yokluğunda kaybolmakmış..
12 Şubat 2012 Pazar
Circumstance
Umut Sarıkaya bu filmi izleseydi "yarrak gibi film" derdi eminim.. Çıkarım yapalım.. Yani ne yapmamak lazımmış yeğen? İran filmi diye, iki övgü duydun diye atlamamak lazımmış.. Circumstance benim için budur..
Baskıcı ve faşizan bir rejimde kimlik bunalımı yaşayan ve kabuklarını kırmak isteyen insanlar.. Ne kadar da çekici değil mi bu konu? Beni de çekti haliyle.. Ancak ders niteliğinde bir tecrübe oldu benim için.. Bir filmi izlemeye karar verirken asla sadece konuya, anlattıklarına ve vaadettiklerine kanmamak gerektiğini anlamış oldum.. Çünkü iş senaryoda, yönetmenlikte bitiyor.. Muhteşem bir film çıkabilecekken ortaya, ne yaptığını bilmeyen bir ekip yüzünden kelimenin tam anlamıyla piç edilmiş her şey..
Derinliğin d'sini taşımayan ve neyi neden yaptığına dair hiçbir fikri olmayan karakterlerle dolu olan Circumstance tüm bu olumsuzlukların yanında iki lezbiyenin hiç de gerçekçi olmayan ilişkisini pek de hoş karşılamadığım bir yapaylıkla yansıtarak bunların da ekmeğini yemeye çalışıyor.. Daldan dala atlayan darmadağınık kurguda hiçbir karakteri yeterince tanıyamadığımız gibi kurtulmak istedikleri düzenin olumsuz yönlerini de tam anlamıyla anca filmin sonlarına doğru kavrayabiliyoruz.. Nedensizlik ve karmançormanlık hususunda Ay Büyürken Uyuyamam'la neredeyse eş düzeyde..
Filmden tiksindim kısacası.. Amaçsız, en temel şeyleri bile başaramayan bir film olmuş.. A Separation da İran filmi, bu film de İran filmi amına koyayım..
2
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)















